Burak Gürbüz
Piyasa
Yayın Tarihi: 07.05.2021 , 23:35 Güncelleme Tarihi: 07.05.2021 , 23:35
Adam Smith'in piyasası ile Walras'ın piyasası arasında fark vardır. İlkinde üretilen malların değeri (emek değer ve artı değer, buna Ricardo'nun üretim maliyetini de ekleyebiliriz) üretim aşamasında oluşur, sonrasında piyasada, üretim değerinin üç aşağı beş yukarı bir fiyata alıcı bulurken, Walras'da ise bir malın üretim değerine bakılmaksızın piyasa'da oluşan fiyat, başat roldedir. İkisinin en temel farkı sadece birinde piyasanın ikincil önemli oluşu ile ikincisinde piyasanın birincil önemli oluşu değildir. Asıl çarpıcı noktası, klasiklerde üretim aşamasında yaşanan bölüşüm, bir yanda artı-değeri yaratan karşılığında yarattığı değerin altında ücret alan işçi ile, öte yandan artı-değere el koyan sermayedarı karşı karşıya getirmesidir. Oysa piyasayı kutsayan neo-klasiklerde üretim süreci içinde malın değeri belirlenmediği, bölüşüm oluşmadığı için bu işi yapacak olan piyasa da ne işçi vardır, ne sermayedar. Sadece arz bir de talep vardır. Piyasa dolayısıyla malın değerini, üretim süreçlerine bakılmaksızın belirleyecek ve fiyatlandıracaktır. Piyasa ismi üstünde merkezi bir yapıdır. Her türlü faaliyetin piyasası vardır. Para, mal, işgücü vs... Farklı iktisadi faaliyetlere göre faklı piyasalar olsa da aralarındaki en temel benzerlik merkezi olmasıdır. O zaman günümüzde az gelişmiş ülkelere İMF, DB'sınca uygulatılmaya çalışılan yapısal uyum programlarının liberallik, serbestlikle uzaktan yakından ilgisi yoktur. Tam tersine tezgâhlanmaya çalışılan aslında sermayenin gücünü pekiştirecek olan, sanayileşmenin yerine piyasalaşmanın aldığı, bir liberal toplumsal dönüşüm projesidir. Amaç piyasa merkezini inşa etmek, sağlam kazıklara çakmaktır. Ondan sonra da eğitim'den sağlığa, siyasetten, dış politikaya her şey bu yeni yapılanmaya göre kendiliğinden belirlenecektir.
O zaman "Sol piyasa yanlısı olmalı mıdır?" sorusuna "hayır olmamalıdır" diye cevaplamalıyız. Çünkü piyasacı sol, ister istemez emekçi sınıfları önemsemeyen, buna mukabil piyasaya dönük ve moda olan taleplerle ilgilenmek zorunda kalacaktır. Yani bir başka deyişle sınıf sorunlarından uzaklaşıp, piyasa da fiyatı yüksek tutulan emek sürecinden koparılmış siyasi kimlik sorunlarına önem vermesine neden olacaktır. Toplumsal sorunlara çare bulmak amacıyla ve optimum dengeyi sağlama güdüsü içinde arz ve talebi, demokratikleşmenin ve özgürlüğün temel taşları ilan edip piyasa karşıtı değerlere (örneğin kamuculuk) karşı korumak olacaktır. Bu piyasa kavramlarına günümüzde çokça demokratik anlam yüklenmektedir. Yeni Dünya Demokrasisinde talep edilen, emek dışında, her türlü isteğe, siyasi otorite bir çare bulabilir, yeni bir öneri arz edebilir. Burada ki talep aynı zamanda siyasi otoriteyle uyumlaşmayı da gösterir. Fakat emek ile ilgili konularda piyasacılık işlememektedir. Örneğin sendikaların işçi ücretlerin artması, sosyal güvenlik, çalışma koşullarının iyileştirilmesi, haftalık çalışma saatlerinin düşmesi vs... gibi taleplerde bulunabilir. Sonra ne olacaktır? Küreselleşmiş, neo-liberal politikaların egemen olduğu, rekabetçi iktisadi koşullarda emekçiye istediğinin ne kadarı verileceği hatta fazla uzatırsa elindekinin de alınacağı önceden zaten bilinmektedir. Bu bir veridir. O zaman burada bir karar aşamasına gelinmelidir: ya iktisadi sömürüye, emekçinin ezilmesine, çalışma haklarının elinden alınıp işsizliğe mahkûm edilmesine karşı gelip solu buradan tanımlamaya çalışıp liberalizmle kendi aramıza mesafe koyacağız, ya da sömürüyü, emekçinin yaşam koşullarını özgürlük sorunu olarak görüp, kafamıza takmadan, tarihsel süreçlerden koparılmış diğer siyasi taleplere önem vereceğiz. Liberalliği savunan solcuların, son 20 yılda neo-liberal politikaların az gelişmiş ülkelere yaptığı toplumsal tahribatı bilmiyorlar mı acaba? Küreselleşmenin başladığı yıllar olarak alabileceğimiz 1980 yılında gelişmiş ülkelerin geliri, nüfuslarına oranla dünyanın geri kalanına göre 11 kat daha fazlaydı. 2000 yılında bu fark 23 katına çıktı. Birçok borçlu az gelişmiş ülkenin borçlarını kapatabilmek ihraç ettiği temel tüketim mallarından kahvenin, kakao'nun şekerin kilo başına fiyatı 1980 yılında sırasıyla 411, 330, 80 cent iken 2001 yılında yine sırasıyla 63, 111 ve 20 cent'e düşüyor. Uluslar arası piyasanın arz-talebe göre belirlediği bu temel ihtiyaç mallarının fiyatlarının düşmesi, az gelişmiş ülkelerin gittikçe daha da fazla borç batağına girmesine neden oldu. Dış borçlar gene aynı yıllar arası sadece Afrika ülkelerinde 61 milyar dolardan 204 milyar dolara çıkıyor. (Eric Toussaint, La finance contre les peuples, Syllepse, 2004).
Bu sayıların çalışanlar üzerindeki olumsuz etkilerini düşünmek zor olmasa gerek. Sağlık hizmetlerinin özelleştirilerek her türlü hastalığın kol gezdiği, bebek ölümlerinin yükseldiği, eğitim hizmetlerinin yetersiz oluşu nedeniyle okuma-yazma bilmeyenlerin gittikçe arttığı ve her türlü batağın, fuhuşun, mafyacılığın gelişip kök saldığı bu ülkelerin, bu sürece sokulmalarının vebali emperyalist ülkelerin üzerinedir. Dolayısıyla merkez kapitalist ülkelerle kapitalist az gelişmiş ülkeler arasında artan gelir uçurumunun tek sorumlusu piyasa ve onun destekçileridir. Örneğin bazı Afrika ülkelerinin başında bulunan diktatörlerinin bankada bulunan mali varlıklarının tümü, kendi ülkesinin dış borç stokuna yakın çıkmıştır. İçeride ve dışarıda emekçilerin sefaletinden yarar sağlayan çevrelerin varlığı, talan sisteminin devamını sağlanmasında çok önemli bir güvencedir. Bu ucubeleri ortaya çıkartan sermayedir, piyasadır, piyasacılıktır. Bu ucubelerin süreklilik kazanmasına sebep olan ise emperyalizmdir. Türkiye'de de bu kesimler daha evvel de vurguladığımız üzere dar, muhafazakâr ABD onaylı yeni bir demokratik yapılanmanın önünü açmak için gayret göstermektedir.