Antidemokratizm, evet!

29/05/2017 Pazartesi
Antidemokratizm, evet!

Uzun ve çapraşık cümleler eşliğinde de olsa, derdimizi anlatmaya çalışalım: Bir tehdit olamayan, ki entelektüel arenada başlar ve “devrimci teori olmadan devrimci hareket olmaz” şiarıyla bizim müktebesatımıza girmiştir, açıkça sınıflı toplumun veya ülkedeki sermaye egemenliğinin “hemen, şimdi, derhal” ilgasını hedeflemeyen ve bunu toplumun yüzde 99’unu özgürleştirecek bir müjde sayıp örgütlemeyen solun (isteyen “sosyalizmin” veya “komünizmin” de diyebilir) varlık nedeni de bulunmuyor demektir. Krizin ezdiği ve daha da ezeceği topluma nefes aldıracak “sakinleştiriciler”, yani ilaç adı altında zerk edilen uyuşturucular, hiçbir sorunu çözemez.

Toplumu, insanları uyuşturucu bağımlısı haline getirerek çökertir.

Kapitalizmin demokrasisi, milliyetçi ve dinci versiyonları eşliğindeki liberal demokratizm, sermayenin en liyakatli uyuşturucusudur. Sosyalizmdeki iktidar mekanizmaları ve toplumsal katılımcılığın, bu uyuşturucuyla hiçbir olumlu ilişkisi bulunamaz. Sosyalizm, kapitalist demokratizmin aşılmasıdır; bir “antidemokratizm”dir.  

* * *

Neyin ne olduğu, neredeyse 30 yıl sonra anlaşılmaya başlanıyor galiba Avrupa’da... Sosyalizmin bire kadar kırılmasının ardından geçmiştekilere rahmet okutacak yeni faşizmlerin çözüm diye toplumun önüne çıktığı bir zamanda, sosyalizmsizliğin nereye açılacağını görüyoruz.

Anlaşılan bir kısım sol da görüyor ve demokratizm oyunundan sosyalizme doğru yeni yollar arıyor.

Bunun için de geçmişe bakıyor.

Avrupa’nın, görünen değil, fakat görünmeyen/gösterilmeyen derin sol-sosyalist-komünist hareketinde, yasal komünist partilerde mesela, onlar adını böyle koymasalar da, bir açık tehdit ocağı olmanın gereklerini hissedenler sahneye çıkıyor. Komşudaki komünistlerin, KKE, yaşlı kıtadaki hareketlenmenin önemli unsurlarından biri olduğunu görüyoruz.

Özellikle gençlik hareketlerinde yeni sinyaller var.

Ne söyleyebiliriz?

Belki şunu: Avrupa komünizmi ile doruğuna ulaşan ve sosyalizmin tasfiyesini amaçlayan liberal müdahale başarıya ulaştıktan (“1989 restorasyonu”) epey bir zaman sonra, Avrupa’da yeni başkaldırı arayışları var. En azından ipuçları var. Avrupa sosyalizminde, ömürleri sermaye demokrasisi önünde -tabii ona ilenerek- takla atmakla geçen, bu arada Türkiye gibi kendi burnunun doğrultusunda giden aydınlanmacı/jakoben bir geçmişe sahip sol yükselişleri hiçe sayan, hatta onları soykırımcı ilan eden soytarıların günlerinin sayılı olduğu düşünülüyor. Etraflarındaki çember daralıyor. Kriz, Avrupa solunun, daha doğrusu kapitalist demokratizmin kaslarını eritiyor. Kriz derinleştikçe, Syriza, Podemos vs. yeni uyuşturucuların da etkisizleştiğine tanık oluyoruz. Türkiye’deki Syrizacıların utanma duygusu yok, Çipras’tan ve onun Türk-Kürt versiyonlarından utanmıyorlar, tamam, ama bunun bütün Avrupa’da böyle olduğunu söyleyemeyiz. “Ne yapıyoruz yahu? ” diyenlerin sayısı azalmıyor.

Sol bünyenin, Avrupa’da kriz derinleştikçe, böyle ihtilaçlı bir dönemin yeni kahramanlarını aramaya, hatta yaratmaya başladığını görüyoruz. KKE dışında henüz bir ağırlıkları yok, ama bir entelektüel çıkışın sinyallerini almamak da mümkün değil. Bunu, en azından şimdilik geri planda dönen bazı tartışmalara bakarak söyleyebiliriz.

Görevlerimizden biri, bu tartışmaları, örneğin sosyalizme geçiş için bir “ara aşama” taleplerinin kapitalizme uşaklık ve sermaye tetikçiliği olduğunu savunanların açıklamalarını, Türkçe dünyaya aktarmak olmalıdır. Yapacağız.

Ama öğrenmek için değil. Başka bir şey için...

* * *

Sosyalizm, insanlığın imhasıyla sonuçlanabilecek bu son emperyalist-kapitalist krizin yegâne çaresidir.

Bu çare, önce entelektüel arenada kurgulanır, serpilir ve harekete geçer. Tekrar: “Devrimci teori olmadan, devrimci hareket olmaz.”

O nedenle, sosyalizme geçiş için kapitalizmden izin alınması gerekmediği veya yarı-kapitalist (haliyle pek demokratik) bir aşamanın söz konusu olamayacağı, giderek yükselen seslerle ifade ediliyor.

Biz, iki meselenin altını çizerek, buraya bir “mim” koyalım.

Bir: Sosyalizmi ortadan kaldırmayı hedefleyen emperyalist-kapitalist demokratizmin köklerine falan gitmeye çalışmak, sorunun köklerinin orada yattığını düşünmek doğru değildir. O çaba boşunadır. Bugünün sorununu geçmişteki ihanetlerle veya teorik tuzaklarla mücadele ederek çözemeyiz. Büyük liberal saldırıyı 60 yıl önceki (“Hruşçov”) veya 40 yıl önceki (“Avrupa Komünizmi”, Santiago Carillo, Berlinguer, Marchais) teorik silahlara savaş ilan ederek falan göğüsleyemezsiniz. Göğüsleyemeyiz. Öncelik bugündedir. Bugünün üzerindeki örtüyü kaldırırsak eğer, geçmişin de üzerindeki örtüyü kaldırabiliriz. Yani, bugünün krizini, ancak bugünün silahlarıyla ve ilaçlarıyla kavga ederek etkisizleştirip sosyalist bir hükümetle taçlandırabiliriz.

İki ve çok daha önemlisi: “Bizim dışarıdan öğreneceklerimizden daha fazla, dışarıya öğreteceklerimiz var” diye yazdık yıllarca. Örneğimiz çok. Biri de şu son aylarda Avrupa komünist çevrelerinde giderek yaygınlaşan “sosyalizme aşamalı geçiş, demokratik devrim, halkçı aşama vs.” saçmalıklarına karşı ilan edilen savaşlardan çıkarılabilir. Yalçın Hocamız’ın ve onun aşkın öğrencisi Mesut Hocamız’ın kulakları çınlasın: Bu kavga bu topraklarda yaklaşık 50 yıl önce verildi. Bu dünyadan bir devrimci olarak ayrılmadığını söylemek zorunda olsak da, Behice Boran, o kavganın bayrak isimlerinden biriydi. Elbette Mahir Çayan da aynı tabloda sayılmalıdır. Sosyalist Devrim tezi, önce Milli Demokratik Devrim’i, 1970’lerde de “Ulusal Demokratik Devrim”, “İleri Demokratik Devrim” vs. başlıkları altındaki bayağılıkları reddederek serpildi. Şimdi sosyalizmi ciddiye alan herkes, liberal soytarılığın döküntüleri hariç, sosyalizmin “demokratik” bir geçiş aşamasına falan ihtiyaç duymayan, sermayenin can damarına yönelik bir iktidar deneyimi olması gerektiğini söylemekten çekinmiyor. Antidemokratizm yayılıyor. Avrupa’da da...

Demek ki, Avrupa solunun, bizim liberal soytarılarımızdan değil, ama devrimci sosyalistlerimizden öğreneceği çok şey var.

Tarihimiz zengin, dedik. Öyledir: Biz bu “aşamacılıklar kepazeliğini” neredeyse 50 yıl önce reddetmiştik. Bunun teorisini de gelişkin bir hale getirmeyi başardık. Bugünkü genç TKP, bir entelektüel enerji merkeziyse ve pratikte hızla yayılmayı başarabiliyorsa, geçmişindeki bu birikimin enerjisini yeniden ve aşarak üretebildiği içindir.

Daha açık olsun; kendilerini görsünler aynada: CHP’nin, HDP’nin önünde takla atarak her şey olabileceklerini, ama solcu, sosyalist veya komünist olamayacaklarını, biz bugünkü her renkten liberal, dinci maymunun atalarına bile kabul ettirmiştik.

Onun için, önümüz açık.

Fazla üzerimize gelinirse, biraz abartarak da olsa şunu söylemeli ve fakat çok çalışmalıyız: Bizim geçmişten ve dışarıdan öğreneceğimiz pek bir şey yok, tersine, bizim geçmişe ve dışarıya öğreteceğimiz çok şey var.

Fazla sert ve haddini aşan bir ifade mi oldu?

Bize yönelik hadsiz saldırılara, arada sırada ve abartı olduğunu parantez içinde hatırlatarak söylememizde yarar var: 50 yıl geriden geliyorlar. Avrupa’da ve Türkiye’de, devrimciliği yeni renkler, ama bizim aşina olduğumuz renkler süslemeye başlıyor. İç savaş sahneleri ruhumuzu karartmamalı.

Kültür endüstrisine daha geniş müdahalelerde bulunarak bu ferahlığın önünü açmak ve toplumsal ağırlığımızı arttırmak zorundayız.

Sol Türkiye, bir mucizedir.