Palyatif önlemlerden çözüm çıkmaz

24/03/2020 Salı
Palyatif önlemlerden çözüm çıkmaz

İktidar 18 Mart 2020'de bir "Koronovirüsle Mücadele Eşgüdüm Toplantısı" yaptı ve aynı gün 21 maddelik önlem paketini açıkladı.

Bu toplantı hangi koşullarda yapıldı? Bir kere epey bir gecikmeyle ve epey bir hata sonrasında (sadece umrecileri anımsamak yeterli) yapılabildi. Siyasal İslamcı iktidar, başka ülkelerin deneyimlerinden öğrenme ve erken önlem alma altın fırsatını açıkça tepmiş oldu.

İkincisi, toplantı, Saray'a virüs bulaştırılmasın diye, Çankaya Köşkünde yapıldı! Simgesel önemi, sanılanın aksi yönündedir.

Üçüncüsü, toplantıya bakanlar ve Bilim Kurulu üyeleri dışında sermaye ağırlıklı bazı STK mensupları çağrıldı. AKP bağnazlığının, "muhalif" olduğu düşünülen Türk Tabipleri Birliği ve Türk Eczacıları Birliği gibi meslek odalarına tahammülü yoktu. Oysa, tarım-gıda ve tıbbi malzeme üretimi sorunları öne çıktığı için, TMMOB ve özellikle ZMO ve MMO da çağrılmalıydı. Toplu çalışma koşullarında oldukları için, hekimler ve eczacılardan sonra toplumun en büyük risk altında olan kesimlerini temsil eden işçi ve memur sendikaları konfederasyonları da davetliler arasında bulunmuyordu.

Toplantı açılışını ve sonucunu tek adamdan dinledik. Konuşmasında, iktidarın salgına karşı sözde başarıları önemli bir yer tuttu. Diğer önemli bir başlık da bu krizin Türkiye'ye sunduğu fırsatlardı: Petrol fiyatlarının aşağı gitmesinin sunduğu cari açık daraltma imkanları, Türkiye'den daha çok zarar gören ülkelerin dünya ihracatlarını telafi etmeye taliplik, vs.. Yani tam bir "selden kütük kapma" fırsatçılığı. Üstelik bu tür fırsatçılığı "büyük politika" zannetmek veya cahil kitlesine öyle sunma "kurnazlığı". 

Bu sunuş, aynı zamanda, Türkiye'nin krizi üç haftada atlatıp düze çıkacağı olasılığı üzerine kurgulanmıştı. Gerçi fark etmez; Türkiye salgına çok daha yaygın bir biçimde yakalansa da, bunun toplumca ne kadarının bilineceğine karar verenler onlar olacak. Ama inandırıcı olmaları giderek güçleşerek.

RTE'nin sunuşunda dua ve temenniler de eksik olmadı. Daha doğrusu, halkın payına düşenler bunlar oldu.

AÇIKLANAN PAKET SERMAYEYİ ve GÜNÜ KURTARMAKLA MEŞGUL

Açıklanan paketin ilk anda etkileyici olması için büyüklüğü 100 milyar TL olarak ilan edildi. Ayrıntılı hesabını yapmak güç. Ancak, emeklilere Mayıs'ta ödenecek bayram ikramiyelerinin Nisan'a alınması gibi "şark kurnazlıkları" da pakete dahil edildiğine göre, aslında gerçek boyutu daha küçük olan şişirilmiş bir paket söz konusu. 

Paketin nicel boyutunun güdüklüğünü kavramak için bir uluslararası karşılaştırma gerekebilir. ABD, Almanya, Fransa gibi bize göre milli gelirleri çok yüksekte kalan ülkelerle kıyaslamayalım. Daha "dişimize göre" gözüken İspanya'yı alalım. 46 milyon nüfuslu İspanya 200 milyar Avroluk bir paket açıklıyor, AKP paketi ise 14 milyar Avro düzeyinde! Yani İspanya'dakinin 14'te biri kadar. Peki İspanya ile Türkiye arasında MG farkı nedir? İki kat kadar. Onunla orantılı olabilmesi için AKP paketinin en az 100 milyar Avro yani 700 küsur milyar TL düzeyinde olması gerekirdi. Denilebilir ki, İspanya'da hastalık daha fazla yayılmış durumda. Ama işte tam da bu nedenle, İspanya'nın durumuna düşmemek için, çok daha önemli bir önleyici pakete ihtiyacımız vardı. 

Daha önemlisi 21 maddelik paketin içeriği. RTE'nin açıkladıkları arasında hastalığın yayılmasını önleyici önlemler -yaşlılara kolonya/sabun dağıtılmasını (!) saymazsak- yok gibi. Diğer söylenecek şey, paketin esas itibariyle sermaye yönlü olması. KOBİ'leri daha çok temsil eden TOBB kesimini daha çok ilgilendiren önlemler sıralanmış. Sermaye tatmin olur mu? Şimdilik olmuş gibi yapıyor. Ama desteklerin vade bitiminde yeniden uzatılacağı, yeni destekler koparılacağı, yandaş şirketlere özel fonlamaların eksik olmayacağı hesaplarını da mutlaka yapmışlardır. Belki de bunlar kadar önemli olan da şudur: Sermaye kesimi, krizin bedelinin biraz da olsun kendisine taşıtılması gibi münafık bir "dönem çılgınlığı"na yer verilmemesiyle ziyadesiyle rahatlamıştır. Malum, sermaye her zaman risk yönetir; şimdi ihtimali çok düşük dahi olsa potansiyel bir riskin savuşturulmuş olmasının etkileri ferahlatıcıdır.

Pakette ağırlık verilen şey, firmaların bankalara borç servislerinin ötelenmesi ve yeni kredi imkanlarının açılması dışında, vergi ertelemeleridir. Söz konusu olan, bazı sektörlerde Nisan-Haziran döneminin muhtasar, KDV kesintileri ile SGK primlerinin 6 ay süreyle ertelenmesinden ibarettir. Bu dönemde birçok sektörde vergiyi doğuran olayın ortaya çıkmaması durumunun olabileceği veya ortaya çıksa dahi vergi tahsilinin çok güçleşeceği hesaba katılırsa, bunun bir zorunluluk olduğu açıktır. Aynı şey Kasıma kadar ertelenen (ki bu yeterli olmayacaktır) Konaklama Vergisi için olsun; iç havayolu taşımacığında KDV oranının yüzde 1'e indirilmesi olsun, bütün bunların akçalı karşılıklarının paketin şişirilmesinde kullanılması olsun, hepsi aynı samimiyetsizlik derecesindedir. 

Paket açıklanırken altı çizilen bir konu da, sermaye yönlü mevcut vergi/prim desteklerinin olduğu gibi korunacağıydı. Oysa, "vergi harcaması" niteliğinde yani tahsil edilecek vergilerin bir bölümünün ertelenmesini değil silinmesini öngören ve 2020'de 195 milyar lirayı aşması beklenen bu teşviklerde olabildiğince ayıklama yapılarak, halka dönük bir önlemler paketi finanse edilebilirdi. Örneğin, 5 milyon aileyi (yani 20-25 milyon nüfusu) kapsayacak bir "aile başına 500 TL" su, elektrik, doğalgaz yardımının toplam maliyeti ayda 2,5 milyar, 6 ay boyunca uygulanması halindeyse 15 milyar lirayı geçmeyecekti. Ama AKP dünyasında bunlara yer yoktu.

PANDEMİK KRİZİN İKİZİ EKONOMİK KRİZ

OECD Genel Sekreteri Angel Gurria, "ekonomik kriz şimdiden 2008 finansal krizinden daha büyük" açıklamasını yaptı. Krizin gidişatı öyle gösteriyor ki, salgının yaz ayları boyunca da engellenememesi durumunda -ki çok muhtemeldir- 1929 krizi bile aşılabilir. Böylesine büyük bir resesyondan V tipi çıkış ihtimali de çok düşük olacaktır. Özellikle de Türkiye gibi esasen yapısal kırılganlıkları çok fazla birikmiş ülkeler açısından.

Böyle bir krizden sonra eski tür sermaye birikim tarzının ve mevcut devlet yapılarının (demokratik/otokratik örgütlenme modellerinin) hiçbir şey olmamış gibi sürdürülmesi de pek olanaklı görünmemektedir. Ekonomide ve siyasette merkezileşme ve korumacı-devletçi yapılanma eğilimleri ister istemez güç kazanacak veya varolan eğilimler pekişecektir. Bütün mesele şudur: Bu sürece hangi sınıf, hangi iktidar türü vaziyet edecektir?

AKP türü bir totaliter siyasal İslamcı hareketin denetiminde götürülecek anti-kriz politikaların varış noktası, merkezi devletin ekonomik olarak da güçlenmesi fonunda, açık faşizme yönelişin hızlandırılması ve meşrulaştırılmasından başkası olmayacaktır.

Sadece dünkü iki olay durumu açıklayabilir: Merkezi eğitimin (EBA: Eğitim Bilişim Ağı'nın) büyük gücünü ve imkânını ele geçiren siyasal İslamcılar, bunu gerici ideolojilerinin kitlesel bir aktarım fırsatı olarak kullanmakta hiç duraksamamışlardır. Bakmayın Milli Eğitimin özel okulcu atama Bakanının -büyük tepkiler üzerine- "üzülmüş" gibi yapmasına; bu "merkezi beyin yıkama" fırsatı devam ettirilmek istenecektir. İkinci olay, Güneydoğu Anadolu'da 4 HDP belediyesine daha kayyım atanması ve seçilmiş başkanların gözaltına alınmasıdır. HDP'nin geçen yıl kazandığı 65 belediyenin şimdiden 36'sına el konulmuştur. Buradan verilen işaret açıktır: Pandemik ve ikizi ekonomik krize karşı daha etkin ve merkezi mücadele bahanesiyle bazı CHP'li büyükşehir belediye başkanlıklarına da kayyım atanmasının alıştırmaları yapılabilecektir. (Bunun uç noktası, bütün illerde valilerin, ilçelerde kaymakamların toptan kayyım olarak görevlendirilmesidir). 

Ne kadar ileri gidileceği, cüret sınırlarının nereden çizileceği henüz belirsizdir. Ancak çifte krizlerin iktidarın varlık-yokluk kaygısını pekiştirdiğini ve daha önce cesaret edemeyeceği bir takım teşebbüsleri aklına getirmeğe başladığını düşünmek için yeterince neden vardır.

Mesele, solun, sosyalist solun böyle bir kriz konjonktürünü yönetmeye talip olup bunu başarabilmesindedir. Yoksa işler kötüye doğru yol alacaktır.

ÖNCEKİ YAZILARI