Ergi Deniz Özsoy
Uzay yolu
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 01:05 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 01:05
Yıllar önce çocukluğumuzun en güzel zamanlarında, eskimeyen bilim kurgu şaheserini, çok güzel Türkçe ismiyle Uzay Yolu’nu tek kanallı televizyonlarımızda her hafta büyük bir heyecanla izlerdik.
Uzay Yolu’nun çoğu kez enfes nitelikteki bölümlerinin hikayelerinde, insana karanlık bir çaresizlikle karışık dünyadan kopmuşluk hissi veren dekorlarında ve olağanüstü karakterlerinde, Joseph Campell’in deyişiyle, insanın geçmişinin dipsiz kuyusundan gelen bir şeyler vardır. Konularının hemen tamamı yeryüzü dışında, uzayın derinliklerinde geçse de, felsefi, toplumsal ve tarihsel göndermeleri üzerinden ileri bir zamanda cereyan eden insanlık dramı bulunur bu dizide. Belki de, Uzay Yolu’nun bugün basit kaçan dekorlarının ve efektlerinin oyuncuların üzerinden yarattığı düşsel etki, insanın derinliğindeki “psikotik çekirdeğe” dokunmasıdır.
Yeryüzünden ışık hızıyla ölçülen mesafelerdeki gizemli diyarların dost ya da düşman sakinlerinin insana bir şekilde benzemesi uzaylı varlıkların çok farklı gözükseler de yine bilateral simetri gösteren vücut planlarının bulunması, hırs, öfke ve aşklarının hayli insansı niteliği aslında insanın kendine biçtiği tarihsel rolün yansımasıdır.
Kopernik dünyası, yerküreyi evrenin merkezi olmaktan çıkardığı büyük devrimle birlikte, Hırıstiyan teolojisine insan merkezli bir kapıyı da aralamaktaydı.Tamam, insan dünyanın evrenin merkezinde yer aldığı sahnede bir yaratılış mucizesi olma vasfını yitirmişti ancak sonsuz kudrete sahip Yaratıcı elbette evreni de insana eşit veya ondan üstün zeki varlıklarla donatmıştı.Dolayısıyla, dünyanın sadece Güneş etrafında dönen gezegenlerden biri olmasının ima ettiği evrenin sınırsızlığı, yaratıcı kudretin sınırsızlığı anlamına geldiğinden, temelinde bir şekilde insanın yattığı sınırsız yaratılış mucizelerini de evrene yayılmış olarak bulmak mümkündü.
Fontenelle’nin “Meskun Dünyaların Çokluğu”nda, 19. yüzyılın sonlarından 20. yüzyılın ilk çeyreğine dek tüm hızıyla sürmüş olan Mars’ta su kanalları bulma çabasında, Uzay Yolu’nda ve NASA’nın büyük meblağlar harcadığı SETI’ye değin tüm dünya dışı varlık tasvirlerindeki temel motif, sonuç itibarıyla bu büyük dinsel uyarlanımdan ve insanın derindeki mitos psikolojisinin mirasından kaynaklanıyor gibidir.
Stephen Jay Gould’un “Wonderful Life”ında çok güzel bir tespit vardır: Popüler ve hatta akademik algıya hakim tüm evrim ağaçlarının tamamında, tepesinde insanın yer aldığı koni biçimli bir topoloji resmedilir. Şempanzeden itibaren insansı fosil türlerin giderek ayağa kalktığı zincirin son halkasında iki ayağı üstünde taçlanmış insan türü vardır. Ortak bir kökten dallanan, daha karmaşık ve çalımsı yoğunlukta bir evrimsel ilişkiler yumağı ile resmedilen evrimsel tarih bile tamamıyla doğru değildir.
Jay Gould’un ve pek çok paleontoloğun gösterdiği gibi, çoğunlukla bilateral (vücudun aynı parçaları sergileyen iki özdeş alana ayrıldığı) vücut planı sergileyen yeryüzü canlı varlıklar toplamı aslında kökeni 600 milyon yıl kadar önceye dayanan bir çeşitlilik darboğazından geriye kalanları yansıtmaktadır. Günümüzün tüm canlıları geçmişe göre yüksek bir türsel çeşitlilik büyük oranda -dönemin canlıları açısından- rastlantısal bir şekilde gerçekleşen kitlesel yokoluşlardan sağ çıkmış birkaç vücut planının zengin versiyonlarıdır.Teybi geriye sarsak, yani tüm canlılığı derin geçmişinin ilk çeşitlilik repartuvarından tekrar başlatsak bile bildiğimiz canlıların ve elbette insanın da yeniden ortaya çıkma ihtimali imkansıza yakındır.
Kimbilir, Mars’ta avare avare dolaşırken yanı başından geçtiğiniz eciş bücüş taş parçası aslında size selam vermekte, selamını doğal olarak almadığınız için de birazdan kafanıza düşmeyi planlamaktadır.