Mehmet Erdemli
Arkadaşını söyle...
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:54 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:54
Mehmet Erdemli'nin “Arkadaşını söyle...” başlıklı yazısı 16 Nisan 2013 Salı tarihli soL Gazetesi'nde yayımlanmıştır.
Bu kadar kızdıracak ne yaptı diye sorulabilir. Emekçi düşmanı ekonomik/sosyal politikalarını anımsatmak aslında bu tür bir soruya verilecek tek yanıttır ama dileyene daha fazlası da sunulabilir. Margaret Thatcher, ortak insanlık vicdanının olumlu bulduğu her şeyin karşısında olan kötü biriydi öncelikle. Bu kesin.
Sevdiği ya da nefret ettiği figürlere bakarak bunu anlayabilir insan. Örneğin, ülkesindeki siyahların özgürlüğü için ömrünü veren, şu anda da, bu mücadelesinden ötürü büyük saygı gören Nelson Mandela’ya hep bir terörist gözüyle baktı Thatcher. Bu görüşünü hiç ama hiç değiştirmediği biliniyor. Eğer, Şili’nin faşist lideri Pinochet ölmeseydi, mutlaka bu kadının cenaze törenine davet edilecekti. Çünkü Margaret ile Agusto, çok ama çok sıkı dosttular. İspanyol Savcı Baltazar Garzon’un, uluslararası hukuku harekete geçirerek, o sırada bulunduğu Londra’da tutuklattığında, Pinochet, eski Başbakan Thatcher’in misafiriydi. Ona kefil olduğunu açıkladığını hatırlarım. Pinochet’ye ilişkin ortak bir nefret vardı malum, haklı nedenleri de olan bir nefret. Ama Thatcher için bunun bir önemi yoktu. Pinochet’in, ülkesindeki komünistleri yok etmesi onu sevmesi için yeterliydi. Mandela’yı sevmedi ama onun mücadele ettiği Güney Afrika’nın ırkçı beyaz rejiminin Cumhurbaşkanı F.W. de Clerk’in yakın dostuydu. Cenaze törenine katılacaklar arasında baş davetlilerden biri de bu adamdır.
Yani, Margaret Thatcher için kamu vicdanında mahkum edilmiş olmanın pek bir önemi yoktu. O, akıl almaz bir nefret duyduğu komünistlere, ülkelerinin özgürlük mücadelelerinde yer alanlara karşı olan herkesi çok sevdi. Herhalde Gorbacov’un da, Thatcher’in sevdiği tek Rus olmasının nedeni adıgeçenin de sosyalizm düşmanlığıydı. Dünyanın gelmiş geçmiş en gerici kurumunun başı olan tüm katolik papaları, ülkesinin resmi mezhebi Anglikan oduğu halde sevmesinin nedeni de bu kurumun tüm özgürlüklere karşı olmasındaki kararlılıktı. Eşitlik, hem dini hem de doğal olarak savunulması, uygulanması doğru olmayan bir kavramdı Margaret Thatcher’e göre.
Yani, kötü olmayı, kötünün yanında bulunmayı kendisi seçtiği için, “iyi insanlar” ölümüne elbette üzülmediler. Asla haklının, zayıfın yanında yer almadı. Hep üst sınıfları sevdi. Onların verdiği en küçük bir paye bile çok önemliydi. Kendi ülkelerinde bile nefretle karşılanan liderlerin dostu olmasındaki tutumu, aslında ikiyüzlülük yapmadığı için takdire değer. Çünkü bunu hiç saklamadı. Onlarla arasında ortak bir “değer” olduğunu bildiği için bu tutumunu böylesine ilkesel bir temele oturttu. Sosyalizme karşı olan her kişi, onun dostuydu.
Dolayısıyla Margaret Thatcher’a yönelik nefret, sadece uyguladığı politikalarıyla değil, “insani değerler” açısından bir hayli tartışmalı olan tutumlarıyla ilgiliydi.
“Kötüler cehennemi”nin en itibarlı sakini olacağına kuşkum yok bu yüzden.