Berlin’in Barzani desteği

18/08/2014 Pazartesi
Berlin’in Barzani desteği

Önce Savunma Bakanı Ursula von der Leyen işaret vermişti. Hemen ardından Berlin en üst düzeyde telaffuz etmeye başladı: Irak’ın kuzeyindeki İslamcı katiller sürüsüne (“İslam Devleti”) karşı Barzani güçlerine silah ve insani yardımda bulunacaklar. Gerçi Federal Almanya Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier, yasak savma kabilinden, Irak’ın bütünlüğünden yana ve bağımsız bir Kürt devletine karşı olduğunu söyledi, ama hazret ağzından her çıkanı duymasıyla ünlü değil. SPD’li Başbakan Yardımcısı Sigmar Gabriel “Soykırıma seyirci kalamayız” dedi. Başkaları da var. Hepsinin ortak paydası: “Müdahale edeceğiz, orada bizim de sözümüz geçecek ve Barzani devletinin askeri altyapısını da bu arada yerleştireceğiz!” Kafalarından geçen, bu.

Öyle mi?

Neden?

Çünkü başka bir zamanı yaşıyoruz. Misal: Artık devletler savaşmak üzere karşı karşıya gelmiyor. Devletler birbirlerine savaş ilan edemiyor. Ortalık kan gölü ve biz henüz bir savaş ilanına tanık olmuş değiliz. Oysa geçen yüzyılda hiç böyle değildi. Büyük boğazlaşmanın, yani Birinci Dünya Savaşı’nın 100’üncü yıldönümünde, reel sosyalizmden arta kalmış dünyamızdaki savaşların efendileri devletler halinde ve açıkça cepheleşemiyor. Şimdilerde düzensiz birliklerin “gerilla savaşı” moda ve makbul savaş denilince de içsavaş anlaşılıyor. Çünkü içsavaş olarak sahneleniyor. Üçüncü Dünya Savaşı sürecindeysek eğer, bunu bir “dünya içsavaşı” olarak nitelemek doğrudur.

Ama unutmayalım: İçsavaşların altyapısını, sahneye bu isimle çıkmasalar bile, sınıfsal çelişkiler oluşturur.

Türkiye, bir yangın yerinin tam ortasında, İslamcıların elinde, kaçınılmaz kaderine yürüyor. Almanya bu süreci okumamış değildir. Nitekim 19’uncu yüzyıldan beri Güneydoğu Avrupa ve Ortadoğu’ya çok özel bir önem atfetmiş, bunu da bir sürekli politika bellemiş olan Berlin, bugünlerde, ikinci bir İsrail olarak konuşlandırılan ve sağlamlaştırılan Barzani hanedanının elindeki coğrafyanın askeri altyapısını destekleyeceğini bildiriyor. Uygun bir dille. Acılı Kürt halkını, Ezidileri acımasızca katleden İslamcı kasapları özellikle Barzani mafyasının durdurması, hatta geri püskürtmesi ve tarihin ilk modern “Kürt devletini” ilan etmesi için el birliğiyle çalışılıyor. Oysa, her şey çok başka olabilirdi.

Eğer...

Eğer Türkiye’de sol-sosyalist bir hükümet kurulmuş olsa ve orduya sermayeden, NATO’dan değil emekten yana halkçı bir zihniyet egemen olsaydı, bundan 93 yıl kadar önce başarıya ulaşan Türk-Kürt ittifakını bir üst düzeyde yeniden kurgulamak ve bölge halklarını feraha çıkarmak işten bile olmazdı.

Şengal ve yakın coğrafyasında, Kürt ve Türkmen halkların yaşadığı bölgelere musallat olan 10 bin İslamcı kasabı tepeleyip öncelikle Kürt halkının güvenliğini sağlama alabilmiş bir Türkiye ordusu, kendi sınırlarına çekilirken de, geride “Doğu Cumhuriyetler Birliği” için kurtarılmış bir bölge ve egemenlik haklarını kullanmaya başlayan bir Kürt halkı/devleti bırakırdı. Barzanistan değil.

Hayal gibi...

Oysa çok da zor değil ve bir gün olacak olan, bu. Kısa vadede mümkün değil gibi görünüyor, ama tarih hızlandığında, Haziran İsyanı’nı akılda tutarak düşünürsek, böyle dönüşümler bir hayatiyet ve yasallığın ürünüdür. Bir şok sonrasında ve çok hızlı gerçekleşirler.

Böyle bir olasılığı, şok ve şoke edici sonuçlarını yani, Kürt halkını koruyan ve egemenlik haklarını sağlama alan bir ordunun anlamını (“Avcıoğlu-Chavez çizgisi”), Türk sermaye sınıfına, medyasına, gericiliğin her türünü temsil eden Başbakan Erdoğan’ın korku dolu çehresine bakarak okuyabiliyoruz.

Nasıl korkmasınlar? Bilince çıkartamamış bile olsalar, bilinçaltlarında Türkiye’nin bir kaosa sürüklendiğini hissediyorlar. Üzerlerinde yangını veya depremi hisseden vahşi hayvanların sinirliliği var. Bu kaosun sorumluluğu omuzlarında. Şok, kaçınılmaz. Sonuçları da.

Çünkü, şu ortaya çıktı: İki seçimden sonra, üç eşitsiz içsavaş bölgesine bölünmüş bir Türkiye haritası artık masadadır. Kıyılarda sola açık, laik ve cumhuriyetçi ilkelere yakın kitle, ana ağırlığı oluşturuyor. Büyük İç Anadolu coğrafyasında Sünni gericiliğin ve Türkçülüğün eli çok kuvvetli. Küçük Kürt coğrafyasında ise emek, kadın ve aydınlanmaya sıcak bakan, Türk ilericiliği ile tarihsel bağlarını bazı yöneticilerin tüm çabasına rağmen koparmayan güçler etkili.

Üç içsavaş bölgesinde, hem bunların içinde hem de birbirleriyle bağlantılarında büyük bir dengesizlik yaşanıyor. Büyük bir eşitsizlik kazanı kaynıyor.

O zaman Avrupa, daha doğrusu Avrupa Almanyası, Barzani ailesi ve onun özel ordusunu silahlandırırken, “insani yardımı” yoğunlaştırırken, bu arada Erbil başta olmak üzere Kürt bölgesindeki altyapı hizmetlerinde gayet atak davranırken, rahat olacaktır. Mevcut Türkiye’yi rahatsız etmek çekinilecek bir şey değil bu fikir Berlin-Paris hattına yerleşiyor. Özellikle Berlin’in pervasızlığı, en gizli köşelerine kadar “dinleyebildiği” Ankara’nın artık dönüşü olmayan bir yıkıma doğru koştuğunu görmesine bağlanabilir. ABD’nin ise pek bir gücü olmadığını herkes gördü. Obama’nın “İslam Devleti” militanlarına karşı bazı savaş uçakları ve insansız hava araçları ile gerçekleştirdiği tek tük bombardımanlardan kalıcı bir şey çıkmayacağı ortada.

Bir boşluk yaşanıyor.

Avrupa Almanyası, bu boşluğu elleri böğründe nasıl seyretsin? Üç içsavaş bölgesine ayrılmış Türkiye’ye, büyük şok öncesinde, neden eski önemini versin?

Barzani, neden Ankara’dan daha önemli olmasın?

Boşuna mı “Ya sol Türkiye, ya yok Türkiye!” diyoruz?