Postmodern karartma geceleri

01/01/2017 Pazar
Postmodern karartma geceleri

Bu yazı 30 Aralık Cuma günü için Perşembe gecesi yazılmıştı. İstanbul’da postmodern elektrik kesintilerinin henüz başladığı bir gündü. Örneklerini çokça görmemize güvenerek kesintiler hakkındaki değerlendirmemi ezbere yazdığımı itiraf etmek durumundayım: Dağıtım şebekesine özelleştirme peşkeşlerinden birinde sahip olmuş dağıtım şirketleri “havadan para kazanıyoruz. Arada üç beş kuruş yatırım yapalım da ‘elektrik dağıtımını da yüzlerine gözlerine bulaştırdılar’ demesinler” demediklerinden rüzgar estiğinde şebekenin bir yerleri patlıyor. Yıllardır yaşadığımız bir şey.

Bunu bilerek, bir soL Portal yazarının hiç yapmaması gereken şeyi yapıp dağıtım özelleştirmelerindeki skandala işaret eden bir yazıyı ezberden yazdım.

Yazdım ama ertesi sabah “acaba” diyerek zıplamam da kaçınılmaz oldu. Geceden asılmış olan yazıyı sabah erken bir saatte geri çektim çünkü skandal yine özelleştirmelere, yine piyasacılığa bağlıydı ama anlaşılan o ki, dağıtım şebekelerine yatırım yapılmaması, adam gibi bakımının yapılmaması bu sefer tali kalıyordu.

Okurlara ve soL Portal emekçilerine özür borçluyum.

“Yazdığınız yazıyı niye sildiniz” soruları doğal olarak ortaya çıktı. Zaten bir açıklama yapmak durumundaydım.

Geri çekilen ve bu sırada “yakalanan” yazının yayınlanmasından başka çare yok.

Şunu da ekleyeyim; “faturanın dağıtım şirketlerine kesilmesi yanlış oldu” gibi bir sonuç sakın çıkmasın. Enerji politikaları, satın alma, üretim, dağıtım unsurlarının bütünü içinde dev bir saçmalık var ortada. soL Portal habercilerinin bu konudaki yayınlarını izliyor olmalısınız zaten.

Bir de şu postmodern kesinti meselesi gerçekten çok hoş değil mi?

“Modern zamanlarda” ampüller göz kırpar, yavaaşça düşen voltajla birlikte çevrede bir “frevv” sesi gelir (hani Nâzım’ın müthiş grev eğretilemesindeki gibi: Drran/drrrn/drrran.../Tiki taka frev... ) ceryan kesilirdi.

Postmodern kesintide, daha çok darbeler halinde gelen bir kararma yaşanıyor. Asıl “postmodern” durum ise kesintinin kapsamında. Sokağın bir bir yanı bir kesiliyor, bir karşı yanı.

Fener alayı diyesim var, Osmanlıya da pek yakışıyor.

Biz “yahu önünü arkasını tam tartmadan yazdık ama mesele dağıtım şirketinden ibaret değil

galiba” diyerek yazı çekeduralım, gelmişiz 21. yüzyıla memleketin en mega megapolünde, lazer şov kıvamında elektrik kesintileri yaşanıyor.

Velhasıl, 8 saat yayında kaldıktan sonra sessiz sedasız silip yenisini koyduğumuz yazıyı olduğu gibi ve açıkça yayınlamak sadece bir namus meselesi de değil artık.

Yahu neden utanalım.

Dağıtım şirketine bir, ulusal “şebekeye” iki!

 

Savaşta değiliz. Hava karardığında perdelerimizi iyice bir çekip, ışıklarımızı söndürerek bombardıman uçaklarına kerteriz vermemek gibi dertlerimiz yok.

Tamam bazı noktalara (gece ya da gündüz fark etmiyor) düşen roketler var.

Bu roketlere karşı karartmadan çok boşaltma uyguluyoruz. “Sınıra yakın mahlelerdeki halk ya pencereden uzak dursun, ya da tercihan başka bir mahledeki akrabalarının yanına gitsin” diyen vali ve kaymakamlarımız sayesinde karartmıyor, boşaltıyoruz.

Yine de abartılacak bir şey yok. Sonuçta savaşta değiliz.

Ama şöyle sert esen bir rüzgar, sert bir yağmur sonrasında en baba metropolümüzün en merkezi semtlerinde karartmaya gidiyoruz.

Sirenler çalmaya başlayınca tek bir fener olsun yanık kalmayacak şekilde tüm ışıklar karartılır, tekrar sirenler çalınca açılırmış.

Şimdi durum farklı, ne zaman karartırız, ne zaman açarız belli de değil.

Otomatik!

Kararıyor.

İsterseniz “ne zaman açacağız kardeş” demek için 186’yı arıyorsunuz.

O da çok enteresan, 186 “artık görüşmek istemeyen sevgili”yi aratan “tripler” atıyor. Meşgule düşürme deseniz değil hat bozuk deseniz o da değil.

Elektrik arızanın “küyerel” adresini telesekretere bağlayıp basit bir “bilsem söylerim heralde yaani” cümlesi dahi yerleştirmiyorlar.

Memleketin bu en fiyakalı megapolünün, en fiyakalı semtlerinde rüzgarın işaretiyle elektrik kesiliyor, kesinti hakkında bilgi almak isteyenler 186’nın çalışmadığını görüyor, çağımız bilgi çağı, şak açıyor interneti, ŞubuDaş’ın internet sitesine tıklıyor. Eh tıklıyor ve elektrikçinin internet sitesinin de çalışmadığını görüyor.

Hoş olan tarafı şu ki, kimse “eyvah bu sefer iş ciddi” demiyor. Hatta bu komploculuğu ata sporu bellemiş ülkede “Putin bu sefer kesin çok kızdı. Kesti doğalgazı. Çevrim santralleri de durdu heral” diyen de çıkmıyor.

Ama mesela “bunca yıldan sonra şu takunyalı takımının memleketi getirdiği hale bak” diyoruz.

“Bu beceriksizlikle bir de ülkeyi savaşa sokuyor bunlar, yandık ki ne yandık” diyoruz.

Doğruya doğru. Gerçekten tam bir sefalet.

Yalnız bir eksiklik var.

Bu çok mikro düzeyde pek alışmış davrandığımız “dağıtım şirketi cevap bile vermiyor” durumu ile “bu hükümetle mi savaşa gireceğiz biz” durumu arasında bir başka alan var.

Özelleştirmelerle, “devletin işi üretmek mi, devletin işi elektrik dağıtmak mı” diye diye atılan adımların sonunda faturalarına “bakım ücreti” kalemini güzelce koyan ama ilk rüzgarda su koyveren “dağıtım şirketleri”ne peşkeş çekildik. Tesisler, satış hakları vs değil. Vatandaş olarak biz peşkeş çekildik. “Kazı dilediğin gibi yolabilirsin. Hatta duruma göre bağırtabilirsin” denildi onlara ve onlar da işlerini yapmaya koyuldular.

Şu takunyalı takımından kurtulduğumuzda bir de bu acı gerçekle yüzleşeceğiz belli ki.

“Tamam iş bilmezleri yolcu ettik, öğle ve ikindi namazında seccadesine koşan beceriksizlerden kurtulduk. İyi de niye biz hala üşüyoruz” diyebiliriz mesela.

O zaman anlayacağız göreceğiz.

“Yok öyle işin ortasında mescide gidiyorum hikayeleri. Oturup işinizi yapın” demekle kalmayıp, “yok öyle bedavadan ev halkının boğazına sarılmak. Tesisata gereken bakımı yapmıyorsan, elektrik faturalarını da sen kesemezsin” diyecek bir iktidar olmadan düze çıkamayacağımızı anlayacağız.

Karartma öyle sona erecek.