Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Burak Gürbüz

Burak Gürbüz

Mülkiyet sorunu ve sömürgecilik

Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:10 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:10

Bastiat, “Propriété et Loi” (Mülkiyet ve Yasa) adlı 15 Mayıs 1848'de Journal des Economistes'de çıkan makalesinde Rousseau'cu cumhuriyetin mülkiyet anlayışını eleştirmektedir. Bastiat mülkiyeti ve mülkiyet hakkını şöyle tarif eder: “emekçinin emeği ile yaratmış olduğu değerin sonucudur mülkiyet hakkı”. Bastiat emekçilerinde tıpkı sermayedarlar gibi mülkiyet sahibi olabileceğini düşünmesi oldukça sorunlu bir yaklaşımıdır. Üstelik mülkiyet sahibi olmanın tek şartı vardır ona göre o da insanın kendi emek gücü. Değeri doğal olarak emek yarattığına göre mülkiyet de gene doğal olarak o değerin karşılığı olacaktır. Buradan yola çıkarak insanların sahip olma özelliğine vurgu yapar. Bireylerin çıkarları sahip oldukları ve olacakları mallarla ölçülecektir. Oysa Proudhon bildiğimiz üzere sahip olmayı, sahip olamayana karşı toplumsal bir baskı aracı olarak görmektedir. Bastiat diğer klasikler gibi iktisadi zenginliğin zamanla herkese yayılacağı savından yola çıkarak, bu zenginliği koruyacak olanın da mülkiyet olduğunu söyler. O zaman mülkiyet onun için kutsaldır. Oysa kutsallığın karşısında kutsal olmayan bir tehlike vardır. O da Rousseau yasalarıdır. Bastiat'ya göre yasalar kutsal olan değerleri koruduğunda onun gözünde geçerli olacaktır. Oysa Rousseau toplumu özel mülkiyet üzerinden düşünmemekte, yasa koyucunun belirlediği genel bir toplumsal sözleşme üzerinden görmektedir. O zaman yasa koyucu ve yasalar, toplumun genel çıkarlarını özel mülkiyet'e karşı koruyabilmektedir. O zaman mülkiyet de toplumsal bir sözleşmenin bir parçası olarak görülmektedir. Bastiat yasa koyucuyu özel mülkiyete karşı bir tehdit olarak algılamaktadır. Bastiat'yı rahatsız eden 1789 sonrası Fransa'da gelişen kamuculuk anlayışıdır. Kamuculuğu özel mülkiyete iki şekilde tehdit olarak görmektedir. İlki toplumsal sözleşmeye dayalı eşitlikçi bir cumhuriyette fakirlerin korunması, barınması, eğitim alması için devlet okullar, binalar yapacaktır. Bu süreç vergilerin artmasına neden olacaktır. Bastiat'ya göre artan vergi oranları insanların sahip olma özgürlüklerini elinden almaktadır. Çünkü vergiler yoluyla insanlar ellerinde sahip olduğu varlıkları devlete vereceklerdir. Üstelik devlet vatandaştan topladığı vergilerle vatandaşa hiçbir yararı dokunmayacak olan fakirlere dağıtacaktır. İkincisi Fransa devleti kölelik müessesinin bitirmek ve kölelere tazminat ödemek istemektedir. Bu durumda Bastiat'nın vatandaşları geçmişe oranla hem de daha fazla vergi verecek hem de sahip oldukları köleleri de kaybedeceklerdir. Bastiat'ya göre toplumun parazit sınıflarına vatandaşın cebinden gelir transferi yapılmaktadır.

Tocqueville ve Bastiat’nın mülkiyeti kutsadığını biliyoruz. Fakat ikisinin de yeri geldiğinde bu özgürlükçü, kisi haklarına saygılı değerlerinden kolayca vazgeçebileceğini görüyoruz. Hatta öyle ki liberal düşüncenin olmazsa olmazı olan mülkiyet hakkı ve insanca yaşama hakkı'ndan bile geri dönebileceklerini görüyoruz. İlk önce “Yeri geldiğinde” sözünün ne ifade ettiğini açıklamaya çalışalım, sonra da yine kendi ağızlarından örnekler vermeye çalışalım.

İlk olarak Bastiat için kisi haklarının ve özgürlüklerinin bittiği yer burjuvazinin sermaye birikimini engelleyen önlemlerdir. Örneğin Bastiat'nın en çok eleştirdiği konu, Rousseau’cu Cumhuriyet'in, burjuvaziden fakirlerin eğitimi, barınması vs.. için daha fazla vergi toplamasıdır. Bu durum Bastiat için kabul edilemez. Artık bu süreçten sonra fakirlerin de, çocuklarında engelli olup başkasının bakımına muhtaç kişilerin de kişi hakları Bastiat için önemsizleşecektir. Onlar artık başkalarının sırtından geçinene toplumun parazitleridir. Tocqueville içinde ayni mantıksal süreç işlemektedir. Örneğin Amerikan demokrasisini özgürlükler ve toplumsal eşitlik bağlamında göklere çıkaran Tocqueville, buna mukabil 1841 ve 1847'de Cezayir için yazdığı raporlarında Fransız askerlerinin halka daha sert davranmasını, onlara acımamalarını istemektedir. Hatta Tocqueville Fransız siyasetçilerine Cezayir’de demokrasinin gelişmesini değil askerlerin yönetimde daha da söz sahibi olmasını, daha da güçlenmesini önermektedir. Bazen insan “işçilerin sefaleti”, “Amerika’da ki demokrasi” kitaplarının yazarı ile Cezayir üzerine raporlar yazan adamın ayni adam olup olmadığı konusunda kuşkuya düşebilir. Bu üzeri örtülecek basit bir olay değildir. Örneğin Tocqueville'in yazdıklarını, o zaman ki liberal düşünürlerin “barbarlar” diye niteledikleri az gelişmiş toplumlara karşı ne kadar milliyetçi olduklarını söyleyip, bu faşizan fikir öbeklerini liberalizmden ayrı tutma gayreti göstermek doğru değildir. Münferit bir olay değildir. Çünkü bu faşizan fikirlerin kaynağı liberalizmdir ve toplum yapısı ise kapitalizmdir. Somut olarak olarak uygulama alanı ise sömürgeciliktir. Bu kanıya nereden mi varıyoruz? Tocqueville'in sözlerinden tabii. Tocqueville kim peki? Öyle sıradan, herhangi bir insan değil. O, Avrupa liberallerinin ve kimi liberal solcularının örnek aldıkları, kıymet verdikleri eski bir siyasetçi, sosyologdur. Amerikan demokrasisi ve işçinin sefaleti kitapları göklere çıkartılır. O zaman aynı kişinin Cezayir raporlarını hiç yazmamış gibi saymak ya da “işte bunların kusuru da azıcık milliyetçi olmaları” demek doğru değildir. Liberal düşünce de kapitalizm savunuculuğu vardır ve kapitalist çıkarların tehlikeye girdiği anlarda da şiddet kullanımı vardır.

Sömürgeciliğin iktisadi anlamda savunucuları, okul kitaplarında hepimizin bildiği şekilde merkantilistlerdir. Onlara göre sömürgeci ulusların zenginliği sermaye birikimine dayanır ve bu da ilgili ülkenin ticari dengesinin fazla vermesiyle mümkün olacaktır. Bunun için sadece ihracat yetmez ayni zamanda ihracat yaptıkları toprakları ilhak ederek kendi topraklarına katmaları gerekir. Sömürgeci ülke için bu durumun iki önemli avantajı olacaktır. İlki sömürdükleri topraklardaki ham madde üretimini arttırıp kendi ülkelerinin sanayilerine girdi olarak kullanacaklar ve bu durumda sanayileşmelerine ivme kazandıracaklardır. İkincisi metropol ülkelerden sömürgelerin verimli arazilerine konmak için gelen kendi sermayedarlarının orada ki lüks tüketim malları ihtiyaçlarını karşılamak için sömürge topraklarına daha çok tüketim malları satacaktır. Bu durumda hem metropol ülkenin sanayicisi kazanacaktır, hem de sömürge topraklarındaki kendi vatandaşı, kendi ülkesinin yaşam standartlarına yakın yaşayabilecektir. Bütün bu durumdan sadece sermayedar kârlı çıkmayacak ayni zamanda metropol ülkenin hazinesi de vergiler yoluyla bu pastadan payını alacaktır. Bu ne demektir? Metropol ülkenin, yol, baraj, kanalizasyon gibi alt yapı yatırımlarının bir kısmının finansmanı sömürge topraklarından gelecektir. Gerçi metropol ülke vatandaşları sanayi ürünlerini daha pahalıya almış olsa bile, ulusal kapitalizm ve sömürgeci devlet bu isten çok karlı çıkacaktır. O zaman sömürgelerin iyice kontrol edilmesi gerekir. Örneğin sömürgeler arası ticaretin ve sömürge ile bir diğer ülke arasındaki ticaretin yasaklanması gerekir ki bu avantajlı ticaretten sömürgeci devlet dışında başkaları ve yerel halk yararlanmasın diye. Tocqueville’de Cezayir raporlarında yerli halkın komşularıyla ticaret yapmasının yukarıda sayılan sebepler nedeniyle önüne geçilmesi gerektiğinden bahseder. Bunun için Cezayirlilere ait verimli topraklara işgalci Fransızların el koyması gerektiğini söyler. Özel mülkiyet hakkı'nın bir defaya mahsus olmak üzere ve sadece yerli halkın mülkiyetinin Fransızlara geçirilmesi şeklinde düzenlenmesi gerektiğini açık ve seçik bir şekilde belirtir Liberallerin ve kendisinin savunageldikleri serbest ticaret ilkesi, insan haklarına, özgürlüklere, demokrasiye, kutsal özel mülkiyet hakkına ne olmuştur?

Tocqueville ve diğer liberallerin “Barbar” diye ötekileştirdikleri siyah veya kızıl tenli olanlar değildir. Cezayirli halk kendisine şeklen benzemediği için değil, kendi emekçisine nazaran daha fazla itaatkar ve eğitimsiz olduğu için ezecektir. Kapitalist toplumlarda sosyal ilişkilerinin güç üzerinden biçimlendiğini biliyoruz. Ortada bir ırk, soy, sop meselesinden öte sınıf meselesi vardır. Örneğin 1948'de Paris komününün Fransız köylüleri tarafından kanla bastırılmasını Tocqueville yani “İşçilerin sefaleti” kitabının yazarı, diğer bir deyişle İngiliz işçilerinin Amerikan işçilerine nazaran sefaletini kendine dert eden Tocqueville, sevinçle karşılayacaktır.

Burak Gürbüz 'ın Son Yazıları