Burak Gürbüz
Walter Lippmann konferansı’nın günümüzde düşündürdükleri (2)
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:37 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:37
Lippmann’ın 1938 konferansında söyledikleri aslında üstü kapalı da olsa bir liberalizm eleştirisidir. Böyle bir eleştiriye soyunmanın en önemli nedeni konferansa katılan neo-liberallerin demokrasinin düşmanı olarak gördükleri o zamanın üç ideolojisidir. Bunlardan ilki SSCB ve komünizmdir. İkincisi Nazi Almanya’sı ve Nasyonal Sosyalizmdir. Son olarak ta Mussolini İtalya’sı ve Faşizmdir. Yeni liberallere göre üç ideolojinin ortak yanları güçlü bir merkezi otoriteye sahip olması ve toplumsal baskı uygulamasıdır.
Fakat Lippmann’ın SSCB’ye yönelik eleştirisi ile Nazizm ve Faşizme yönelik sistem eleştirileri içerik bakımından farklıdır. Her ne kadar komünizmi faşizmle eş değer tutup ikisini de totaliter rejimler olması nedeniyle eleştirse de, aslında liberalizm tarifini, Hayek, Misses vs.. ile yeniden düşünmesine vesile olan en önemli sebep 1930’lı yıllarda Avrupa’da yükselen faşizmdir. Nedenine gelince faşizm komünizmden farklı olarak hür teşebbüse inanmaktadır. Özel mülkiyet ile bir sorunu olmamaktadır. Rekabete dayalı serbest piyasa ekonomisini reddetmemektedir. Kapitalist sermaye birikimi süreci Nazi Almanya’sında da, Faşist İtalya’da da tüm hızıyla devam etmektedir. Uygulamalarından bazı sapmalar olsa da, örneğin tekelcilik gibi, yine de faşizm liberalizme özünde ihanet etmemektedir. Üstelik 19’uncu yüzyılda liberalizmin otoriter versiyonlarını Tocqueville’in Cezayir Raporlarında, Malthus’ün Sosyal Darwinizm’inde bildiğimiz gibi, en vahşi uygulamalarını da 19’ncu yüzyıl Avrupa toplumsal mücadeleler tarihinde görmekteyiz. Dolayısıyla hem liberal kuramcıların hem de onu uygulayan siyasetçilerin özellikle kapitalist sermaye birikimi süreci sekteye uğradığı zamanlar en otoriter eğilimleri sergilediklerini bilmekteyiz. Bu bağlamda Lippman ve diğerlerini rahatsız eden olgunun liberalizmin gerekli olduğu zamanlar ortaya çıkan otoriter yüzünün, 1929 kapitalist krizinden sonra süreklilik hali alıp totaliter bir sisteme bürünmesi meselesidir.
Burada Lippmann ve Hayek’in SSCB’nin adını o zamanki faşist ülkelerle beraber kullanmasında ki en önemli sebep bu kişilerin anti-komünist olmasından kaynaklanmaktadır, yoksa onlarda bilmektedirler ki, SSCB ve diğer sosyalist ülkelerde yeni-liberalizme giden yolda bir dönüşüm en azından o dönem için mümkün değildir. Ama aynı şey o dönemin Faşist İtalya’sı ve Nazi Almanya’sı için öyle değildir. Bu ülkeler yeniden kendi çizgilerine doğru dönüşebilirler ve Lippman konferansı’da bunun içindir.
Peki, neden konferansa katılanlar 19’uncu yüzyıl liberalizmi ile mesafe almaktadır? Aslında 19’uncu yüzyıl liberalizmi terimi kendilerine aittir ve bu anlamda kendi liberalizmleri ile farklılaştırmak için kullanmaktadır. Lippmann’ın, Hayek’in, Misses’in meselesi liberalizm ile değildir onun uygulaması ile ilgilidir. Dolayısıyla 19’ncu yüzyılın özel mülkiyete dayalı, rekabetçi, emek sömürüsüne dayalı sermaye birikimi süreçlerini hiçbir şekilde sorgulamamaktadırlar. Sorguladıkları konu 19’uncu yüzyıldaki tüm bu değerlerin sistemik bir temele oturamamasıdır. Bunun içindir ki, sistem her seferinde kriz yaratmaktadır ve her seferinde siyaset sermaye lehine uygulamaları devreye sokarak sistemi yeniden regüle etme ihtiyacı duymaktadır. Kapitalizmdeki bu sürekli kaos durumu sistemdeki totaliter eğilimlerin artmasına neden olmuştur. Dolayısıyla artık liberalizmi sadece “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” temeli üzerine kurulmuş muğlak bir serbest ticaret sisteminden kurtarıp onu faşizme alternatif olarak bir ideoloji üzerine oturtmak lazım gelmektedir. O zamana kadar liberalizm serbestlikten yanadır fakat her seferinde sermaye aleyhine işleyen toplumsal olaylarda geriye dönük uygulamaları da içinde barındırmaktadır. Burada ki çalkantılı süreçleri tetikleyen ana unsurlar emekçilerin sermaye düzenine karşı muhalefetidir. Bunun içindir ki, Molinari, Friedman, Hayek gibi yazarlar emekçilerin serbestçe örgütlenmesine her zaman karşı çıkmışlardır.
Örneğin hepsi işçi sendikalarını serbest ekonomi önünde bir engel olarak görmüşlerdir. O zaman öyle bir şey yapılmalıdır ki, hem emekçilerin serbestçe örgütlenmesi devam etsin hem de bu gelişim sermaye birikimi sürecini kesintiye uğratmasın. O zaman sisteme muhalefet edenlerin, muhalefet etme sebeplerini değiştirmek lazım gelmektedir. Bunun da zorla olmayacağını bildiklerinden serbest piyasa mantığını siyasete sokmakla mümkün olabileceğini düşünürler. Bir başka değişle eğer toplumsal muhalefeti öyle ya da böyle kontrol eden siyasetin alanını daraltıp yerine iktisadi değerleri ön plana alan bir anlayışı sisteme dahil ederlerse, sistemi büyük ölçüde kontrol etmeleri mümkün olacaktır. Bu durum aynı zamanda liberalizmi 1789’un ulus devletçi, merkezi yapı etkisinden kurtarmaktadır. Çünkü jakoben devlet yapısı her ne kadar sermayenin çıkarlarını korusa da toplumsal muhalefete de siyaset içinde yer açabilmektedir. Eski sitem sendikaların, diğer işçi örgütlerinin kurulmasına izin vermekte ve onlara burjuva demokrasisi içinde kısıtlı da olsa yer açabilmektedir. 1938 yılındaki konferansta konuşulanlar Sovyet bloğunu çökmesiyle beraber dünyada etkisi gittikçe artan neo-liberal politikaların temelini oluşturmuştur. Günümüzdeki neo-liberal siyaset 1789’un “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” retoriğine karşıdır ve yerine piyasa’nın “kazan-kazan” mantığını tercih etmektedir. Ulus-devlet modelinde toplumsal mücadeleler özgürlük, eşitlik ve kardeşlik temelinde olacağı için sisteme topyekun muhalefet şekline kolayca dönüşebilmektedir. Oysa toplumun yeni siyaset alanı siyasal erk ile iktisadi aktörlerin işbirliği çerçevesinde yeniden tanımlanmaktadır. Alanın kontrolü ise polisten çok rekabete ve sömürüye dayalı iktisadi verimlilik üzerine kurulmaktadır. Eğer iktisadi aktörleri memnun etmeyip kaybedip, alan dışında muhalefet etmeyi seçersen o zaman polis ile karşılaşacaksındır. Orası illegal siyaset alanıdır, yani aslında siyasetin yapıldığı alandır. Yeniden dizayn edilen siyaset alanı insanların tercihi ve faydaya göre tanımlanmıştır. Eğer bunu baştan kabul edersen hem siyasal ve iktisadi aktörler kazanacaktır hem “sen” kazanacaksındır. Mesela eskiden kamunun faaliyetleri olan ama şimdi daha fazla derneklerin, vakıfların denetiminde olan eğitim ve sağlığa yönelik yardımlar, fakirlere yönelik faaliyetleri, dershaneleri bunun içinde görebiliriz.
Özel veya veya çeşitli vakıfların eğitim ve sağlık kuruluşlarını buna örnek verebiliriz. Ya da toprak rantları ve diğer şehir rantlarını (değnekçilik, inşaat, oto yıkama, otobüs, taksi hatları vs…) yine bu kazan-kazan modeli içinde düşünebiliriz. Yukarıdaki örnekler işin arz kısmıdır, talep kısmı ise o hizmetlerden yararlanmak için bankalara borçlanacak olan ve daha fazla çalışmak zorunda kalacak olan biz tüketicilerdir. Kişiye, insana yönelik siyaset anlayışı, doğal olarak sınıf mücadelelerini zayıflatmaktadır. Üstelik toplumsal sınıf kavramına ağır darbe indirmektedir. Özelleştirmeler ve anti-kamuculuk propagandası bu gelişmeyi daha da pekiştirmektedir. Onun için 1938 konferansında söz alan Prof. Baudin aşağı yukarı (tam kelime kelimesine bir tercüme değil) şöyle demektedir: “Liberalizmin aşırı uçları bir tarafta anarşizm ise öbür yanda müdahalecilikle beraber devletçiliktir. O zaman liberalizm kelimesini bir tarafa koyup bireyciliği kullanalım”. Gerçi Baudin’in şikayeti 1789 sayesinde kontrolden çıkmış bir liberalizmdir. Onu kontrol etmekle uğraşmayıp ve 1789 ile uğraşmayı bırakıp bireyciliği ön plana alalım der. Fikirleri kongrede kabul görmeyecektir, çünkü kongre tersine geri çekilmeyi değil, liberalizmi sosyalizme karşı iktisat temelli siyasal bir model olarak güçlendirmeyi seçecektir. Bunu daha sonra günümüzde başaracaktır.