Üç tarz-ı siyaset çökerken

16/04/2016 Cumartesi
Üç tarz-ı siyaset çökerken

Osmanlının “fikir” akımları İmparatorluğun çöküş döneminde ortaya çıktı. Haliyle, toplumun kurtuluşundan çok “devletin” kurtuluşu ile ilgilidirler. Akımdan çok İmparatorluğu parçalanmadan kurtararak geleceğe taşımayı hayal eden nafile fikir jimnastikleridirler.

Yusuf Akçura, birer devlet kurtarma planı olan fikir akımlarını “Osmanlı Devletinin temel devlet politikası” olarak ele alıyordu. Bunlar da Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük olarak adlandırılan “üç tarz-ı siyaset”ten ibaretti. Tarz-ı siyasetlerimiz ya da fikir hareketlerimiz bunlardı.

Osmanlıcılık, Büyük Fransız Devriminin yıkıcı rüzgârları İmparatorluğun duvarlarını dövmeye başlayalı beri bir ham hayalden ibaretti zaten. Bu nedenle devlet içindeki “millet”leri her eşitleme çabası, devleti daha büyük sorunlarla karşı karşıya bıraktı. Rumların kopuşunun artçı sarsıntıları belli ki devleti sallamaya devam edecekti. Bunun anlamı imparatorluğun önemli bir bileşeni olan gayrı Müslim tebaanın kaybedilmekte olduğuydu.

O halde elde kalan sadece Müslim tebaa olacaktı. Bakiye Müslümanlardan ibaret ise o halde “İslamcılık cereyanı” da devletin öne çıkması gereken kurtuluş yolu olmalıydı. İslamcılığın, devletin önüne serdiği imkânlar vardı üstelik. İmparatorluk parçalanmakta olsa da, “büyük düşünme” alışkanlığı sürmekteydi. Hazır İslamcılığa girişmişken, yeryüzündeki bütün Müslümanları birleştirmek fena fikir değildi sonuçta. Abdülaziz-Abdülhamit çizgisiydi bu, batılılara göre Panislamizm’di. Fakat bu siyaseti gerçekleştirmek için elde kuru bir unvandan ibaret “hilafet”in dışında kuvvetli bir kanıt yoktu. İmparatorluğun parçalanması henüz tamamlanmadığından elde kalan malzeme için de bölücüydü henüz. Panislamizm, imparatorluk içindeki gayrı Müslim ahaliyi bütünüyle yitirmek anlamına gelmekteydi.

Türkçülük, tarz-ı siyasetlerin en cüretkârıydı. “Fikir” olarak çok yeniydi, hamdı; Rusya’da ve Macaristan’da ortaya çıkmış tuhaf “Türkçülük” akımlarından başkaca örneği yoktu. Irk fikrine dayalı bir “Türk milleti” ütopya olmaktan bile uzaktı. Yalnız “fikir”in kolaylıkları vardı: İslam’ı birleştirme fikri, onu kontrol eden “düvel-i muazzama”yı karşısına almak demekti. Hâlbuki “Türkler” neredeyse sadece bir devletin, Rusya’nın kontrolü altındaydı. İslamcılığın Batı, Türkçülüğün ise Rus veya Moskof düşmanlığının nedeni budur!

Akçura’dan 100 küsur yıl sonra üç tarz-ı siyasetin hayat bulması noktasında aynı noktadayız aslında. Müslimler yine emperyalist devletlerin kontrolü altında, “Türkler” yine Rusya’nın arka bahçesinde. Ve Osmanlı bakiyesi Türkiye’de İslamcılık akımının fikirsizleri bu üç tarz-ı siyasetten bir çorba yapıp, içindeki İslam sosunu yüksek tutarak ve ABD’nin kucağına oturarak devleti kurtarabileceklerini sanıyorlardı hala. Çünkü Yusuf Akçura’dan çok Ali Kemal’in izinden giderler. Tıpkı onun gibi Türkü İslam’dan, İslam’ı Türk’ten, Türk ve İslam’ı Osmanlılıktan ayırmakta güçlük çekerler. Cahildirler, bilmezler; yeteneksizdirler öğrenmezler!

Peki, bunca yılda ne oldu? İmparatorluk 1. Dünya Savaşı ile paramparça olunca üç tarz siyasetten ikisi, Osmanlıcılık ve İslamcılık buharlaşıp uçtu. Elde kalanla yapılabilecek tek şey “Türkçülük” gibi görünüyordu. Fakat “misak-ı milli” içinde yaşayanlar İmparatorluk ahalisi kadar olmasa bile hala karma karışıktı. Kendini Türk olarak adlandırmayan Müslimler, Müslim Kürtler, Ermeniler, Rumlar… Müslim başka etnik topluluklar. “Türkçülük” hala parçalama potansiyelini içinde taşımaktaydı; “ne mutlu Türküm diyene” mottosu işte o potansiyeli baskılama çabasıdır.

Kemalist Türkiye, bu nedenle “milliyetçi” tonu bulanık bir “batıcılık” siyaseti izlemeye çalıştı. “Milliyetçi Batıcılık”tı bu; İslamcılık ve Osmanlıcılıktan kurtulma çabasıydı. Bu siyasetin ayakları üzerinde durmasının tek yolu hala bir “Türk halkı” oluşturmaktan geçiyordu. Fakat Yakup Kadri’nin “Yaban”ında anlatıldığı gibi, eldeki malzeme bunun için pek elverişsizdi. “Türklük” “din” olmadan maya tutacağa benzemiyordu. Bu çaresizlik de “Milliyetçi Dincilik”in, yani sistemin gericiliğe sığınmasının alt yapısını hazırladı. 27 Mayıs’a karşı 12 Mart-12 Eylül, 28 Şubat’a karşı Ergenekon-Balyoz darbelerinin artalanıdır bu. Türkçülükle yönetemeyeceklerini görenlerin, duvardaki çatlakları İslamcılıkla kapatma girişimidir.

Çaresizliğin bir dışavurumu olan “Milliyetçi Dincilik” yetmedi tabii. Ülke sınırlarındaki nüfusu din ile birleştirme çabası “Kürtçülük” tarafından engellendi. “Barış süreci” aslında “Kürt İslamcılığı” Türk İslamcılığına ekleme ve birleştirme çabasıydı. Böylece ülke “yönetilebilir” bir bütün haline getirilmiş, gerici bir düzen için alan düzlenmiş olacaktı.

O planın evrime uğramış halidir “Dinci Milliyetçilik…” Dincilik dozu yüksek bir politikadır ve Kürtlerin mutlak imhası anlamına gelmektedir. Yalnız, bu politikanın Kürtler bir yana “Türkleri” de tutabileceği kuşkuludur. İslamcılık, ülkeyi ancak bölerek elde tutma yeteneğinde olduğunu göstermiş ve hatta ispat etmiştir.

Yusuf Akçura’nın envanterine almadığı bir tarz-ı siyaset daha vardır; o da bütün bunların kıyısında ve hepsinin hedefinde olan sosyalist-komünist akımdır. Tarz-ı siyasetler içinde devleti değil, halkı-emekçileri kurtarmayı hedefleyen tek harekettir.

Üç tarz-ı siyaset, artık Akp’dir, Tayyip Erdoğan’dır. 12 Eylül cuntası eliyle hepsi uygulamaya dökülmüş ve geride parçalanmak üzere olan bir ülke ve komik bir Abdülhamit bırakmıştır. Türkiye’nin ne Osmanlıcılıkla, ne İslamcılıkla, ne de Türkçülükle gidecek bir yolu kalmamıştır.

Yusuf Akçura’nın üç tarz siyaseti çöktü.

Elde kalan tek tarz-ı siyasettir ve tarih belki de ilk kez sosyalist-komünist hareketin üzerine yıkılmaktadır.

 

ÖNCEKİ YAZILARI

Hayata övgü… 04/04/2020 Cumartesi
Körlerin yürüyüşü 28/03/2020 Cumartesi
Toplama kampı sendromu 21/03/2020 Cumartesi
Salgından sonra 14/03/2020 Cumartesi
Laikliği savunmalıyız 22/02/2020 Cumartesi
Kadim ikili: İslamcı ve Siyonist 08/02/2020 Cumartesi
Vatan yahut Sosyalizm 01/02/2020 Cumartesi