Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Burak Gürbüz

Burak Gürbüz

Walter Lippmann Konferansı’nın günümüzde düşündürdükleri

Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:35 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:35

26 – 30 Ağustos 1938 yılında, ikinci dünya savaşı hemen öncesi iktisatçı Lippmann’ın “La Cité Libre” (Özgür Kent) adlı kitabından yola çıkarak Paris’te düzenlenen bir konferansın tutanaklarından bahsedeceğiz. (Kaynak: Travaux du Centre International d’Etudes pour la Rénovation du Libéralisme “Le Colloque Walter Lippmann”, Paris, Librairie Medicis, 1938)

Bu konferansa o zamanın önemli Liberal iktisatçıları davet ediliyor. İçlerinde en fazla bilinenleri sayarsak von Hayek, von Mises, Aron’u söyleyebiliriz. Bir de Türkiye’den Rüstow var. O da Nazi Almanya’sından kaçıp Türkiye’ye sığınıp İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesinde yıllarca ders vermiş biri. Toplantıya katılan diğer ünlülere gelince Karl Polanyi’nin ağabeyi Michael Polanyi, De Gaulle’ün danışmanlığını yapacak olan Jacques Rueff ve Hayek’den sonra Sociéte de Mont Pellerin’in başkanlığını yapmış olan Wilhelm Röpke var. Bahsettiğimiz kuruluş Avusturya ekolünden iktisatçıların temsil edildiği bir yer. Konferansın içeriği savaşa doğru hızlı adımlarla giden Avrupa’nın sorunlarına çare bulmak üzerine. Bu toplantının iktisadi ve sosyal düşüncede ki önemi, günümüz neo-liberal siyasetin ilk tohumlarını atmasıdır. Aslında o zamanki krize çözüm olarak nasıl bir liberalizm lazım geldiğini tartışmaktadırlar. Fakat ondan daha önce bu topluluğun en temel özelliği merkezi planlamaya karşı çıkmasıdır. Bu bağlamda onlar için Nazi Almanyası ile SSCB arasında hiçbir fark yoktur. Her ikisi de merkezi yönetimle idare edilen totaliter rejimlerdir. Fakat buna mukabil Manchester liberalizmi diye adlandırdıkları “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” yaklaşımı da onlar için sakıncalıdır. Sadece iktisadi faydacılığa dayalı bu anlayış katılımcılara göre içinde birçok yetersizlikleri de beraberinde taşımaktadır. Bunlardan ilki liberalizmi regüle edebilme araçlarından yoksun oluşudur. Mesela kapitalizmdeki artan rekabetçilik firmaların kendi aralarında birleşmelerine sebep olmuş ve kapitalizmde tekelciliğin gelişmesinin önünü açmıştır. İkincisi ise yine kapitalizmde merkezi yönetimlerin öneminin artmasına sebep olmuştur. Bu durum da zaman içerisinde liberalizmin totaliter rejimlere savrulmasına neden olmuştur. O zaman buradaki iktisatçıların üzerinde durdukları konu liberalizmin muhteviyatını bozmadan onu yönetebilmenin yolunu aramaktır. Fakat bu liberalizmden farklı bir paradigma olmayacaktır. Onun içindir ki isminin liberalizm olarak kalmasından rahatsız değillerdir. Bir anlamda gerçek liberalizmi inşa ettiklerini düşünmektedirler. Ve bu üzerinde düşündükleri yeniden yapılanmış eski sistemin en temel bileşkeni anti-kamucu olmasıdır. Liberalizmi planlama ve merkezi otoriteye dayalı siyasetin dışlamasına yönelik yeniden tanımlarlar. Fakat burada üzerinde durulması gereken iki nokta vardır: birincisi artık “yeni” liberalizm tamamen kamucu anlayış ve sosyal devlet ile köprülerini atmıştır. İkincisi de aynı zamanda beraberinde “kendi” devletini, yani kendi merkezi yönetimini yaratabilmeye soyunmuştur. Aslında bahsedilen kongre ve o kongreye katılanlar, iktisadi ve sosyal düşüncenin en sağ tarafında kalmış, iktisat okulları tarafından “marjinalize” edilmiş gibi gözükse de temelde öyle değildir. Önce fikirleri Thatcher ve Reagan ile birlikte iktidara gelmiş, daha sonra da günümüz neo-liberal siyasetin temelini oluşturmuştur. Bugün AB, IMF ve DB krizdeki merkez ve çevre ülkelere tavsiye ettiği iktisadi ve siyasal önlemlerin çoğu Lippmann’ın Mises’in Hayek’in öğretileriyle bire bir örtüşmektedir.

Peki, yeni liberalizm bir taraftan planlamacı merkezi otoriteye karşı gelirken öte yandan nasıl oluyor da kendi devletini ve dolayısıyla kendi merkezi otoritesini kurabiliyor? Bu soruya cevap vermeden önce neo-liberalizmin merkezi yapılanmasından bahsedelim. İlk olarak neo-liberalizmin yönetim biçimini tanımlamaya çalışırsak, ilgili bölgenin meslek odaları, kalkınma ajansları, STK’lar, üniversiteler, şirketler gibi ekonomi aktörlerinin şeffaflık ve işbirliği adına bir araya toplamayı amaç edinmiştir. Bu yaklaşım iktisadi anlamda o bölgenin verimliliğini arttırmaya yöneliktir. Aynı zamanda bu durum yeni kazanç kapıları arayışıdır da. Bunun içinde herkes bu bölgesel, yerel büyük pazardan kendine göre bir yarar sağlayacaktır. Oysa merkezi planlamacı sistemlerde adam kayırmacılık olacaktır. Siyasal erke yakın olanlar uzak olanlara nazaran daha fazla devletten yardım göreceklerdir. Mesela 1970’lerdeki ithal ikameci sanayileşmenin eleştirileri arasında en fazla sistemin siyasallaşma kaygısı yatmaktadır. Merkezi otorite ekonomi yönetimine kendi siyasal tercihlerini yansıtacaktır ve bu durum ekonomik aktörler arasındaki eşitliliği bozacaktır. Oysa günümüzdeki yeni yönetişim modellerine baktığımızda yani yeni liberalizmin yeniden devleti yapılandırmasına baktığımızda belki herkesin pazara katılımı nedeniyle “sözde” bir eşitlik sağlanmış olsa da tüm ekonomik aktörler siyasi erk’lere eskisinden çok daha fazla bağlanmıştır. Eskiden yani merkezi planlama döneminde siyasal erke muhalefet edenler varken, yeni bölgesel, yerel pazarlarda hükümetin ekonomik aktörlerle yürüttüğü işbirliği adına, şeffaflık adına, muhalefet tamamen bastırılmaktadır. Kısacası herkesin içinde kendini bulduğu koca pazar anlayışı bir anlamda siyasal erke karşı toplumsal muhalefetin bittiği bir alandır da. Çünkü kaygılar sadece iktisadidir ve çözümleri de yine iktisadidir. Üstelik o çözümler yerel piyasaların koordinatlarını sağlayan, o bölge pazarının gelişmesini denetleyen hükümet üyelerinin istek ve arzularından bağımsız olamazlar. Bu durum bugünkü batı demokrasilerinin içinde bulunduğu krizin bir nedenidir. Toplumsal muhalefetin gelişememesinin de bir nedenidir. Evet, emekçinin o yerel pazarlarda hükümet ile sermaye arasında oluşan işbirliği içinde yeri yoktur ama o da daha önceki yazılarımızdan bahsettiğimiz üzere, kredi piyasalarına bağlandırılarak yönetilmektedir. Dolayısıyla çalışanın da kaygıları siyasetten daha çok iktisadidir. Yani işçinin aldığı krediyi ne koşulda olursa olsun geri ödemesidir önemli olan. Çünkü bu şekilde bankadan yeni krediler bulabilecektir. Emekçi ile kredi pazarları arasındaki ilişki de tıpkı iyi yönetişim modellerinde olduğu gibi şeffaflık ve işbirliği üzerine kurguludur. Kurallar bellidir, sonuçlar bellidir ve bunları sorgulamayan herkese her türlü destek sağlanır.

Son olarak yazıyı Lippmann kongresinden bir tartışma ile bitirelim. Prof. Rueff liberalizmin 30’lu yıllarda iflas etmesinin bir nedeninin de hükümet üyelerinin yeterince bilgili olmadığını söyler ve bir çeşit seçkin yöneticiler sistemi önerir. Rueff’in amacı sistemi düzeltmektir, onu krizlerden etkilenmez sağlam hale getirmektir. Onun için kusursuz hale getirmenin yolunun seçkinci yönetimler olduğunu söyler. Bir diğer liberal olan Profesör Castillejo ise sistemin kusursuzlaştırılmasına karşı çıkar ve aşağı yukarı şöyle der: “Bırakınız öyle kalsın. Bakanların (siyasal yöneticilerin) salaklıkları olmasa demokrasi gelişemez”. Yukarıdaki sözün Castillejo adlı bir libertaryenden gelmesi kendi düşünce ufkumuza hiçbir katkı sunmuyor belki ama günümüz liberalizmin yeniden yapılandırılması hakkında düşünmemize vesile oluyor. Günümüzde seçkinciliğin siyasetçiden çok piyasa yöneticilerinden çıkması piyasayı kusursuz hale getiriyor. Bu durum iyi yöneticinin sistemdeki önemini arttırıp kötü siyasetçinin rolünü azaltıyor ve sonuç olarak demokrasi gelişemiyor. Belki bugünkü krizleri bu şekilde de okuyabiliriz.

Burak Gürbüz 'ın Son Yazıları