Mehmet Yavuzkan
Kampüs mü yoksa ağıl mı?
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:01 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:01
KENTİN SESİ - BURSA Yazıları
Her 6 Kasım'da olduğu gibi, bu yıl da, üniversitelerde solcu, sosyalist ve yurtsever öğrenciler seslerini birleştirip, AKP'nin elinde giderek medreseye dönüşen üniversitelerin sahipsiz olmadığını haykıracaklar. Seksenli yıllarda YÖK'ün kuruluşuyla başlayan ve AKP iktidarıyla zirveye çıkan üniversitelerin “yokoluş” sürecinde, her zamankinden daha fazla, bu aydınlık seslere ihtiyacımız var.
***
Böyle bir yıldönümünde, hemen hemen diğer tüm üniversitelerin işleyişi hakkında fikir verecek bir oluşumu, düzenin bunu nasıl da becerdiğini anlatmaya çalışacağım. Örneğimiz, Uludağ Üniversitesi.
Bir kent düşünün ki, üniversitesi ülkenin en eski kurumlarından biri olacak ve ancak siz bunu kentin sosyal ve kültürel dokusunda hissedemeyeceksiniz. Neden acaba?
1970 yılında İstanbul Üniversitesine bağlı olarak kurulan Bursa Tıp Fakültesi ile 1974 yılında kurulan Bursa İktisadi ve Sosyal Bilimler Fakültesi'nin ilk binaları kentin içinde bulunuyor az sayıda da olsa, öğrenciler kentin içinde yaşıyor ve kentin tüm olanaklarından yararlanıyormuş.
Sonradan kurulan Görükle Kampüsü'ne iki fakültenin taşınması sonucu, öğrencilerin kent hayatından izole edilme sürecinin yanısıra, kampüsün yanıbaşında eski bir Rum köyü olan Görükle'nin de dönüşümü başlamış. Köyün eski dokusundan kimi görüntüleri yakalasanız da, bugün binlerce konutuyla Görükle, artık bir “yatakhane”!
Bugün Bursa'ya gelen üniversitelilerin ilk tercihi, kentte değil, Görükle'de ev kiralamak oluyor. Görükle'de gezdiğiniz zaman, en fazla göreceğiniz şey, market, emlakçı, tesisatçı, kafeler. Bu yerleşimde, sadece öğrenciler değil, öğretim üyelerinin bir kısmının da oturmaya başladığı düşünülürse, izolasyonun boyutu hakkında size bilgi verebilir. Uyuşturucu kullanımı ve satışının kimler tarafından yapıldığının bilinmesi, birçok evin garsoniyer olarak kullanılması, sabahları orta yaşlı erkeklerin öğrenci evlerinden çıkmaları, faşistlerin güç olmaya çalışması ve artık aleni bir şekilde sokaklarda yaklaşan arabalardaki erkeklerle pazarlık yapan genç kızların görülmesi... Üzülmemek elde değil.
Bir kilometrelik uzaklıktaki kampüse işleyen minibüs hattıyla kampüse giden üniversitelinin, dört yıllık akademik hayatında yaklaşık yirmi km. uzaklıktaki Bursa'ya gittiği gün sayılıdır. Üniversiteli, kampüs ve Görükle'deki “mekanlar” arasında dört yılını tamamlamakta bu “sosyal ve kültürel birikim” ile hayata atılmaktadır! Bir alan çalışması yapılsa, öğrencilerin yılda gittikleri sinema ve tiyatro sayısının, evlerde playstation oynadıkları gece sayısından utanılacak derecede az olduğu saptanabilir. Üniversiteli, genç yaşında ruhen yaşlanmış ve konformist olmaya adaydır. Onun için Bursa'ya gitmek, şehirlerararası yolculuk gibidir.
Uludağ Üniversitesi'nin öğrencileri, bir “ağıl”dan diğerine, Görükle ve kampüse “sıkıştırılıp” ve ikisinin arasında koştur(ul)arak, kentin sosyal ve kültürel dokusundan(!) soyutlanmış Bursa, “huzur kenti” olma özelliğini güya korumuştur! Böylelikle, Uludağ Üniversitesi'nin kenti dönüştürme olanağı bu planla engellenmiştir. Uludağ Üniversitesi, diğer kimi örneklerdeki gibi, Bursa'ya dışsaldır!
Tıpkı “”laikliğin ve Çankaya'nın bekçisi Ahmet Necdet Sezer” benzetmesi gibi, eski rektör Mustafa Yurtkuran döneminde Uludağ Üniversitesi'nin “aydınlanmanın kalesi”(!) olarak da görüldüğünü belirtmeliyim. Çankaya'ya ne olduysa, Uludağ Üniversitesi'ne de o oldu. Kale yıkıldı!
İçinde ve yönetiminde öğrencinin olmadığı “üfürükten kale” olmaz.
“Aydınlanmanın kalesi” diyeceksiniz, kampüste solcu gençlere jandarma terörü uygulayacak kampüsün içindeki yurtlarda faşist teröre ses çıkarmayacak, gece yarısı solcu öğrenciler odalarında alınıp sorguya çekilecek bilimden nasibini almamış, “Abdurrahman Çelebi” akademisyenler ortalıkta dolaşacak gerçek anlamda aydınlanmacı bir eğitim vermeyeceksiniz, öyle mi?
Sorun bakalım, Bursa'daki halka “aydınlanma kalesi”nden haberi olan var mı?
***
Kampüs (yerleşke), tanımı gereği, kent dışındadır. Kelime, İtalyanca campo sözcüğünün değişimi ile ortaya çıkmış ve yaygın olarak kullanılmaya başlanmış üniversitenin merkezini ve alanını gösteren bir kelime olarak şekillenmiş özgün olarak ilk kez, ABD’de 1800'li yıllarda Princeton’da kullanılmış, “kolej veya üniversite binaları arasındaki açıklık olarak” tanımlanmaktadır.
Oldum olası kampüslerden hazzetmem. Benim için tek istisnası var(dı): ODTÜ. Ne zaman bir kampüse gitsem, kendimi yalıtılmış hissederim. Solcu öğrencileri tenzih ederek söylersem, etrafımı “hobbit”ler sarmış gibi oluyor. Yıllar önce, şahit olduğum gibi, Sabancı Üniversitesi'nde network arızalandığında, sanırım iki gündü, dizüstü bilgisayarlarını kullanamayan öğrenciler ne yapacaklarını şaşırmışlar, birbirleriyle iletişim kurmakta zorlanmışlardı. O gün öğrenci olanlar, bugün iş hayatında ve belki de evlenip çocuk sahibi olmuşlardır. Doğrusu, merak etmiyor değilim, nasıl bir hayatlarının olduklarını...
***
Üniversite dediğiniz, kentin içinde ve kent ile birlikte nefes alıp vermeli. Üniversiteli kente, kent(li) üniversiteye yabancı olmamalı. Üniversite, okumaya gelen genci dönüştürmeli. Biliyorum, bunun toplumsal ve maddi bir temelinin olduğunu ve bugün buna ne kadar uzak olduğumuzu... Ancak, olması gerekenleri ve yaşanmışlıkları bilmemiz gerekiyor. Geçen otuz yılda, adım adım, neleri nasıl değiştirdiler zihnimiz bu konuda berrak olmalı.
Bir zamanlar bu ülkede, sağcı aileler çocuklarının üniversiteyi kazanmalarından tedirgin olurlardı. Neden mi? Çocuklarının solcu olmasından korkarlardı! Şaşırtıcı değil mi? Değil, çünkü yaşandı. Şimdi durum tersi!
Yolumuz uzun ve zahmetli. Bunu biliyoruz. Kolaycı değiliz. Gençlerimiz hiç değil.
Memleketine karşı sorumlu üniversiteli gençlerin sahip çıktığı ve emekçi halklarını da arkasına alan gerçek bir halk üniversitesi hayalimizdir. Bu hayalimiz, Sosyalist Türkiye özlemimizden bağımsız değildir.