Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Mehmet Yavuzkan

Futbol ve “kimlik”

Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:09 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:09

KENTİN SESİ - BURSA yazıları

Çocukken sıkı bir Fenerbahçe taraftarıydım. Didi'nin hayranı, Cemil'in hastasıydım! Fenerbahçe yenildiği zaman, hiç kimsenin yanıma yaklaşması mümkün değildi! Çocukluğumun fanatikliğinde Galatasaray ve Beşiktaş'tan sevdiğim oyuncular da vardı. Mahalle maçlarında kaledeysem Yasin, oyundaysam bazen Metin Kurt bazen Sanlı olabiliyordum. “Yahu, sen hiç fanatik olmamışsın ki” sözlerinizi duyar gibiyim.

Futbol ile ilişkimi, tam da seyir zevkini tatmaya başladığım bir spor olması üzerinden kurmaya başlamıştım ki, Trabzonspor çıktı ortaya! Bir de üstüne, futboldan hiç anlamayan babamın “Anadolu İhtilâlcileri” diyerek, fanatik bir Trabzon taraftarı olması şampiyonluk hediyesi olarak, futbolculara gömlek ve kravat göndermesi yok mu? Benim ayarımı bozmuştu! Hatırlayanlar bilir, Nottingham Forest'a benzetiyordum onları. Sonrasında Gordon Milne yönetimindeki kolej takımı Beşiktaş, efsane Milan... İkisini hayranlıkla izlemiştim. Fanatik arkadaşlarım Beşiktaş'ı izlediğim için, ihanetle suçluyorlardı! Ama her daim Barselona ve Liverpool. Bunlar benim asla vazgeçemediklerim...

Bir başka efsane Zico, bende Didi etkisi yapmış Sevilla maçlarında çocukluğuma dönmüştüm. Zico da fazla geldi! Umarım Aykut Kocaman da gelmez. “Para dinlisi” Daum ile hiç işim olmadı!

Benden fanatiklik mi bekliyorsunuz 1988 Avrupa Futbol Şampiyonası Finali'nde Van Basten'in (Hollanda) Dassaev'e (SSCB) attığı akıl dışı golü gönlümden hala çıkarabilmiş değilim! Van Basten'i şimdi bile bir görsem!..

***

Ne zaman tam anlamıyla bu ülkede oynanan futboldan “kopmaya” başladım, biliyor musunuz? Size şaka gibi gelecek ama Ali Şen gibi bir kişinin Fenerbahçe Başkanı olması, hatırlayabildiğim kadarıyla bendeki kırılmanın başlangıcıdır. Futbolcuları “mal gibi” gören Şen bana o kadar itici gelmişti ki... Ona benzeyen Fatih Terim'in egosantrikliği, velhasıl ülkedeki futbolda var olan şike, dopingin yanısıra, kara para, tarikat ve çetelerin de futbola bulaşması böylelikle tribünlerin artık bir daha iflah olmaması... Ne bekleyebilirsiniz ki, böylesi bir camiadan?

Bu memlekette futbolu, daha doğrusu gerçek anlamda sporu ve kardeşliği konuşan var mı? Yöneticisinden oyuncusuna, ülkemiz futbol camiasındaki tüm aktörlerin bu konuda örnek davranışlarını görebiliyor musunuz?

Ne yalan söyleyeyim Galatasaray'ın UEFA başarısından sonra, başta Fatih Terim'in olmak üzere, Türkiye Milli Takımı'nın da uluslararası başarısını istemek içimden hiç mi hiç gelmedi. Her alanda tam boy çürüme ve çöküşün eşiğinde olan ülkemin “başarı”larını istemez olmuştum!

***

Eduardo Galeano, futbol ile tanrı arasındaki benzerliği şöyle açıklar: “Birçok insanın ona inanmasıyla ve entellektüellerin ona kuşkuyla yaklaşmasıyla ölümsüz ve mutlak bir varlık gibidir bu oyun.”

İzninizle yine Galeano'dan (Gölgede ve Güneşte Futbol) uzun bir alıntı yapmak istiyorum:

“Futbolun öyküsü, zevkten zorunluluğa uzanan hüzünlü bir öyküdür. Spor bir sanayi dalına dönüştüğü oranda, iş olsun diye oynandığı zamanki güzelliğinden bir şeyler kaybetmiştir. Günümüzde futbol, işe yaramayan her öğeyi reddetmektedir kar getirmeyen her öğe de, işe yaramaz olarak kabul edilmektedir. Çocukların balonla oynaması gibi, ya da kedinin yün yumağıyla oynaması gibi yetişkin bir insanı bir an çocuk kılan davranışlar kimseyi ilgilendirmiyor artık. Balon kadar hafif bir topla dans eden balet ya da yuvarlanan yumak oynandıklarının farkına varılmadan oynanan saatsiz, hakemsiz ve nedensiz oyunlarla ilgilenen yok. Oyun, oyuncusu az, izleyeni çok bir gösteriye dönüştü. Bu artık seyirlik bir futbol. Bu gösteri günümüzün en kârlı gösterilerinden biri ve artık oynanması için değil, oynanmasının engellenmesi için düzenleniyor. Televizyon, futbolcuları yakından göstermeye başladığından beri, oyuncuların giysileri, baştan aşağıya ticari reklamlar tarafından işgal edildi. Bir futbol yıldızı ayakkabılarının bağlama işini uzatıyorsa bu onun ellerinin beceriksizliğinden değildir olsa olsa cebiyle alâkalı bir kurnazlık vardır işin içinde: Büyük bir olasılıkla Adidas'ın, Nike'ın vb. nin reklamını yapıyordur. Profosyenel sporun teknotratları, futbolu sırf sürata ve güce dayalı, mutluluğa boşvermiş, fantazinin gelişmediği, cüretin yasaklandığı bir spor dalı haline getirdiler. Bereket çok ender de olsa, hala sahalarda kuralların dışına çıkarak, sırf bedensel bir zevk uğruna, yasaklanmış özgürlük serüvenine atılan, rakip takımı, hakemi ve tribünlerdekileri şahlandıran bir yüzsüz çıkıyor.”

***

Bu uzun girişi, Bursaspor'un şampiyonluğuna gölge düşürmek için değil, bu şampiyonluğa babamın Trabzonspor'un şampiyonluğuna (romantikçe) sevinmesi kadar sevinemediğimi belirtmek için yazdım. Şampiyonluk olasılığı belirdiğinden bu yana, Bursa kamuoyunda yazılanları ve verilen demeçlerin tekrar gözden geçirilmesini öneriyorum. Sormam gerekirse,

* Bir kentin yöneticileri, akil toplamı, medyası, kulübü bu sürece nasıl hazırlandı?
* Spor etiği ve toplumsal duyarlılık açısından örnek davranışlar gösterildi mi? Örneğin, D.bakır maçı. (Lütfen, D.bakır'da yaşananları karşı argüman olarak hiç sunmayın. Zaten Bursa'da yaşananlardan sonra oldu) Örneğin Beşiktaş takımına karşı yıllardır sürdürülen ve önlenmesi için hiçbir şey yapılmayan “kan davası”.
* Faruk Çelik, "Ben Trabzonsporlu futbolculara, kaleciye çok güveniyorum. Şenol Güneş'e çok güveniyorum. Kaleci iyi bir kaleci. Geçmişteki maçlarda kalecilerin yüzünden bu duruma geldik. Eskişehirspor ve Ankaragücü maçında yenilen golleri, sıradan bir kaleci hatası olarak değerlendirmiyorum. Bütün Bursalıları incitiyor. Hakkı ile kim şampiyon olacaksa olsun, Bursaspor hakkıyla olmayacaksa olmasın" dediği demecini şampiyonluk sonrası, "Türk Futbolunun şaibe altında kalmaması adına gündeme getirdiğimiz 'Temiz Futbol' uyarıları kimseyi kınamak için değil sadece Türk Futbolunun şaibe şayiası ile kirletilmemesi için verdiğini” söylese de inandırıcı mı?
* Şampiyonluk öncesi, köşe yazılarına egemen olan “İstanbul dükalığı” nasıl bir ruh halinin tezahürüdür? Bir şampiyonluğun hedefi, dükalığın sona erdirilmesi mi yoksa sporun insani gelişime katkısı mı olmalı? Ne olursa olsun kazanmak mı? Yoksa paylaşmak mı? Ne farkımız var o zaman, sözü edilen İstanbul dükalığından?
* Bir şampiyonluk ile Türkiye'de dükalığın sona erdiğini düşünmek ya da hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını söylemek, hangi hezeyanın ürünüdür?
* Bursa Meydan gazetesi yazarlarından Yüksel Baysal'ın dünkü yazısında Bursa Kent Konseyi Genel Sekreteri Tahsin Bulut'un şu sözleri dikkat çekici:

“Birkaç yıl önce Yerel Gündem 21 olarak ‘Kentlilik Bilinci Projesi’ gerçekleştirmiştik. Araştırmalarda ortaya çıkan gerçek şuydu ki, Bursaspor ortak paydayı güçlendirmede çok özel rol oynuyor. Doğu’dan, Güneydoğu’dan, Balkanlardan veya Kafkaslardan gelen birinci veya ikinci kuşak yurttaşlarımız Bursaspor kimliği altında birleşiyor. Ne etnik fark kalıyor ne zengin-fakir ayırımı. Farklı kesimden gelen insanların buluşmasında ve birlik inşasında Bursaspor’un büyük katkısı olacak. Şampiyon olması Bursaspor ortak paydasında buluşanların sayısını arttıracak.”

Tahsin Bulut'a sormak gerek sözlerine tarihsel bir referans vermek isterse, İspanya ve Portekiz'den hangisini seçmek ister? Franco mu yoksa Salazar mı?

Tahsin Bulut'un sözlerinden hareketle, Bursaspor “kimliği”, hangi “birliğin” inşasında harç olacak? Bursa, bir “pilot” kent olarak, nasıl bir “model” olacak? Kasasında parası olmayan bir kulübe, şampiyonluk geliri olarak, kağıt üzerinde ve anında, 50 milyon kaynak aktarımı bu yüzden mi gerçekleşti?

Faruk Çelik, Vali Harput ve kenti yönetenler, geçtiğimiz yıl başlattıkları Bursaspor kampanyasını ve ardından F. Gülen'e yakınlığıyla bilinen Ertuğrul Sağlam'ı takımın başına getirilmesi operasyonunu böyle bir düşünceyle mi yaptılar? Bu düşünce toplumsal hangi kaygının ürünü olabilir?

Tahsin Bulut'u ciddiyete davet ediyorum. Kendisi kent, kentli, kentlileşme, kentlilik bilinci ve bu tanımların “olmazsa olmaz” bileşenleri hakkında bir kez daha düşünmelidir. Sosyolojik tanımlar üzerinden “proje” yapıyorsanız, bilimsel bir ciddiyetle yapacaksınız. Bu kavramları kullanmak ve bunlardan hareketle kimi sonuçlara ulaşmak, elinize sepeti alıp, çarşıya çıkıp, ne varsa doldurmaya benzemez. Sorarlar o zaman, Diyarbakır maçından sonra veya olası bir asker cenazesi geldiğinde Bursa'daki kürt yoksulları rahat yaşıyorlar mı diye. Bursasporlu Çağlar ya da Sönmez ile onların işten attığı Bursasporlu bir emekçi, aynı kimlikte olduğu için işine geri dönebilecek midir? Bunun çözümü Bursasporlu kimlik midir?

Hedef, markalaşmış(!), Bursaspor'lu kimliği(!) olan, tarih(!) ve turizm(!) kenti aynı zamanda toplumsal planda gericiliğin yaygınlaştığı, piyasacılığın tüm vahşetiyle daha da üzerine çöktüğü Bursa mıdır?

Buysa model, İstanbul dükalığının istediği de zaten budur Bursa'da oluşturulan İstanbul karşıtlığı da bir halisünasyondan ibaret olup, dükalığın ekmeğine yağ sürmektir.

Bu modelde emekçiye yer yok. Spor... kardeşlik... paylaşım da palavradır.

Emekçinin dizi, loto, toto ile doldurulmaya çalışılan boş zamanı (o da ne kadarsa) Bursaspor ile tıka basa doldurulacaksa, milyon dolar ya da yuroluk bir “arena”da “timsahlar”ın aslan, kartal ve kanarya ile kapışması bize zevk vermez.

Son sözü Galeano'ya bırakalım:

“Taraftarlar, haftada bir kez evinden kaçar ve stadyumun yolunu tutar. Bayraklar sallanır, kaynana zırıltıları öter, maytaplar atılır, davullar çalınır. (…) Taraftarlar burada yumruklarını sıkar, yutkunur, içine zehir akıtır, şapkasını kemirir, dualar ve lanetler okur. Bir anda gırtlağını yırtarcasına bağırır, pire gibi sıçrar ve yanında “goooolll!” diye bağıran adamlara sarılır.

“Binlerce inananla birlikte, en iyi takımın onlarınki olduğuna, tüm hakemlerin satılmış ve tüm rakiplerin şikeci olduklarına kesinlikle inanır. Bu süreç fanatikliğe doğru evrilir. Fanatik dedikleri tımarhanelik bir taraftardır. Gerçekleri görmezden gelme hastalığı öylesine bir hal almıştır ki sağduyu yok olmuştur. Bu yok oluştan geriye ise, şuursuzca sağa sola saldıran bir öfke yumağı kalmıştır.

Fanatik stadyuma kulubün bayrağına sarılı olarak gelir, yüzü aşık olduğu renklerle boyalıdır. Vurucu, kırıcı, gürültü yapıcı araçlarla yüklüdür hep. Daha yolda gelirken bile gürültü ve hırgür çıkarır.Hiçbir zaman yalnız değildir. Kızgınların safına geçer, o tehlikeli kırkayağa katılır. Aşağılanlar bir anda aşağılayanlar, korkaklar, daha korku salanlar arasına katılırlar. Pazar gününün aşırı yetkinliği, haftanın öbür günlerinin itaat dolu yaşantılarını, isteksiz aşk hayatını, sevilmeyen ya da hiç olmayan iş hayatını unutturur. Bir tek serbest kalan fanatiğin, o tek günde acısını çıkartacağı pek çok şey vardır.

Onun öbür derdi tribünlerdir. Orası onun savaş alanıdır.(ARENA yn.) Rakip takımın varlığı bile onun için kabul edilemez. O iyidir, ve aslında saldırgan değildir, kötüler onu mecbur eder. Her zaman suçlu olan düşmanlar boyunlarının koparılmasını fazlasıyla hak ederler. Fanatik her zaman tetikte olmalıdır çünkü düşman dört bir yanı sarmıştır. Sessiz taraftarlar arasında yerini alır çünkü bunlar her an rakip takımı takdir edebilirler. O zaman da hak ettikleri cezayı bulurlar tabii.”

***

Sahi, Zonguldak'ta işçiler göçük altındayken Bursa'da hala niye şampiyonluk kutlamaları yapılıyor?

İnsanlık... Erdem... Acıyı paylaşma... Öfke duyma...

Gerçek (insani) kimlik, bu acıyı paylaşan, buna öfke duyandır. Alık alık kutlamalara devam eden değil.

[email protected]

Mehmet Yavuzkan 'ın Son Yazıları