Burak Gürbüz
Türkiye ve Fransa’dan seçim manzaraları ve siyaset
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:21 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:21
Türkiye’de 2 Haziran milletvekili genel seçimlerine günler kalırken, Fransa’da iki turlu cumhurbaşkanlığı seçimlerine de 1 yıldan az kalmış durumda. Bu iki ülkenin ortak noktası, seçimlerin komplo iddiaları ile çalkalanmasından kaynaklanmaktadır. Türkiye’de MHP’nin üst düzey yönetici ve milletvekili adaylarının uygunsuz kasetlerinin ifşası ile sarsılan seçim atmosferi, akıllara komplo teorilerini de beraberinde getiriyor. Başbakanın bu kasetleri meydanlarda seçim malzemesi olarak kullanması bu olayın iktidarın bir komplosu olduğu tezini kuvvetlendiriyor. Siyaset bilimcilerin yaptığı analize göre bu olaydan yararlanan AKP olacaktır, çünkü MHP’nin bu şekilde baraj altında kalmasını sağlayacak böylece seçimlerde Anayasa’yı kendi başına değiştirebilmek için yeterli çoğunluğa ulaşacaktır. AKP’nin 2023 planlarını bildiğimize göre bu yıllara daha kolayca varmanın yolu Tayyip’in partisinin mecliste üçte iki çoğunluğa ulaşmasıyla mümkün olacaktır. Anayasayı değiştirme yetkisini eline alması sayesinde küresel ekonomilerle sağlam bağları olan İslam cumhuriyetinin temelleri daha iyi atılacak, aynı zamanda toplumu ve siyaseti AKP yörüngesinde biçimlendirebilmek daha kolay olacaktır. O zaman diyebiliriz ki, Türkiye’deki seçimler iki parti arasında (AKP-CHP) geçmemekte, AKP ile AKP arasında geçmektedir. AKP’nin iktidar olacağı kesin olduğundan, seçimler “acaba AKP Anayasa’yı değiştirecek çoğunluğa sahip olacak mı yoksa olmayacak mı” tartışması etrafında dönmektedir. Tabii bu izlenim bize AKP yanlısı basın tarafından verilmektedir. Ama AKP yanlısı olmayan basın da AKP lehindeki bu oy farkı tahminlerini doğrulamaktadır. Buna göre seçimleri değerlendirirsek o zaman kaset olayı çok daha vahim hale gelmektedir. Günümüzde AKP kendi dışında, bir de kendi yörüngesindeki liberal, liberal sol vs… yazarları dışında herkesi çeteci ve darbeci ilan etmektedir. Bundan CHP de bir sürü defalar nasibini almıştır. CHP bildiğimiz üzere ana muhalefet partisidir. Bir başka deyişle iktidara gelme şansı diğer partilerden en yüksek olan partiyi yarış dışı bırakma girişimidir bu. Kaset olayı da üçüncü partiyi baraj dışına itme girişimidir. İlk belden aşağı vurmanın amacı, AKP’nin CHP ile arasındaki farkın açılmasına yardımcı olmaktır, ikincisi de MHP’yi baraj altında tutup mecliste üçte iki çoğunluğa ulaşmaktır. Bu uygulamalar AKP’nin muhalefeti iyice susturarak daha fazla siyasi güç talep etmektedir ve bu durum Türkiye’nin daha otoriter bir siyasal yapıya doğru gittiğini göstermektedir.
Fransa’da ne olmakta peki? Orada da geçen haftaya kadar IMF başkanı olan Dominique Strauss-Kahn’nın (DSK) Sosyalist Parti’den Cumhurbaşkanı adayı olması kuvvetle muhtemel gözüküyordu ki, NY’da bir otelde oda görevlisine sarkıntılıktan gözaltına alınıp tutuklandı. Arkasından 1 milyon USD kefaletle ve 5 milyon USD bloke parayla serbest kaldı. Ama mahkemesi devam etmekte ve suçlu bulunursa eğer 72 yıla kadar hapis cezası alabilecek. Bu süre içinde ise 24 saat polis gözetiminde olacak bir apartman dairesinde bileğinde bir elektronik kelepçe ile yaşamak zorunda. Tüm bu önlemler kaçabilmesini engellemek için yapılmış. DSK da tıpkı MHP’li politikacılar gibi şahsen benimsemediğim siyaset yapanlar içinde bir politikacı. Aynı dünya görüşüne sahip değiliz. Bu bakımdan onların siyaset dışında kalmasının benim gibi düşünenlerin üzerinde doğrudan bir etkisi yok ama dolaylı bir etkisi var. MHP’nin baraj dışında kalması daha önce de söylediğimiz gibi AKP’nin daha çok kuvvetlenmesine neden olacaktır. DSK adındaki kadın düşkünü olduğu her halinden belli olan politikacının da Fransa Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden diskalifiye olması da Sarkozy’nin aşırı sağı ile Le Pen’in aşırı sağının daha da güçlenmesine vesile olacaktır. DSK olayı bir komplo mudur sorusuna kimse doğru bir cevap veremez ama eğilimini açıklayabilir. Bana göre komplo daha ağır basmaktadır. DSK o haltı yemiş olsa da, o haltı yemesi için koşulların birileri tarafından iyice düşünüldüğü izlenimi vermektedir. Olayda tek kurban vardır, o da tacize uğrayan göçmen emekçi kadındır. O da büyük olasılıkla bu oyunun tek kaybedeni olacaktır. İşte bu kadar rezil bir dünyada yaşamaktayız. Siyasi komploların, şantajların arttığı demokrasilerden bahsetmekteyiz.
Neden peki gittikçe daha fazla muhalefeti susturmaya yönelik yöntemlerin kullanıldığı demokratik bir anlayışa doru eviriliyoruz? Sebebi daha fazla işçi sendikaları ve emek siyasetini susturan neo-liberal politikalar ve küresel düzendir. Türkiye’de 12 Eylül’le başlayan bu süreçte özgürlük olarak topluma benimsetilmeye çalışılan küreselleşme süreci hem bir tarafta kamuculuğu, sosyal devleti toplumda neredeyse faşist unsurlar olarak göstermeyi becerirken, hem de öte tarafta piyasayı ve piyasacılığı iktisadi ve sosyal alanın vazgeçilmez, tek referansı olarak yine topluma kabul ettirmeyi başarabilmiştir. Bu sürece Türkiye’de hizmet edenler ise, emekten yana cumhuriyetçileri, sosyalistleri faşist ve askerci ilan edenlerle, kitlesel emekçi örgütleri işlevsiz görüp yerine sınıfsız ve tabansız STK’ları ilerici bir unsur olarak topluma kabul ettirenlerdir. Bu iki tavır hem piyasacılığa hizmet vermiştir hem de siyasette küresel ekonomi ile bütünleşmiş neo-liberal politikaları fütursuzca uygulayan AKP’nin demokrat ilan edilip daha fazla palazlanmasına neden olmuştur. Bugün bu partinin nasıl demokrat olduğunu kaset, şifre olaylarında maalesef görmekteyiz. Bu yeni durum, biz öğretim üyeleri dâhil olmak üzere tüm emekçilerin piyasa mantığını, arkasındaki siyasi entrikaları kabul etmemizi ve onun isteklerine daha fazla uyum göstermemizi adeta zorlamıştır. Yatırımın üretkenliğinden çok, finansal kâğıtların verimliliğine önem veren, anti-kamucu neo-liberal politikalar, sermayenin serbest dolaşımı sayesinde toplumlara aşıladığı kredili tüketim özgürlüğünün emekçileri daha fazla borçlandırarak sermayeye bağlamıştır. Bu durumun sonucu olarak borçlu emekçilerin, sermayeye karşı kendilerini korumalarını zayıflatmış, dirençlerini kırmış, piyasalarının bu sayede daha fazla esnekleşmesini ve toplumun piyasa ile uyumlaştırılmasını sağlamıştır. Bu sayede Türkiye’deki siyaset daha kolay biçimlendirilmeye açık olmaktadır. Nedeni bu kadar olaya rağmen hala tahminlerde AKP’nin %48 oy ile birinci parti olmasıdır. Fransa’da ve İtalya’da yükselen işsizliğe rağmen Fransız ve İtalyan halklarının seçtiği Sarkozy ve Berlusconi örnekleri her şeyi göstermektedir. Avrupa’daki işsizlik sorununun nedeni yabancı işçiler ve çözümü ırkçılık olurken, Türkiye’deki işsizliğin nedeni ise kamucu aydınlanmacı cumhuriyetçiler, çözümü de İslam olmaktadır. Amaç belli ise, komplo, kaset, şifre bunlar teferruat…