Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Burak Gürbüz

Burak Gürbüz

Türkiyemizde Demokrasi Hayırlara Vesile Olur İnşallah BURAK GÜRBÜZ

Yayın Tarihi: 07.05.2021 , 23:35 Güncelleme Tarihi: 07.05.2021 , 23:35

Günümüzde demokrasiden anlaşılan özgürlük ve piyasacılıktır. Bu iki kavramı, Türkiye'de bu hafta içinde yaşananları da göz önünde bulundurarak geçen yazımıza göre biraz daha açalım. ABD patentli Yeni Dünya Düzenindeki (YDD) amaç, ulusal ve uluslararası sermayenin önündeki tüm engelleri kaldırmaktır. Bunlar arasında iş gücünü esnekleştirip kuralsızlaştıran ve böylece emek sömürüsünü kurallaştıran, iş gücünün azami ölçüde piyasalaştırılmasıdır. Bu yeni bir şey değildir eskiden de var olan bir durumdur. Fakat günümüzde ki en önemli farkı, sermayenin bu sürece sol çevreleri de dâhil etmesidir. Piyasacılık, esneklik, işbirliği, uzlaşı kimi sol çevrelerin sıkça benimseyerek kullandığı terimlerden bazılarıdır. Türkiye'de özel üniversiteleri savunan, emeklilik yaşını 65'e çıkarılmasını isteyen kimi solcular vardır. Uluslararası sermayenin YDD çerçevesinde Türkiye gibi az gelişmiş ülkelerde tomurcuklandırmaya çalıştığı yeni sol siyasetin içindeki piyasacılık, tanımı meçhul "özgürlük", demokrasinin vazgeçilmez parçaları olarak topluma sunulmaktadır. Bir çeşit "siyaset piyasası" diyebileceğimiz bu pazarda yer almanın ön koşulu sermaye ile uzlaşı sağlamaktan geçmektedir. YDD'nin belirlediği bu yeni demokrasi tanımında işçi sendikaları basit bir sivil toplum örgütü haline dönüştürülüp siyaset piyasasında fazla rağbet görmemektedir. Bu pazarın talep tarafında demokrasi tanımının piyasacılık ve özgürlükten geçtiğini peşinen kabul eden, kendini sağda ve solda gören siyasi oluşumlar yer almaktadır. Aslında merkez kapitalist ülkelerde de aynı süreç işlemektedir. Örneğin Fransa'da sağcı Sarkozy'nin göstermelik demokrat tavırlarına, insan hakları söylemlerine birçok Fransız solcusu tav olmuştur. Sebebi ise çok basittir: bu kesimlerin emeğe, sömürüye, sosyal sınıfların varlığına gittikçe daha fazla burun kıvırarak geldikleri nokta, demokrasi sözcülüğünden başka ellerinde hiçbir şey kalmama noktasıdır. Bu durumda sağa kıvrılmak, liberal kıvama girmek elzem olacaktır onlar için. Bu sürece Türkiye'den çok örnek verilebilir. Tekrar Türkiye'ye ve konumuza dönersek, uluslararası sermaye çevrelerinin görsel ve yazılı basınıyla yeniden formatlamaya çalıştığı sol muhalefetin, tabu yıkmak adına bir özgürlük perspektifi içinde olması, projeler, konferanslar, medya'da konuşmalar vs... biçiminde piyasa içinde yer alması gerekmektedir. Burada "yıkılan tabu nedir?" diyecek olursak en önemli payı kamuculuk alacaktır. Özgürlüğün tanımının kamu karşıtı olması ve sol adına "siyaset piyasasına" son günlerin moda deyimiyle "servis edilmesi" üniversite gençliği ve genç akademisyenler arasında oldukça rağbet görmektedir. Yeni solculukta, demokrasi için bir siyaset pazarı olması gerekir ve burada arz ve talep edilen her türlü tarihsel, toplumsal süreçten koparılıp paketlenmiş "sosyal metalar" vardır. Bu "mallar"dan birer tane veya ikişer tane satın aldığınızda ABD güdümlü uluslararası sermaye size bir de "Ergenekon" verecektir. Siyaset piyasasında toplumsal süreçlerden arınmış olarak duran ve satın alınıp çabuk tüketilen mallar, toplumsal mücadelelerde çabuk doyuma ulaşılmasını sağlamaktadır. Bu siyasi tüketim kalıpları içerisinde Ergenekon çetesi olayı, piyasa solcuları tarafından çok kolay ve çabuk yutulan bir lokma olacaktır. Çünkü arkasında demokrasi düşmanı kötü kalpli paşalar, Akp'yi eleştiren gazeteci yazarlar, ulusalcı "karanlık" akademisyen ve siyasetçiler vardır. Tüm bu sayılan kişilerin bir çete ile bağlantısı olup olmadığı, neredeyse bir yıla yakın bir zamandır iddianame hazırlanmadığı için bilinmemektedir. Fakat bu "karanlık" olduğu iddia edilen kişilerin bulundukları mevki, çalıştıkları kurum, benimsemiş oldukları siyasi fikirler sol "siyaset pazarında" makbul görülmeyen "mallar" olarak raflarda yerini almaktadır. Bu tür bir yaklaşım Türkiye'deki siyasetin çerçevesini de çizmektedir. O zaman "özgürlük, demokrasi, 12 Eylül, ilk tutuklanan paşalar" kendi içinde bir anlam taşımadan, sadece topluma dönük bir söylem, bir mesaj haline dönüşmektedir. Zaten artık "siyaset pazarında" farklı mallar servis edilmektedir: darbe karşıtı olmak, 12 Eylül'e karşı çıkmak falan gibi. Örneğin siz bir tane "12 Eylül'e karşı çıkmak", bir tane de "paşaların gözaltına alınması Türk demokrasisi için çok önemlidir" alırsanız, demokrasiye doyacaksınız, özgür olup uçacaksınızdır. Artık Ergenekon davasına destek veren ABD'de, AB'de sizin vazgeçilmezleriniz arasına girecek, "onlar olmasaydı halimiz haraptı" diyeceksinizdir.

Zaten arzu edilen de budur, sermayenin istediği de budur. Sermaye basiti sever. Demokrasinin dar tanımı olan halk egemenliği tanımını sever. Bu sayede güçlü bir iktidar ve doyuma ulaşmış bir muhalefet sever. Karşısında güçlü örgütlü sol siyasal partiler ve sendikalar yerine, "siyaset pazarından bir demet sivil toplum kuruluşları" görmek ister. Sermaye her zaman demokratik açılımları destekler, insan haklarına da, işçi haklarıyla karıştırmamak şartıyla, her zaman saygılıdır. Dolayısıyla yeri geldiğinde "kendisine saygılı" sol muhalefeti de destekler.
Yukarıda söylenenleri Ergenekon davası ile ilişkilendirmek gerekirse, ilk söylenecek olan şey davanın içeriğinden sapmış bir durumda gözükmesidir. İçinde birbirleriyle siyasi bağlantısının mümkün olamayacak olan insanlar içeriye alınıp sonra da serbest bırakılmaktadır. Bazıları telefonda devlet büyüklerine karşı küfürlü konuştuğu için gözaltına alınmaktadır. Burada telefonları dinleyen kişi veya kişiler "hem suçlu hem güçlü" dür. Sebepsiz yere gözaltına alınıp serbest bırakılan gazeteci-yazarlar neden liberal yazar-çizer takımında hiç tepki almamaktadır? sorusuna verilecek en güzel cevap şöyle olur: çünkü onların Cumhuriyet karşıtı ılımlı İslam yanlısı siyasal misyonları devam etmektedir de ondan. Onun için Ergenekon davası bulunmaz bir nimettir. Çünkü içinde her türlü kişinin, görüşün bulunduğu yamalı bir bohça gibidir. Akp karşıtı bir tutum izleyenlere torbadan "ülkücüler" de çıkabilir, "TİT"ciler de çıkabilir... Böylece her gün pazara "dokunanı yakan" siyasi mallar arz edilebilecektir: bir gün "paşa", öbür gün "ülkücü mafya", daha öbürsü gün "devlet memuru" olacaktır. Amaç telaşlananları "ben bunların hiçbiri olamam" diyenleri kendi sol Taraflarına çekmektir. Amaç daha önceden söylendiği gibi hükümetin tüm yerli yabancı destekçileriyle beraber sol muhalefeti ılımlı İslam'la, sermaye ile piyasa ile barışık bir şekilde formatlamaktır. Bu yazıda söylenecek son söz kalıyor o zaman: Türkiye'miz de demokrasi hayırlara vesile olur inşallah, bir de AB'ye üyelik müzakerelerindeki çeptirler açılıp kapanır maşallah!.

Burak Gürbüz 'ın Son Yazıları