Ergi Deniz Özsoy
Universitas facultatum
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 01:04 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 01:04
Üniversite deyince farklı bilimsel alanların temsil edildiği fakülteler bünyesinde evrensel bilginin üretildiği ve düşünce özgürlüğünün taçlandığı yerlerin akla gelmesi son derece doğal gibidir. Ancak bu algının üniversitenin tarihi açısından süreklilik arz etmeyen, modern zamanların bir kavramlaştırması olduğunu söylemeliyiz. Rashdall Hastings’in Orta Çağ Avrupa’sında üniversitelerin oluşumunu izah eden muazzam eserinde gösterdiği gibi, evrensel bilgi üreten yerler manasında bir universitas facultatum’un izlerine başlangıç itibarıyla rastlamak imkansızdır. Aslında üniversite sözcüğünün Orta çağlardaki yaygın anlamı, her biri kategorik olarak fazla ayrışmamış farklı konulara vakıf veya ortak çıkarlar için lonca tipi bir örgütlenme ile biraraya gelmiş insan yığınıdır. Ancak geçen bin yıl elbette evrensel bilgi yerleşkeleri şeklindeki üniversite imgesini bugünkü anlamına kavuşturmuştur ve bu sancılı tarihsel gelişimin yaratttığı muazam bir birikim bulunur. Öte yandan, günümüzdeki üniversite dünyasının kendi dışındaki iktisadi, sınıfsal ve iktidar olma saiklerinden bağımsız olduğunu düşünmek de aşırı iyimserliktir. Üniversite bildiğimiz dünyanın fazlasıyla aynasıdır. Sözde “akademik kurul” toplantılarında üniversitenin “kendine has hedefini” “realize etmek” için ”vizyonu” ve “misyonu”nu tanımlaması aslında üniversitelerin tektipleşmiş, iyi yönetilmesi arzulanan şirket kılıfına sokulduklarının basit birer göstergeleridir.
Yurtta ve dünyadaki günümüz üniversitelerinin büyük bir kısmı, akademisyenlerinin proje yürütme, proje akışını sağlamanın koşuluna dönüşmüş yayın yapma, “teknokent” acayipliği ile şirket kurup daha çok para kazanma işleri etrafında toplandığı basit birer menfaat kurumları haline gelmiştir ve unutmayalım ki bu halden akademisyenlerin çoğu hiç de rahatsız değildir. Richard Lewontin “Soğuk Savaş ve Üniversite” adlı eserdeki bölümünde, İkinci Dünya Savaşı ertesinde, açgözlülüğün ve toplumsal sorumsuzluğun Ayn Randvari ivmesiyle akademinin nasıl yükseldiğini anlatır. Sanıldığının aksine, Soğuk Savaş döneminde akademinin geniş manasıyla daha askeri nitelikli projelere odaklanması Amerikan hükümetlerinin baskısının bir sonucu değildir: Bu yöndeki projeler ile daha çok kaynak bulan, iktidarını ve otoritesini böylece daha çok tahkim edeceğinin farkına varan akademisyenlerin tercihidir söz konusu olan. Tüm dünyada genel kabul gören bu türden “kârlı” ortaklıklar ile akademya modern zamanların yeni ruhban sınıfına dönüşmüştür dense, yeridir. Özgür düşünce ve bilgi üretimine yabancılaşmış, hakikatin cesurca telaffuz edilmesinden şaşmayan bir etik düsturunun ötesine düşmüş akademiye ilk karşı çıkış 1968’te olmuştur. Jacques Monod’un Fransız polisinin yaraladığı öğrenciyi omuzladığı fotoğrafın izi belleklerimizde hâlâ tazeliğini korumaktadır. Ancak 1968’in yitirilen pek çok kazanımı gibi, akademinin kemikleşmiş iktidar algısının kırılmasının yarattığı cesaret ve özgür duruş da günümüz üniversitelerine hakim değildir.
Dünyanın kalanında-elbette iktidar olmanın kırmızı çizgilerine dokunmadığınız takdirde-üniversiter bir geleneğin Orta Çağ manasından hâlâ uzak olduğunu hâlâ söyleyebilsek de memleket açısından durum çok vahimdir. Rektörlerin dönem iktidarlarının keyfiyetine göre atandıklarının ertesi günü kendilerini yarı tanrı kabul etmeleri, üniversite yönetimine değişik uzaklıkta, çeşitli geometrik haller içinde menfaaten seyreden akademisyenlerin, dünyanın diğer üniversitelerinde basit birer yönetimsel alanlar olan rektörlükleri “makam” olarak çağırmaları, memleket üniversitelerinin sıradan rutinleridir. “Darbeler bahane iktidar şahane” desek, fazla mı abartmış oluruz?