Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Orhan Gökdemir

Orhan Gökdemir

Hizbulkontra barışı

Bakmayın çıkardıkları gürültüye. Hizbullah dahil bütün vahşi islamcı örgütleri, aşiret şeyhlerini ve Kürt kökenli patronları çağırmaları iş bilmemelerinden değil. Onlarla barışmak istiyorlar asıl.

Yayın Tarihi: 20.09.2025 , 00:44 Güncelleme Tarihi: 20.09.2025 , 13:22

1990’lı yıllarda haber dergileri henüz ayaktaydı. “2000’e Doğru” etkili bir yayındı. “Nokta” da öyle. Biz henüz “Gerçek”teydik. Haber Müdürlüğünü üstlendiğim bu dergi de etkili bir yayın yapıyordu. O tarihte ülkenin kalbi Kürt bölgesinde atıyordu. PKK ile mücadele bir iç savaş görüntüsü almıştı çünkü. Haliyle dergilerin Diyarbakır bürosu yayınların can damarıydı. 

Namık Tarancı Diyarbakır bürosundaydı. Cevval bir haberci olduğunu hatırlıyorum. En büyük işi çatışmanın en vahşi tarafı olan Hizbullah’a ulaşıp uzun söyleşiler yapmak oldu. Yayınladık, “Hizbulkontra” ilk kez bu açıklıkla ortaya çıkmıştı. 

O gün de bugün de gerçek gazeteciliğin ağır bedelleri var. Namık Tarancı o bedeli hayatıyla ödedi. 20 Kasım 1992'de gün ortasında silahlı saldırıya uğradı. Biri yaklaştı, arkasından seslendi. Döner dönmez ateş etti. Yere düşünce birkaç el daha sıktı, kovanları toplayıp uzaklaştı. Tarancı 37 yaşındaydı öldüğünde, geride gözü yaşlı bir eş ve üç yaşında bir oğul bıraktı.

Polisler Saraykapı Mezarlığı'na kendi usullerince uğurladılar gazeteciyi. Bulduklarına saldırdılar, yakaladıklarını gözaltına aldılar. O karmaşada apar topar gömüldü Namık.

Biz ise çaresiz derginin Sultanahmet’teki ofisinde toplandık. Polis sardı her yanı, bütün sokakları kapattı, çıkmamıza izin vermiyor. Dağıtıma verilmesi gereken dergiler var, gecikiyor. İki muhabirle birlikte derginin külüstür otomobiline doluştuk. Arka sokaktan bir yol bulup Sirkeci Postanesine doğru yola koyulduk. Cankurtaran civarında birkaç ekip arabası önümüzü kesti. Kimlik sordular, “kaçtınız gözaltına alıyoruz” dediler. Neden ve nereye kaçacağız? Sirkeci’deki polis merkezinde konuk ettiler bir süre. Sonra avukatlar falan gelince saldılar. Bizimle uğraştıkları kadar Hizbullah’la uğraşmamışlardı. 

***

işkenceci nakışçılar
gergef işlerdi ilmik ilmik
cop kırardı avuçlarımız
bitap düşerdi zavallılar

Namık Tarancı şair Cahit Sıtkı Tarancı’nın yeğeniydi. O da şairdi. Yazdıkları giderayak yayınlandı da. Yukarıdaki dizeler o kitaptandır.  

Namık tek kurban değil yalnız. Gazetecileri, yazarları hedef alan seri cinayetler döneminin kapısı aralanmıştı. O düşmeden iki ay önce Musa Anter de benzer bir yöntemle öldürülmüştü. Musa Anter’le de teşrikimesaimiz var. Gerçek’ten önce “Yeni Ülke”de editördüm. Yazıları düzenleme, yayına hazırlama işi bendeydi. Arada uğrardı, babacan, derviş bir insandı. Kürtlerin inkarına direnmeyi bir yaşam tarzına dönüştürmüştü, bedeli neyse ödemeye hazırdı. Bunun karşılığının öldürülmek olduğunu düşünmüş müdür bilmiyorum. Diyarbakır'ın bir mahallesinde kalbine ve kafasına birer kurşun sıkılarak öldürüldü o da. Saldırı sırasında yanında olan gazeteci Orhan Miroğlu yaralı olarak kurtuldu. Şimdi AKP’lidir. 

İddia o ki bu savaş nedeniyle faili meçhule kurban gidenlerin sayısı 15 binin üzerindedir. Tanık olmanın sorumluluğu var. Araştırdık, 2000’e yakınını listeledik. “Faili Meçhul Cinayetler Tarihi” öyle ortaya çıktı. Kurbanların çoğunluğu yoksul Kürt köylü çocuklarıdır. Çok az çalışıldığını biliyorum. Bunlar yazılmalı, kayda geçirilmeli, unutulmasına izin verilmemelidir.

***

Namık Tarancı cinayeti uzun süre "faili meçhul" kaldı. Hizbullah’ın işi olduğunu biliyorduk ama ispatlamamız imkansızdı. Örgütün askeri kanat sorumlusu Cemal Tutar 3 Ocak 2000'de İstanbul'da yakalandı. İfadesinde Tarancı cinayetiyle ilgili emri İsa Altsoy'dan aldığını, eylem talimatını kendisinin verdiğini, Abdülkadir Selçuk'un gözcülük yaptığını ve tetiği Mustafa Demir'in çektiğini söyledi. İşledikleri cinayetlerle övünüyorlardı. Anlattıkları gerçek de olabilir yalan da haliyle. 2009'da müebbet hapse mahkûm edildi. Fakat iki yıl sonra Ceza Muhakemeleri Kanunu yürürlüğe girdi. Kanuna göre tutukluluk süresi on yılı geçenlerin tahliye edilmesi gerekiyordu. Cemal Tutar da tahliye edilenler arasındaydı. Türkiye’de gazeteci ve aydın öldürmenin yatarı yoktur!

***

“Hizbullah”, "hizb" ve "Allah" kelimelerinden türetildi. Allah’ın hizbi, daha doğrusu “Allah'ın partisi" anlamına geliyor. Nihai haliyle, silahlı mücadele yoluyla cihadı hedefleyen bir örgüttür. 1990’lı yıllarda devlet himayesinde gün ortasında işlediği palalı-satırlı cinayetlerle ünlendi. En etkili eylemlerini PKK'ya karşı yaptı. PKK sempatizanlarını sokak ortasında, güvenlik güçlerinin kayıtsız bakışları altında, kesip biçiyorlardı. Bazılarını kaçırıyor, ağır işkenceler yapıyorlardı. O kadar ki Hizbullah terörü PKK'ya galebe çalmak üzereydi. Örgütü eleştiren herkes hedeflerindeydi. Pek çok İslamcı ve pek çok gazeteci örgütün vahşi saldırılarının kurbanı oldu. Bu saldırıların failleri hiçbir zaman yakalanamadı. Devlet Hizbullah’ı görmezden geliyordu.

Örgütün kurucusu Hüseyin Velioğlu 17 Ocak 2000'de İstanbul Beykoz'da saklandığı “hücre evi”nde kıstırıldı, uzun süren silahlı çatışma sonucu öldürüldü. O polis operasyonun ardından örgütün vahşi eylemleri de ortaya saçıldı. Örgüt evlerinden toplu mezarlar, domuz bağıyla işkence edilerek öldürülmüş cesetler çıkıyordu. Kurbanları sadece PKK’ya yakın olduğuna inandıkları kişiler değildi. Konca Kuriş gibi inancını ve bağlılığını yeterli bulmadıkları İslamcıları da acımasızca hedef almışlardı. Bir kısmı yakalanıp hapse tıkıldı. Serbest kalanlar İran’a ve Ortadoğu ülkelerine kaçtı. Bir kısmı birkaç yıl sonra geri dönerek dernek ve parti kurma faaliyetlerine girişti. “Peygamber Sevdalıları Platformu” adı altında toplanan bu dernekler arasında en dikkat çekeni “Mustazaf-Der”di. Kendilerine "mustazaflar”, mazlumlar, hareketi diyorlardı.

Liderleri polis baskınında öldürülünce geride kalanlar Hizbullah yerine Hüda-Par’ı kurdu. Tıpkı Hizbullah gibi Hüda-Par da Hüda’nın, Allah’ın Partisi anlamına geliyordu. O parti artık Cumhur İttifakı’nın bir parçasıdır. Mecliste temsil ediliyorlar, “Terörsüz Türkiye” hayalinin aktörleri arasındadır.  

***

İşte o Hizbullah’ın kurduğu İslami Tebliğ Tedris İlim Hareketi Adamları Derneği Başkanı Mehmet Bekir Şimşek’i “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”na çağırdılar birkaç gün önce, ne dediğini sordular. Aklanıp paklanmanın özgüveni içindeydi. “Devletin gücünü eline alarak kimi yapıların yanlışlar yaptığını biliyoruz. Ama aynı zamanda PKK’nin de Kürtlere büyük zararlar verdiğini biliyoruz” dedi. Ona göre bu bir inanç savaşıydı. PKK halkın inancıyla savaşmış, imamları hedef almıştı. 

Bu sözlere ilk tepki komisyonun MHP’li üyesi Feti Yıldız’dan geldi, “sizi askere, polise hakaret edesiniz diye davet etmedik” dedi. Halbuki 1990’lı yıllarda Hizbullah ve MHP aynı saftaydı. Ülkücüler arasından devşirilen Özel Timciler üç hilalli yüzükler takıyor, sarkık bıyık bırakıyorlardı. Hizbullah militanları ile sürek avına çıktıklarını cümle alem biliyor. 

Sonra “Kürt” patronlar geldi huzura, “çatışma olan yere sermaye gelmez” buyurdular. Oysa tam tersine çatışmadan besleniyordu sermaye. Silah ve uyuşturucu ticareti ticaretin en kârlı biçimiydi. Savaş baronlarının bir kısmının AKP’de bir kısmının DEM’de siyasete atıldığı sır değildir. Yoksul çocukları el birliğiyle öldürdüler özetle.

Sorunun bir parçası olanlar yan yana dizildi şimdi. Bölgede el birliğiyle yeşerttikleri gericilere, patronlara, aşiret kalıntılarına, domuz bağcılarına danışıp bir çıkış yolu bulacaklarmış. Emekçiler, köylüler, öğrenciler açlıkla sınanıyor o sırada. Yağma ve hırsızlık en acımasız haliyle arz-ı endam ediyor. Kürt de aç Türk de, ayrımsız cop kırıyor avuçları. Sermayenin vahşi ormanında akıbetini bekleyen yaratıklara döndürdüler hepimizi. Peki nasıl olacak kardeşlik? Hizbulkontra ile barışarak mı? Ağalıktan, aşiret reisliğinden gelip holding sahipliğine yükselmiş Kürt zenginlerinin ülkeyi soyup soğana çeviren TÜSİAD patronlarıyla kaynaşmasıyla mı? AKP ve MHP mi düze çıkaracak hepimizi. Peki Namık Tarancı’ya, Musa Anter’e ne diyeceğiz?

***

Bakmayın çıkardıkları gürültüye. Hizbullah dahil bütün vahşi islamcı örgütleri, aşiret şeylerini ve Kürt kökenli patronları çağırmaları iş bilmemelerinden değil. Onlarla barışmak istiyorlar asıl. Düzenin bekası için ateşkes şart. Hizbullah diş gösterince rahatsız olmuş gibi yapıp sonra hiçbir şey olmamış gibi dönmeleri ondan. Savaşın sermayesini tükettiler barışın sermayesinin peşindeler şimdi. Çıkarları ortaktır.

Ve gönül Tanrısına der ki:
- Pervam yok verdiğin elemden;
Her mihnet kabulüm, yeter ki
Gün eksilmesin penceremden!”  

Kanla değil alın teriyle ıslanmalı toprak, evet. Eşitlik ve özgürlük filizlenmeli üzerinde. Acıkmışa ekmek, susamışa su vermeli. Aynı aşkla sevmeli evlatlarını. Ellerinden tutmalı, dillerinden okşamalı. Tek yolu var bunun, ilmik ilmik ördükleri bu karanlığı dağıtmak. Cahit Sıtkı’nın dediği gibi bedeli neyse öderiz, yeter ki gün eksilmesin penceremizden.

Orhan Gökdemir 'ın Son Yazıları