İzzettin Önder
Alternatif bir ekonomik model mümkün
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 01:13 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 01:13
“Neoliberal politikalar” adı altında emperyalizm uygulamalarının dünyaya dayatıldığı ve uygulamaya geçildiği dönemde, iktisat yazınına girmiş olan “TINA” sahte sözcüğü, 1980’lerde İngiltere’de başbakanlık görevini yürüten “Demir Lady” Margaret Thatcher’in ortaya attığı “Alternatif Yok” sloganının İngilizcesindeki kelimelerin baş harflerinden oluşmuştur. O dönemde hatta hâlâ da yaygınlığını koruyan bu ifade, toplumsal algılamayı denetleme aracı ve sloganı olarak Türkiye’de de sıkça kullanılmıştır.
Geçtiğimiz hafta sonu, adeta Thatcher’in TINA sloganına yanıt olarak, Özgür Üniversite tarafından “Alternatif Bir Ekonomik Model Mümkün” konulu iki günlük çalıştay düzenlendi. Programda, dört ayrı panelde 16 konuşmacı bu konuyu çeşitli yönlerinden irdeleyerek, Türkiye özelinde enine boyuna tartıştı. Gerek konuşmacıların sunumlarında, gerekse konuşmacılara yöneltilen sorularda çok değerli görüşler ve politika önerileri sergilendi. İleride raporlarının basılacağı çalıştayın, böylece toplumun büyük kesimine yayılarak çok değerli katkılar yaptığını düşünüyorum. Tüm çalıştay konularını, kısa olarak da olsa, burada özetlemek olanaklı olmadığından, sadece bazı noktalara değineceğim.
Tartışılan konulardan biri, belki de sistem tartışmalarında en ilginç olanı, insanın oluşturduğu sistemin, daha sonraları doğayı ve bizzat insanı nasıl esir aldığı konusu etrafında cereyan etti. “İnsan-sistem-doğa ve insan” zinciri şeklinde özetlenebilecek etkileşimin dünyamızı her gün biraz daha telafisi olanaksız sona doğru ilerlettiği belirtildi. İnsanın kendi aklı ve mahareti ile oluşturduğu sistemin doğayı tahrip ettiği gibi, insanı da esir alarak, kendi hakimiyetini kurmaya yöneldiği belirtildi. Frankfurt Okulu konularına benzer eleştiriler gündeme getirilerek, sistemin ne denli doğa ve insan düşmanı olduğu vurgulandı. Ne çare ki, böylesi korkunç bir tehlike yakın olarak görüldüğü halde, ne bilim dünyasında ne de siyaset arenasında içimize ferahlık salacak bir öneri ya da uygulama aracı geliştirilmektedir!
Tartışılan diğer bir konu da, bir zamanların tarım ülkesi olmakla övünen ülkemizin giderek ciddi tarım ürünü ithalatçısı durumuna düşmüş olmasıdır. Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde bütçelerde “Konya Ovasını Sulama Projesi” yer almışken, günümüzde emperyalizmin müşterek projesi aldatmacası altında “Tarıma Doğrudan Destek” uygulaması ile zaten oldukça düşük verimle çalışan tarım kesiminde üretime ciddi darbe vurulmuştur. Genetiği değiştirilmiş tohumluklara esir olmanın da bir emperyalist araç olduğu vurgulandı. Orman konusunda da ciddi tahribatla karşı karşıya gelmiş olan ülkemizde, 2010 ile 2012 arasında yok edilen orman alanı neredeyse Kayseri kenti büyüklüğünde olduğu belirtildi. Dünyada yaşanan iklim değişikliğine paralel olarak ülkemizde girişilmiş olan orman katliamı ciddi iklim değişikliklerine yol açacaktır. Dünyasal iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek bölgenin Akdeniz havzası olacağı göz önünde bulundurulduğunda, her ne sebeple olursa olsun orman tahribatının ülkemize yönelik ne büyük bir katliam olduğu düşünülmeye değer diğer bir konudur. Aynı şekilde akarsular üzerinde yürütülen politikanın da yerüstü ve yeraltı suların yataklarını değiştirdiği ölçüde bölgesel doğa ve estetik tahribata yol açacağı açıktır. Yürütülen programlara göre yakın gelecekte 72 ilde 1.012 kadar HES tahribatının yaşanacağı çalıştayda ifade edildi.
Toplantıda alternatif bir ekonomik modelin bulunduğu üzerinde ittifak sağlanmış olmakla beraber, hangi yollardan bunun inşa edileceği de tartışma konusu edildi. Bu konudaki görüşler, biraz keskin hatlarla söylemek gerekirse, iki uçta toplandı. Bir uçta tarihsel koşulların olgunlaşmadığı dönemde alternatif dönüşümün oldukça zor, hatta olanaksız olduğu görüşü yer aldı. Bu bağlamda, özellikle ülkemizde mevcut hakim kırsal yapı ve kapitalizmin çeşitli manevralarının ani dönüşüme olanak vermediği tartışıldı. Diğer uçta yer alan görüşte ise içinden geçtiğimiz karanlık günlerde, doğanın ve insanın yok olmaya yüz tutmuş olmasının, koşulların olgunlaşması tarihsel sürecinin en önemli delilini oluşturduğu, dolayısıyla, alternatif sistem ve değişim arayışlarının sürdürülmesinin yararlı, hatta gerekli olduğu savunuldu.
Sistem alternatifi üzerinde düşünürken başlangıç noktasının insan olduğundan hareketle, insanların algılama konularının irdelenmesi ve iktidarın gücü karşısında mücadele hamlesine yönelmeye itebilecek dinamiklerin araştırılarak, açığa çıkarılmasının gerekliliğinin tartışıldığı toplantıda konunun iktisat alanında değil, sosyoloji ve sosyal psikoloji alanları içinde kaldığı vurgulandı. Buna rağmen, umutsuzluğa kapılmadan yol alınması gerektiği belirtildi.