Asıl mesele

22/08/2016 Pazartesi
Asıl mesele

Dünya emperyalist sistemi bu mafya tipi mülkiyet devrine, açık gasplara onay veremez. Erdoğan rejimi ve tüccar imam kurnazlığının, başka şeyler için değil, ama tam da bu mülk gaspı nedeniyle ağır bir biçimde cezalandırılacağını şimdiden söyleyelim.

Ne mi oluyor?

Aslında ortalama solumuzun düzeysizliğine ve öncü işçi sınıfı hareketinin ise derinlerdeki sağlam temellerine tanık oluyoruz. Örnekle yürüyelim.

Galiba sadece burada, önce Kemal Okuyan ve ardından Alpaslan Savaş, yaşanan kaostaki açık mülkiyet gasplarının ağır sonuçlarına dikkat çektiler. Dünya sisteminin, bu gaspları, yani kapitalizmin ve emperyalizmin can damarına yönelik emrivakilerle mülkiyetin dokunulmazlığını çiğneyenleri sineye çekmeyeceğini hatırlattılar.  Kemal Okuyan Boyun Eğme’de yazdı: “Mülkiyet hakkını böyle göz göre göre ihlal, Batı’nın ve AB’nin lider/hegemon devleti Almanya’nın sessiz sedasız sineye çekebileceği bir hoyratlık değil.” Ardından Alpaslan Savaş da analizinde benzer bir tuzağın altını çizdi: “Gülencilere yönelik şiddetin gözaltı ve tutuklamalardan daha çok mülkiyete el koymalarla arttığı görülüyor. Aslında yapılan kapitalizmin en kutsalı olanına, 'mülkiyet hakkı'na dokunmak anlamına geliyor. Bunun baş ağrıtacağı kesin olmakla beraber, patron sınıfımız şu günlerde fırsatçılığı başa yazmaktadır.”

Bizim bu iki güzel uyarıdan hareketle/tekrarla söyleyeceğimiz şey şu: Almanya’nın büyük rahatsızlığının temelinde siyasal-kültürel dengeler/dengesizlikler falan değil, ondan çok daha önemli temel bir başka şey, ekonomik endişeler, bir diğer ifadeyle kapitalizmdeki en yüce değer olan mülkiyetin üstünlüğü ve dokunulmazlığı yatıyor. Buradan bakarak şu: Türkiye’nin dış dünyadaki ilk ve en büyük irtibat merkezi, emperyalist sistem içinde en az 40 yıldır Türkiye sorumlusu Bonn/Berlin hattı, son olayları, gündüz gözüyle ve göstere göstere yapılan mülkiyet gasplarını hiç öylece seyredemez. İstese de seyredemez. Müdahale etmeye mecbur. Dün Almanya’daki Türk istihbaratına ve Erdoğan’ın 6 bini aşkın “ajanına” yönelik ülkenin en büyük ve sağcı medya grubunda açılan cephe, hafta içinde de Berlin’in İslamcı Ankara’nın dinci terörle ilişkisini saptayan raporlara “göstere göstere” sahip çıkması vs. çok anlamlıdır. O sözünü ettiğimiz “mülkiyet duyarlılığının” sonucu ve geleceğe yönelik önlemlerin sinyalidir. Bunlar birbirlerini “parça pinçik” edecekler.

Zevahiri kurtaracak kadar işlek bir temsili demokrasi oyununun sahnede durması yeterli tabii. Ama işin temelinde hukuk sistemindeki aksamalar falan değil, mülkiyet ve pazar olanakları var. Türkiye’nin, Alman iş dünyası için büyük bir pazar ve İslam dünyasının kapısında eşsiz bir atlama tahtası (veya büyük bir köprü) olduğu biliniyor. Milyarlık şirketlere el konulması, Batı’da ve özellikle de AB’nin hegemon ülkesinde, kendilerine yönelik bir hakaret olarak algılandı. Sesleri çıkmıyor, ama ortalığın fena karıştığını düşünme hakkımız var. Yoldaş yazarlarımız bu meselenin farkında olduğumuzu göstermiş oldular.

Nereye mi gidiliyor?

Kapitalizmde mülkiyet gerçekten de dokunulmazdır. Öyle ha deyince el koyamazsınız. Büyük emperyalist-kapitalist savaş makineleri, temelde, bu can damarını korumak için geliştirilmiştir.

O zaman?

O zaman, Türkiye’de iki dinci akımın hesaplaşmasında mülkiyet haklarının gaspedilmesi, bunun da kamuya değil, bazı özel sermaye kesimlerinden başka sermaye kesimlerine, neredeyse sorgusuz sualsiz kaydırılması, yani mülkiyet “hakkının” ayaklar altına alınması, İslamcı Ankara’nın başını yiyecektir. Tüccar imamların böyle incelikleri düşünemeyecek kadar daraldığı anlaşılıyor.

AB için şuraya yazalım: Başka şeyler umurlarında değil, ama mülkiyet hakkının, mülkiyetin dokunulmazlığının böyle ayaklar altına alınmasının, Türkiye’deki falan veya filan sermaye grupları arasındaki mafya tipi hesaplaşmalar ve varlık devriyle hiçbir ilgisi yok. Bu yolun, emperyalist merkezlerin ve onların acentalarının, daha doğrusu ajanlarının temel bir hakkına dokunulmasını affedemezler. Sistem, bu nedenle çökebilir çünkü.

Washington da, Berlin-Paris hattı da, Erdoğan’ı sırf bu nedenle -belki başka bahanelerle- uluslararası mahkemelere çıkarmak için uğraşacaktır. Ortada kamusal, halkçı bir çıkış olmadığı için, tüccar imamların mafya yöntemlerini kendilerine yedireceklerdir. Erdoğan ve kadrosu ne kadar korksa azdır.

Bunu iddia etmiş olalım.

Hiç farkında olmadan sistemin can damarına bastılar. Mülkiyet hakkını çiğnediler, kapitalizmin can damarını böyle parçalayarak yürüyeceklerini ilan ettiler.

Emperyalist-kapitalist sistem kendi içindeki bu kuralsızlığı ve mafya kurnazlığını, mafya şiddetini, acımasızca ödetir.  Yoksa kendisinin ayakta kalamayacağını bilir. Bir sistematiğe ihtiyaçları var zenginlerin.

Eğer kamu ağırlıklı bir programa ve halk kitlelerinin eylemli desteğine dayanmadan, devrimsiz yani, böyle “sermaye içi” yetki ve mülk gasplarını bir emrivakiyle program haline getirseniz, sizden emperyalizm mutlaka hesap sorar. Biliyoruz. Mafya yöntemleriyle yürüyen, mafya yöntemleriyle durdurulur, sonuçta paramparça edilerek, bazen de uluslararası mahkemelere çıkartılarak cezalandırılır.

Burada ve Boyun Eğme’de, Berlin’in İslamcı Ankara’dan fazlasıyla rahatsız olduğunu sürekli hatırlatıyoruz. Bunu sadece Ankara’nın dış dünyadaki birinci derecede sorumlusunun ve emperyalist sistem içindeki Washington adına kahyalığını üstlenen odağın Berlin olduğunu belirtmek için yapmıyoruz. Asıl meselenin mülkiyet ilişkileri, ekonomik yatırımlar ve çevreden merkeze değer akışının sağlığı açısından önemini vurgulamak için yapıyoruz.

Sadece biz değil. Alman devrimci analistler arasında da meseleye uyananlar var. Bunlardan biri, ileriki haftalarda geniş bir söyleşi yapmaya çalışacağımız, son kitabı bir süre önce Yazılama Yayınevi tarafından “Her Zaman Tetikte” başlığıyla Türkçe yayımlanan Jörg Kronauer. Son dönemde Türkiye ve Almanya’nın emperyalist sistem bünyesindeki ilişkilerine ve Berlin’in Türkiye ve Ortadoğu hesaplarına daha çok ağırlık veren Kronauer, hafta içinde Junge Welt’te yayımladığı bir analizinde, geçen yıl Almanya’nın Türkiye’ye 22.5 milyar avroluk ihracat yaptığını hatırlatırken, Berlin’deki endişeyi özetlemiş oldu: “Türkiye’deki siyasal gelişmeler önemli bir pazarı tehlikeye atıyor”du... Kronauer’in dikkat çektiği bir başka mesele de Türkiye’deki Alman yatırımları oldu. Alman Dışişleri Bakanlığı verilerini kullanan Kronauer, halen Almanya merkezli 12 milyar avroluk bir yatırım toplamının Türkiye’de faaliyet gösterdiğini, “Almanya’nın Türkiye’deki en büyük dış yatırımcı olduğunu” hatırlattı.

Biz de oradayız. Mülkiyetle böyle cahilce ve sistemi genelde tehlikeye atacak şekilde oynayan dinci sermayenin, bu alandaki ilk dış merkezde, Almanya, büyük endişeler yaratması ve tepkilere neden olması çok doğaldır. Ancak...

Ancak mesele, hiç öyle insan hakları, uygulanan şiddet falan değil. Bunlar AB demokrasisinin umurunda bile değildir, edilen yeminlere aldanacak halimiz yok. Bahane olduklarını biliyoruz çünkü. Kaldı ki, Suudi müttefiklerinin demokratik heyecanlarını kim ciddiye alabilir? Şunu şimdiden söyleyebiliriz: İslamcı Ankara çok tehlikeli işlere girişiyor, boyunu aşan sulara açılıyor. Sistem bu nobranlığı kaldıramaz ve affedemez. Bu, ek bir kriz demektir.

Sosyalistleri sadece bu ek krizler ilgilendirir. Dinci sürtüşmelerde veya emperyal merkezlerle çevredeki uşakları arasındaki uyuşmazlıklarda taraf tutacak falan değiliz.