AKP'siz bir Türkiye

10/10/2017 Salı
AKP'siz bir Türkiye

Spekülatif bir varsayım yapalım ve 2001'deki ekonomik krizin devam senaryosunun 2002'de AKP türü bir siyasal İslamcı parti üzerinden yürümediğini hayal edelim. (2002'deki çok erken genel seçim dayatmasının savuşturulamadığını yani seçimlerin aynı tarihte yapıldığını hesaba katalım).

Tarihi gerçeklerden fazla uzaklaşmamak adına daha gerçekçi bir senaryo  tasarlayalım ve 2001'de DYP ve MHP'nin barajı aştıklarını (veya barajın önceki hükümetler tarafından yüzde 8'e indirildiği için aştıklarını) öngörelim.

O dönemde süregiden politik krizin de belirli ölçüde durularak yeni koalisyonlar üzerinden devam ettiğini düşünelim ve AKP dışında üçlü bir CHP-DYP-MHP koalisyonunun mümkün olduğunu varsayalım. Ne olurdu ve/veya ne olmazdı?

***

Bir kere neoliberal krize karşı toplumdaki arayışlar İslamcı bir cansimidi üzerinden yürümez, sisteme karşı tepkiler daha sınıfsal bir karakter kazanabilir miydi? Bu biraz kuşkulu. Anamuhalefet durumuna yükselebilecek bir siyasal İslamın gene 2007 seçimlerinde tehdit oluşturması önlenemeyebilirdi. Ama belki de, 2002-2007 dış ekonomik konjonktürünün bilinen olumlu yansımalarıyla ve diyelim ki koalisyon iktidarının AKP'ninkine yakın bir özelleştirme programını devreye sokmasıyla, gene bir Lale Devri yanılsaması oluşturulabilir ve  bu iktidarın ömrü bir seçim dönemi daha uzayabilirdi.

2011 sonrası ise başka bir dünyaya açılabilirdi. Çünkü iddiası mevcudu korumakla sınırlı iktidarların daha uzun ömürlü olması beklenemezdi. Ama 2011'e kadar AKP anlayışı iktidarın dışında tutulmuş olabilseydi, 2002-2007 dış ekonomik konjonktürünün olumlu etkilerini arkasına alamamış olan bir AKP bugün olduğu ölçüde güçlenememiş ve toplumun üzerine çökememiş olurdu.

AKP'nin muhalefette kaldığı bir ortamda açık bir cumhuriyet ve laiklik düşmanlığı bugün olduğu ölçüde yol katedemez, eğitimde Ortaçağ'a dönüş hamleleri yapılamazdı. Ergenekon vb. davalar açılamaz, TSK'ya operasyon yapılamazdı. 2010 Anayasa referandumu söz konusu olmaz, yargının yürütme (ama daha önemlisi bir otokratik dinci iktidar) tarafından tamamen teslim alınması böylesine ivme kazanmazdı.

Türkiye'nin dış politikası daha geleneksel çizgilerde sürdürülür, Suriye'nin mezhep temelli bölünmesine ve cihatçı şeriatçıların palazlanmasına daha baştan izin verilmezdi. Suriye'de insan kayıpları 500 bine ve mülteci göçü 5,5 milyona dayanmazdı. Türkiye bunun etkilerini yaşamazdı.

IŞİD ve El Kaide/Nusra Türkiye'ye terör eylemlerini sıçratmaya kolayca cesaret edemez, hoşgörü görmez ve bombalı kitle katliamlarının önüne büyük ölçüde geçilmiş olurdu. Bu bağlamda bugün ikinci yıldönümünü esefle andığımız 10 Ekim Ankara katliamı büyük olasılıkla ortaya çıkamazdı. Esad yönetimi güçlü kalsaydı ve Türkiye Suriye'nin bölünmezliğine daha başından sahip çıksaydı, esasen IŞİD ve El Nusra gibi emperyalizmin maşası olan örgütler Suriye'de varlık gösteremezlerdi.

Suriye'de bugünkü düzeyinde varlık gösteremeyecek olan bir başka güç de, PKK'nın PYD yapılanması olurdu. Suriye'de, ABD himayesine girdiği için önlenmesi güçleşmiş bir yapay Kürt devleti oluşumu ortaya çıkmazdı. Dolayısıyla, bugün Suriye'ye sıcak müdahalelere girişen, ama aslında Suriye sınırlarını koruma pozisyonuna gerileyen bir Türkiye manzarası oluşmazdı.

Türkiye'nin doğusu ve güneydoğusunda 2011-14 arasında PKK'nın bölgede silah yığmasına da göz yumulmazdı. Bu nedenle de çatışmaların yol açabileceği insan kaybı, PKK'nın hedek savaşları eylemleri, kentlerin dümdüz edilmesiyle yaşanan mal-mülk kayıpları, tazelenen iç göçler gibi durumlar bu ölçeklerde kesinlikle yaşanmazdı.

ABD'nin casusluk teşkilatı Fethullahçı örgüt, iktidara doğrudan ortak yapılamaz, "kozmik odalara" sokulmazdı. FETÖ'nün yükselmesi bu ölçüde mümkün olmaz veya bir ölçüde beli kırılmış olurdu. Her durumda ABD destekli 15 Temmuz darbe girişimi ortaya çıkamazdı.

Bütün bunların gösterdiği çok şey var; ama biri önemli: AKP türü siyasal İslamcı bir hareketten anti-emperyalist bir anlayış çıkmaz. Dahası, iktidara gelişinden iktidarda tutunma biçimlerine, Ortadoğu politikalarının ağırlıklı bölümlerine kadar, bugüne dek nesnel olarak emperyalizmin dümen suyunda hareket etmiş bir hareketten böyle bir duruş beklenemez.

***

Tarihi spekülasyonu bir yana bırakırsak, siyasal İslam'ın iktidar olduğu bir dönem Türkiye'de belki de yaşanmak zorundaydı ve yaşanacaktı. Böyle bir hesaplaşmadan geçmeden belki de Cumhuriyet yeni (toplumcu) temeller üzerinde konsolide edilemeyecektir.

Ama her şeyi de AKP'nin potansiyeline ve aklına bağlamayalım. AKP'nin kurduğu ittifakları veya kendi amaçları doğrultusunda dönemine göre değişen ittifaklar kurma becerisini (oportünizmini) de gözardı etmeyelim.

Dolayısıyla AKP iktidarı belki de kaçınılmazdı; ama bu denli uzun sürmesi ve bütün kurumları/partileri ezerek güçlenmesi de acaba öyle miydi?

Bu tür bir partinin olağandışılığını, tahripkâr niteliğini, ilk andan farkedebilecek olan bir muhalefet (Meclis dışı da dâhil), farklı muhalefet yöntemleriyle AKP'yi dizginleyemez miydi? Bu sorunun yanıtı "evet" ise, ki bence öyledir, o zaman iğneyi AKP dışına da batırmak gerektiği açıktır. Bugün bile eğitimin ve müfradatının dincileştirilmesine karşı hukuki ve kitlesel bir seferberlik başlatamayan bir anamuhalefet liderliği, AKP'nin sorumluluğuna kısmen ortak olmamakta mıdır?

Cumhuriyet, kendisini kararlılıkla savunabilecek cumhuriyetçi güçlerden yoksun kalmıştır. Bu yoksunluğun ilk izleri 1940'ların ortalarına kadar götürülebilir. Ama en çok ihtiyaç duyulan dönemde, siyasal İslamın iktidar olduğu 21. yüzyılda, bu yoksunluk artık toplumsal gelişmeye telafisi olanaksız damgalar vurmaktadır.

Bugün, kişisel geceğini hatta varoluşunu partisinin ve ülkesinin önüne koymuş bir otokratın, konjonktürel gerilimlerden/ kontrollü gerginliklerden/askeri operasyonlardan medet umduğu bir dönemi yaşıyoruz. Her durumda şimdiden, hâkim sermaye çevreleri açısından taşınması zor bir yük olarak görülmeye başlandığı ve bunun partisinde de yankı bulduğu bir dönemden geçmekteyiz. Gerginlik siyasetinin 2019'a kadar sürdürülmesinin mümkün olup olmadığını, mevzii askeri operasyonlarla da beslenecek kişisel karizmaların da bir sınırı olup olmadığını göreceğiz.

 

ÖNCEKİ YAZILARI