Türkiye neden ayar tutmuyor?

23/02/2020 Pazar
Türkiye neden ayar tutmuyor?

Jeopolitik konum.

İmparatorluk mirasını biraz reddedip biraz sahiplenerek aşılmış zorlu bir modernleşme geçidi.

Kapitalist dünyanın Sovyet sınırında durmanın getirdiği yükler.

Bununla beraber, akılcı Sovyet politikasının araladığı kapıları bir tür iç savaş yaşadığı 70'lerde, faşizmin çöreklendiği 80'lerde dahi kullanabilmenin getirdiği olanak ve çelişkiler.

Siyasal yapının evlere şenlik birikim ve çelişkileri…

Bunların hepsini bir ülkeye yüklediğiniz zaman birkaç gün içinde bu kadar çok "gündem" tüketebilen acayip hallerine şaşırmamanız gerekir.
"Kim FETÖ'cü?" tartışmalarıyla başlayıp, “Rusya'yla savaşa girmeyin bak yanlış olur” tartışmalarından Kavala'yı ikinci Amerikalı rahip ya da ikinci Deniz Yücel vakası haline getiren fantastik yargı süreçlerine, burdan bir de "tek adam rejimi" denilen rejimde birden çok kutup arasındaki iktidar mücadelesi hikayelerine açılmasına filan şaşırmamalısınız...
Da...
Da kardeşim, bununla kalmıyor ki!
Bayağı sıcak çatışmaların ucunu gören, bir hafta sonra savaşa girecekmiş gibi çekilen iki ülkenin, bir yandan karşılıklı vizeleri tüm pasaport türleri için kaldırma görüşmelerinde olabilmesi de değil...
Savaşa girmeye hazırlanan Türkiye, her gün ayrı bir "videyoyu", her gün ayrı bir sosyal medya vukuatını konuşuyor. Sanırsın Vaoyomink'in bir şirin kasabasında bir kedi ağaca çıksa da itfaiye gelip onu kurtarsa da akşam yerel kanalda onu seyretsek diyen bir topluluğuz.
Videolar dediğim tabii ki öyle kedi videoları filan da değil. Ciddi, ağır şeyler...
Bunlar için örnek vermeyeceğim, okur müsaade ederse otosansür uygulayacağım.
Bir tanesi kitlesel çocuk istismarının parçası olmamak için.
Bir tanesi muhaliflik yapacağım derken intihar gibi bir başlıkta edebiyat parçalamanın sorumsuzluk olduğunu düşündüğüm için.

Bir tanesi de, “şimdi kıyameti koparmazsak haftaya Antalya’da beş yıldızlı tıp konferansında Thai Masajı senaryosunu dayayacaklar” kaygısındaki ilaç tekelleriyle, her emekçi gibi sömürünün her türlüsünü yaşayan ilaç reprezantları arasında sıkışmak istemediğim için. (Tabii herkesin de bir istiab haddi var!)
Bu arada içimde kalmasın söyleyeyim: Türkiye'nin 2010-2016 arasındaki intihar istatistiklerine BM veritabanından ulaşabilirsiniz. 2016'da kendine zarar verme sonucu ölüm sayısı 1500, daha yüksekçe bir yıl olan 2013'te 1800. Yani "Son 24 saatte 5 kişi intihar etti!" haber başlığınız sizi çok etkiliyor olabilir ama ülkemizde zaten çok uzun süredir günde ortalama 4 kişi intihar ediyor. Bu sayı fazla mı? Sosyal faktörlerin bir kısmı düşünüldüğünde fazla. Sonuçta intiharın dinen yasaklandığı bir ülkede fazla. Üstelik muhtemelen aynı nedenle istatistikler de gerçeği tam yansıtmıyor.
Öte yandan bu sayıyla ilgili yapısal nedenler bakımından pek çok şey söylenebilir, toplumsal dayanışmanın zayıflaması, sağlık hizmetlerinin hem ekonomik hem kültürel nedenlerle ulaşılabilir olmaması (intiharları ‘bunların psikolojisi bozuk’ diyerek karşılayanlar farkında olmayabilir. Psikolojisi bozuk insanlar da bir halk sağlığı sorunudur) vs.
İntiharların yoksulluğa bağlı nedenlerle ARTTIĞI ise -üzgünüm ama- bir saçmalık.

Bütünüyle psikiyatrik temellerine indirgeseniz bile intiharın toplumsal koşullarının olduğu açık elbette...

Ama yoksullaşmanın onlarca göstergesi bas bas bağırarak karşımızda dururken bu kadar ezberden ve boş konuşmamamızda fayda var bence.
Peki ne?
Yani herkesin aklına gelmeyebilir bu soru. Sonuçta yazan niye yazıyor, okuyan niye okuyor belli olmayan bir ülke de olduk. Ama peki ne? Yani bunları niye yazıyorum?
Kardeşlerim.
Kafanızı toplamanız gerekiyor. "Bunların hepsi yapay gündem" ya da "kalkın kardeşim şu yutubun başından" değil bu.
Fakat gerçek şu ki, her gün değişen gündem, bir de ülkenin tam olarak ne kadarının neresinde durduğunu da bilemediğimiz sanal Türkiye'nin gündem "manyaklıklarıyla" birleşince bu ülkede bir şeylerin değişmesini isteyen insanlar için "soğutularak" içilmesi gereken bir çorba yaratıyor.
İşin aslı şu ki, gündemin toparlanabilmesi, kafaların toplanabilmesi biraz da "devrimci kutubun" kendini bağımsız bir güç olarak dayatabilmesiyle bağlantılı.
O her sahne aldığında ülke biraz toparlanıyor, bipolar hallerini biraz aşıyor.
Yani tarihi yükümüz fazla, coğrafi konumumuz "tam süper", buna bir de "orta gelişmişlikte kapitalist ülkenin" eşitsiz gelişen ekonomisinin olanaklarını ekleyince ortaya bu alaturka cümbüş çıkıyor gibi görünüyor ama...
Öyle değil.
Karmaşayı biraz da ağırlık merkezini sola kaydıramamak yaratıyor.