İzzettin Önder
12 Ocak kalkışı
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:48 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:48
İzzettin Önder’in “12 Ocak kalkışı” başlıklı yazısı 14 Ocak 2013 Pazartesi tarihli soL Gazetesi'nde yayımlanmıştır.
12 Ocak Cumartesi günü Ankara’da öğretim üyeleri ve bazı meslek kuruluşlarının Türkiye’yi karanlığa sürükleme girişimine karşı yapmış olduğu tepki yürüyüşü umarım sonucuna ulaşacaktır, daha doğrusu hareketi sonuca ulaştırmak zorundayız. Yanlış yola giren iktidarlar için bu ne büyük bir şans ki, ülkenin önemli bir bölümü bir konuda yapılan ya da yapılmak üzere olan yanlışlık hakkında siyasi karar vericilere bir mesaj veriyordu. Umuyorum, iktidar bu güçlü kalkışa kulağını kapamasa ve yapması gerekenler üzerinde daha bir basiretle düşünmeye yönelse. Zira Ankara yürüyüşü salt ne güç gösterisi, ne de iktidar eylemine karşı basit bir kalkıştı, bu yürüyüş Türkiye’nin sürüklenmeye çalışıldığı ve dönüşü çok zor olabilecek derin karanlığı yırtma yürüyüşü idi. Bu nedenle, umarım siyasiler bu uyarışa kulak kabartır!
Siyasal erkin eğitim alanında şimdiye dek yaptığı uygulamaya baktığımızda, dileklerimizin sonuçlarından pek umutvar olamıyoruz. Eğitim bir ulusun çok temel yapı taşıdır. Eğitim salt bir okuma yazma işi, hatta göstermelik okuma-yazma seferberliği işi de değildir. Eğitim denen etkili silah, öyle kullanılabilir ki, “böylesi cehalet ancak eğitimle mümkündür” özdeyişini dahi haklı kılabilir. soL gazete okuyucularının hatırlayacağı üzere, değerli meslektaşım Sinan Sönmez’in geçtiğimiz Cumartesi günkü yazısında anlattığı gibi, Sanayi ve Teknoloji Bakanı’nın fizik, kimya vb gibi piyasa talebi olmayan bazı temel bilimler fakültelerinin kapatılması gerektiği yönündeki sözlerinin (hem de böyle bir bakanlık koltuğunu işgal eden bir bakan bunu yapıyor!) cehalet mi hıyanet mi olarak değerlendirilmesi gerektiği konusunda kafam hayli karışık, doğrusu!
4+4+4 sistemi ve içeriği, yapıcıları açısından böyle bir cehalet sonucu itibariyle de, ünlü eğitimci Apple’in dediği gibi, “bir neslin cehalete sürüklenmesi, gelecek neslin cehaletini dahi anlayamayacak karanlığa sürüklenmesi” gerçeğinin acı yansımasıdır. Böyle gerileştirici eğitime karşı çıkmak, aynı zamanda, dinciliğe ve gericiliğe de karşı çıkmaktır. Bu sistemin amacı çağdaş bilgi ve teknikle donatılmış, özgür ve eleştirel kafalı gençler yetiştirmekten çok, bazı tekniklerle donatılmış, fakat düşünme yetisinden yoksun robotlar yetiştirmektir. Böyle bir robot, emirlere karşı eleştirel itiraz geliştiremeden, görevini yapar. Cahil siyasetçilerin, kendilerinin de farkında olmadan, sıkça kullandıkları, “insanlar kendilerine vazife olmayan işlere karışmasın” iması böyle eleştiri kabul etmeyen baskıcı anlayışın komutudur.
Üniversite, en üst düzeyli objektif araştırma ve eleştirel eğitim organıdır. Araştırma ve eğitimin olmazsa olmaz koşulu özerkliktir. YÖK yasa tasarısında, sap ile samanın bir araya koyulup, anlamsız ve tutarsız çokluk içinde, belki de kasten, özün kaçırıldığı ikinci maddesinde belirtilen, “Yükseköğretim akademik ve bilimsel özgürlük, kurumsal özerklik, çeşitlilik, şeffaflık, hesap verebilirlik, katılımcılık, rekabet ve kalite ilkeleri esas alınarak planlanır, programlanır ve düzenlenir” şeklindeki temel ilkeler, üniversite ile alay etmek ve toplumu kandırmaktan öte bir anlam ifade etmemektedir.
Böylece, YÖK yasa tasarısı, meşum 1981 YÖK uygulamasında derin yara almış olan üniversite kavramı ve üniversite özerkliği üzerinde daha yoğun bir baskı aracı getirmeyi amaçlamaktadır. Bir ülkenin siyaset organının ülke üniversitesine böyle bir hainliği yapabilmesi ancak misyonerlik işi olabilir. Zira bu tasarı ile üniversite, emperyalizmin ülkeye zihinsel kanaldan girme aracına dönüştürülmektedir. Üniversite yönetiminin bir yandan siyasi odaklara, diğer yandan da sermaye çevrelerine eskiye göre çok daha sıkı bağlı ve bağımlı hale getirilmesi, ne üniversitenin, ne de ülkenin hayrınadır. 1981 YÖK uygulamasının tam olarak çökertemediği üniversite, bu tasarı ile tam anlamıyla teslim alınmak istenmektedir. İşte gerek Boğaziçi, gerek son ODTÜ direnişleri, görünüşte başka sebepler de olsa, özde böylesi boğulma algılamasına karşı verilmiş haklı tepkilerdir. Basiretli siyasetçinin bunu algılaması gerekirken, reel siyasetçinin kuruma ve öğretim üyelerine çatması salt öfke ile açıklanabilecek bir densizlik olamaz.
Türkiye, siyasilerin büyük bir inatla sürüklemeye yeltendiği karanlık ufuklara yönelmeyecektir. Üniversiteler bu karanlık gidişe karşı çıkacaktır. Artık iş başa düşmüştür. Ankara yürüyüşü, temsili demokrasi ajanlarının kendilerine devredilen yetkiyi üniversite ve insanlık hayrına kullanamadıklarını haykıran doğrudan demokrasinin sesidir. Bu sesi yükseltirken, bazı ilkelerinin de benimsenmesi kaçınılmazdır. Bunlardan birincisi, tüm demokratların, aralarında ufak ya da büyük hiçbir fark gözetmeden, üniversiteyi ve ülkeyi karanlığa sürükleyen emperyalizm hizmetkârlarına karşı tek vücut olarak bir araya gelmeleri gereğidir. İkincisi de, AKP tüm kurumlara saldırırken, bazı kurumsal zaaflardan istifade etmektedir. Üniversite adına konuşmak gerekirse, üniversiteler iktidar ile ilişkilerini gözden geçirmek, iktidardan uzak durmak zorundadır. Üniversite öğretim elemanlarının siyasi görüş taşımaları doğaldır, ancak kurum olarak üniversitenin reel siyaset kurumunun yanında, daha da vahimi, emrinde olması kesinlikle kabul edilemez. Her üniversite açılışında başbakanı ya da herhangi bir siyasetçiyi şeref konuğu yapma (bunu nereden hak ediyor ki!) ve bol keseden fahri doktora dağıtma yanlışlığına kesinlikle son verilmelidir. 12 Ocak kalkışını bir başlangıç yapıp, başarıya dek sürdürülmesi elzemdir!