Başkan ne derse o

08/02/2013 Cuma
Başkan ne derse o

Kadir Sev'in ”Başkan ne derse o” başlıklı yazısı 08 Şubat 2013 Cuma tarihli soL Gazetesi'nde yayımlanmıştır.

Kapitalizm, kentleri dönüştürerek kendini kurtarmaya çalışıyor. Bunun için de kentlerin sermayenin sofrasına sunulmasını engelleyen bütün unsurları yok etmek zorunda.

AKP, önceki gün Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na bir öneri verdi. Bu metinde Yargıtay ve Danıştay’ın kaldırılarak, bütün üyelerini başkanın doğrudan ya da dolaylı seçeceği bir Temyiz Mahkemesi kurulması öngörülüyor. Anayasa Mahkemesi de yeniden yapılandırılıyor.
Bundan böyle başkan ne derse o olacak…

Başkanın, “bir fani olarak” kendi adına bir şey istemesi elbette söz konusu değil. Asıl baki olan sermaye adına isteyecek! Ama sermayenin her isteği demokrasi oyunu içinde gerçekleştirilemiyor. Devletin otoriterleşmesi gerekiyor ve AKP komisyona verdiği metinle bu konudaki iradesini bir kez daha ortaya koydu.

Kentlerin sermayeye açılması süreci dilediği hızla yürümüyor. Sözgelimi 2006 yılından bu yana bir türlü Ankara Dikmen Vadisi’ne 20-30 katlı yapılar dikilemedi. Kentsel dönüşüm kapsamına aldılar olmadı, yargıdan döndü. Bakanlar Kurulu Kararı çıkararak riskli alan saydılar. “Riskli alan” yıkılma tehlikesi olduğu anlamına gelmiyor. 6306 sayılı Yasa, “ekonomik ömrünü tamamlamış” olanları da riskli yapı olarak tanımlıyor. Sermayenin çıkarına olmayan her şey risk taşıyor. Bunun gibi binlerce örnek verilebilir.

Kentlerin planlanması sürecinde gecikmeler yaşanıyor. Konut sektörü yıllardır durgunluk içinde. Yeni konut alanları açılması, eskilerinin yıkılıp yeniden yapılması ve daha da önemlisi, bunların satılabileceği kaynak ve pazar yaratılması gerekiyor. Artan rekabet ve azalan kâr marjları nedeniyle inşaat şirketlerinin “risk iştahları”nın arttığı belirtiliyor. Beylerin risk iştahları, bir biçimde köreltilmeli.

Durgunluğa çözüm için banka kredilerinde iyileştirmeler yapılıyor. Olmazsa kentsel dönüşüm yasalarıyla zorla satma yöntemleri deneniyor. 6306 sayılı Yasa’yla kentsel dönüşüm yasasına bir kardeş geldi. Eskiden bütün kat maliklerinin onayı gerekirken, bir kişinin başvurusuyla bile riskli yapı kararı alınabilmesinin yolu açıldı. Bu olanağın, konut sektörü için büyük bir fırsat olduğunu söylüyorlar.

Bu arada dış piyasa da ihmal edilmedi. Toprak satılması için aranan karşılıklılık ilkesi kaldırıldı. Arap sermayesinden medet umuluyor. Epeyce de başarılı oldukları söyleniyor. Çok talep varmış. Öylesine ki, toptancı indirimi yapıp sürümden kazanıyorlarmış. Bizim 1.000 liraya alabileceğimiz yeri onlar 750 liraya alabiliyormuş.

İnşaat sektörünün savaşlardan da beklentisi var. Libya pazarının yeniden açılması gündemdeymiş. Kuzey Irak’ta zaten büyük yatırımlar var. Suriye için ise Esad’ın gitmesi bekleniyormuş. Bütün bunlar benim yorumum değil, inşaat/konut sektörünün CEO’ları söylüyor. Sıranın İran’a ne zaman geleceğini de sormak gerek. Nasıl olsa tüyo almışlardır.

Konut sektörü, yalnızca inşaatlardan para kazanılması anlamına gelmiyor. Kentler, büyük eğlence alışveriş ve spor merkezleri gibi yapılarla tüketici merkezlerine dönüştürülüyor. Bir karış toprak göremiyorsunuz. Kent meydanı diye bir kavram kalmadı. Sermayeye büyük olanaklar sunuluyor.

Kentlerin sıkışık merkezlerinden kurtulmak isteyen zenginler için de kentlerin yakın çeperlerinde rüya kentler oluşturuluyor. Yaşayanların istekleri dışında kimsenin giremeyeceği bu tür siteler prestij merkezleri olarak da anlam taşıyor. Yani istediğiniz kadar hava atabiliyorsunuz. Reklamlarına bakılırsa, bırakın yüzme havuzları ve spor merkezlerini ve başka yaşam alanlarını, İstanbul Boğazı dekorunda yaşayabilecekleriniz bile var.

Yoksulların, on yıllardır, yüzyıllardır yaşadıkları evlerine, mahallelerine el konuluyor. Bu alanlar arsa pazarına kazandırılıyor ve birileri bu işten akıl almaz paralar kazanıyor. Yoksullar ise TOKİ bloklarına (sosyal konut da deniyor) yerleştiriliyorlar. Yeni alanlarında kültürel alışkanlıklarını sürdürmeleri için hiçbir şey düşünülmemiş. Komşuluk, yardımlaşma, dayanışma gibi sosyal ilişkilerinden ve doğadan uzaklaştırılıyorlar. Birbirleriyle ilişki kurabilecekleri, imeceyle erişte kesecekleri, düğünlerini yapabilecekleri ortak alanları ya da çamaşırlarını asacakları, erzaklarını koyabilecekleri depoları bile yok. Kalan ömürlerini beton hücreler içinde geçirmek zorunda bırakılıyorlar.

Sağlıksız yaşam koşulları ve bu mahallelerdeki suç potansiyelinin yüksek oluşu, haklı olduklarını gösteren bir kanıtmış gibi sunuluyor ve düşman sayılarak başka yerlere sürülüyorlar. Söylenenlerin belki bir bölümü doğru ama bu doğruları, çözüm getirmek amacıyla söylemiyorlar. Oysa sorun, yoksul, geleceksiz ve umarsız olmaktan kaynaklanıyor.

Kapitalizm bütün insanların değil, parası olanların mutluluğunu hedeflediği için yoksulluk sorun edilmiyor.