Artık her şey farklı

17/03/2020 Salı
Artık her şey farklı

Kendimden biliyorum: Eşim ve ben 14 Mart Cumartesi gününden itibaren sosyal temaslarımızı sıfıra indirdik. Buna, çocuklarımız ve torumlarımızla olan yüzyüze görüşmelerimiz de dahil. Zaten biz görüşmek istesek dahi onlar bizi korumak için reddediyorlar ve mutlak bir ev karantinasına girmemiz konusunda -yaş itibariyle yüksek risk grubunda oluşumuzu da dikkate alarak- sürekli uyarıyorlar. Bu arada kızlarımızdan birinin tıp akademisyeni olduğunu da belirtmeden geçmeyeyim. 

Nisan ayında Antalya ve İstanbul'da iki sempozyumda konuşmacı olacaktım. Düzenleyicilerden iptal kararı henüz gelmeden ikisini de iptal etmek durumunda kaldım. Bu işin şakası yok.

300 İtalyan doktorun imzasıyla dün yayınlanan uyarıcı bildiri de gecikmelerin nelere mal olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. Doktorlar, İtalya'nın sadece 8 günlük gecikmesinin binlerce yaşama, onbinlerce enfekte hastaya ve çöken bir ekonomiye neden olduğunu söylüyorlar; diğer ülkeleri aynı hataya düşmemeleri konusunda uyarıyorlar ve Çin ile G. Kore'nin yolunun izlenmesini öneriyorlar. Şimdiki durumda İtalya'da virüsün bulaştığı hasta sayısının her 2,4 günde ikiye katlandığını, bulaşma hızının üstel artışla (4, 8, 16, 32, ...) hareket ettiğini ifade ediyorlar. İtalya Başbakanı Conte de, dünkü açıklamasında, "henüz zirve noktasını görmedik" diyebiliyor. 

Diğer Avrupa ülkelerinin İtalya örneğinden zamanında ders almış olabilecekleri de çok kuşkulu gözüküyor. Merkel, virüsün Almanya'da nüfusun yüzde 60-70'ine bulaşabileceğini söylerken, Macron bu oranı Fransa için yüzde 50'ye çekiyor! Önlemlerde en arkadan gelen Birleşik Krallık'ta, İngiltere Kamu Sağlığı Birimi'nin saptamalarını duyuran Guardian'a göre, nüfusun yüzde 80'inin enfekte olma olasılığı bulunmakta. İspanya zaten kötü İtalyan örneğini izler gibi gözüküyor. Hollanda da tedbir almakta gecikmiş ülkeler grubuna şimdiden girmiş durumda...

PEKİ, YA TÜRKİYE'DE?

Türkiye'nin üç başlangıç handikapı var: (i) Demokratik ve şeffaf olmayan bir iktidar yapısı; (ii) Her şeyin tek adama bağlandığı bir yönetim şekli; (iii) Halkın önemli bir bölümünün kaderciliği, cehaleti ve vurdumduymazlığı.

Bunlardan birincisi, doğru bilgilerin kamuoyuna yansımasını engelliyor. Türkiye'nin çok uzun süre tek bir vakaya bile rastlanmayan ülke konumunda olması esasen çok kuşkuluyken, dün akşam 20:05'teki Sağlık Bakanınnın basın açıklamasında bile 18 resmi vakaya sabitlenmiş bir sayının korunması, bu virüsün yayılma dinamikleriyle tamamen uyumsuz. Karantiya/yarı-karantinaya alındığı söylenen umrecilerin bir hastane avlusunda açıkça tecrit-dışı koşullarda, birbirleriyle tam temas halinde tutulduğunu görünce, bu arada daha önce Umre'den gelen ilk beş bin kişilik grubun kontrolsüz bir biçimde kendi evlerine gönderildiklerini bilince, iktidarın şeffaflığı konusuna güvenin aşınmaya uğraması kaçınılmaz. Kaldı ki, önceki gün Habertürk'ten kıdemli bir muhabirin verdiği vaka sayısının yüksek düzeyi, sonra da dün TTB Başkanı Prof. Sinan Adıyaman'ın büyük bir ilimizde hasta sayısında patlama olduğuna dair açıklamaları, iktidarın resmi duyularıyla tam bir çelişki halinde. 

İkinci olarak, tek adam merkezli bir yönetim şeklinin varlığı, ortada bir bakanlar kurulunun yani bir hükümetin bile mevcut olmaması, bakanların atanmış memurlardan ibaret olması ve hepsinin kendi pozisyonlarını Cumhurbaşkanından gelecek/gelmesi muhtemel direktiflere göre ayarlaması, olaya karşı mücadele yöntemleri konusunda kuşku yaratıyor. Bu yapı ve sistemin egemen nitelikleri, sağlık alanındaki TTB gibi meslek örgütlerinin, tıp fakültelerinin, yoğun çalışılan işyerlerini temsilen işçi-memur konfederasyonlarının da "Bilim Kurulu" çalışmalarına katkı vermesini kolaylaştırmıyor. 

Alınan önlemler bağlamında, topluca bir araya gelinen kimi etkinlikler (eğitim, kültürel etkinlikler, bilimsel toplantı, eğlence, spor gibi) yasaklanır veya sınırlanırken, insanların birbirleriyle toplu temas kurdukları fabrikalar, işlikler, üretim alanları sermaye merkezli sistemin mantığı gereği bunun dışında tutulabiliyor. Bu arada sağlık çalışanlarının haklarını dile getirmenin bile bir adresi bulunmuyor. Bütün bunlara rağmen, tedbirlerin açıklanmasında bazı gecikmelere (Umre'ye 20 bin kişinin gönderilmesine izin verilmesi gibi) ve eksikliklere rağmen, Türkiye'nin İtalya'dan şimdilik daha iyi durumda olduğu anlaşılıyor. Ama bunun yeterli olup olmayacağı henüz belirsiz.

Üçüncüsü bizimki gibi inanç merkezli toplumlarda bağnaz bir kadercilikle ("ecel gelmişse ölünür" teslimiyetçiliğiyle) malül toplum kesimlerinin azımsanmayacak oranlarda olması da etkin bir mücadeleyi son derece zorlaştırıyor. Son olarak Konya'daki bir öğrenci yurduna yerleştirilmiş olan umrecilerin buradan toplu kaçışa teşebbüs etmeleri ve polisin zor kullanmaya mecbur kalması da bunu bir kez daha gösteriyor. 

Diyanet İşleri Başkanının camilerde cemaatle toplu namaz kılınmasına ara verildiğini dün itibariyle açıklaması geç ama yerinde bir karar olmakla birlikte, camilerin açık tutulacağını ve "münferiden" yani bir veya iki kişinin camide namaz kılmasının mümkün olabileceğini açıklaması büyük bir çelişkidir. Her camiye kolluk güçlerinin sevkedilmesi mümkün olmadığına göre kişi sayısının nasıl sınırlanacağı tam bir muammadır. Ezan okunmasının hiçbir kısıtlamaya konu olmayacağını açıklaması da aynı anlamdadır. Birçok Arap ülkesinde her iki konuda da kısıtlama getirilebilmiş, Kuveyt'te ezanın camide namaza davet edici ifadeleri evde namaz kılmaya davet biçimine dönüştürülebilmiştir. Ama şimdi bunun Türkiye'de yapıldığını düşünün: Ezanı Türkçe okumadığınız sürece böyle bir dönüşümü acaba kaç kişi anlayabilecektir? Diyanetin birtakım tarikat ve cemaatlerin hışmından çekinerek böylesine ikircikli kararlar almış olma olasılığı, bu iktidarın yapısı ve Türkiye'nin getirildiği nokta bakımından çok düşündürücüdür.

SİSTEMİN SINIFSAL ÇÖZÜMLERİ 

Kapitalist üretim tarzında  salgın hastalıkların ortaya çıkma, yayılma ve sağaltım biçimlerinin, demografik süreçleri denetleme düzeneklerinin önceki üretim tarzlarından önemli farklılıklar taşıdığına 15 Mart tarihli Birgün Pazar'da "Bir virüs dünyayı dize mi getiriyor?" başlıklı yazımda değinmiştim. Burada bazı müdahale araçları açısından bakalım: Covid-2019 denilen yeni tip koronavirüs salgınının, sistemin sermaye birikim tarzında son derece önemli değişikliklere yol açacağı veya var olan değişim süreçlerini pekiştirip yeni evrelere taşıyacağını öngörmemek mümkün değil. 

Bir kere, 40 yıldır egemen olan neoliberal temelli küreselleşme dalgasına darbe vuran etkenlerin sonuncusu ve en güçlüsü herhalde bu salgın olacaktır. Sermaye egemen sistemlerde her kriz aynı zamanda fırsat olarak görülürler. Çok yoğun iflasların ve dolayısıyla sermaye-içi transferlerin, tekelci yoğunlaşmaların, ama aynı zamanda stratejik özel şirketleri kamulaştırarak kurtarma operasyonlarının çok yaygınlaşacağı yeni bir birikim evresine girilmektedir. Yeni iş süreçlerinin, yeni emek-sermaye ilişkilerinin tanımlandığı bir süreç olacaktır bu. Aynı zamanda kamunun ekonomide yeni roller üstleneceği, iç pazarı koruyucu önlemlerin yaygınlaşacağı, kısaca "yeni devletçi/korumacı" modellerin revaçta olabileceği yeni uluslararası rekabet ilişkileri tanımlanabilecektir. Bunun daha savaşçı bir dünyaya açılması sürpriz olmayacaktır.

İkincisi, kısa vadede virüs salgınına karşı gerek devletlerin gerekse devletler üstü kurumsal yapıların aldığı ekonomik önlemler, sermayenin ve sistemin kurtarılmasına yöneliktir. IMF'nin 1 trilyon dolarlık (Türkiye GSMH'nın yaklaşık yüzde 40 üzerinde) bir kredi bütçesi açıklaması başlıbaşına büyük bir olaydır. Merkez bankalarının faizleri yeniden sıfır tabanına hatta negatif düzeylere çekerek likidite/kredi bolluğu üzerinden ekonomileri canlandırıcı önlemlere başvurmaları, şu an için boşuna bir zorlama olarak kalacak gibidir. 

Türkiye gibi çevre ülkelerine gelince, ulusal paralarının değer yitirmesi ve borsalarının çökmesi, aslında yabancı sermayenin yerli şirketleri ucuza kapatmaları açısından altın bir fırsat sunmaktadır. Ancak, şimdilik güvenli liman arayışındaki uluslararası sermaye merkez ülkelere göç etmeyi tercih etmektedir. Bu da, çevre ülkelerindeki finansal çöküşü hızlandıracak, bu ülkelerin borç bulma imkanlarını daraltacak ilave güçlükler demektir. Ülke yöneticilerinin aklı ise, Türkiye'de olduğu gibi, zor durumdaki şirketlerin imdadına koşmak gibi hem iktisaden yanlış hem de açık bir sınıf tavrından ibarettir. 

İşten çıkarmalara ara verilmesi, "Kısa Çalışma Ödeneği" gibi sistem içinde var olan mekanizmalarla çalışanların ekonomik haklarının korunması, İşsizlik Sigortası Fonu'na girişlerin kolaylaştırılması ve işsizlik ödeneğinden yararlanma sürelerinin uzatılması gibi önlemler, sermaye öncelikli iktidarın aklından bile geçmemektedir. Bunu iktidara dayatacak olan, radikalleşecek bir siyasi muhalefet ve sendikal hareketten başkası değildir. Peki orada kimse var mı?

ÖNCEKİ YAZILARI