Burak Gürbüz
Molinari ve Tocqueville’de sosyal haklar (3)
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:25 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:25
Daha önceki yazımızda belirttiğimiz üzere Molinari için emekçi özgür de olsa köle gibi aynı ekonomik kurallara tabiidir (s: 63). Molinari için özgür emek demek, işçinin emeğinin mülkiyetine sahip olması demektir. O zaman kendi emeğini de kendisi satması gerekecektir. Buna göre de eskiden köle sahibin kendisine sağladığı sosyal koşulları kendisinin sağlaması gerekecektir. Yani eskiden olduğu gibi iyi beslenmesi gerecek, uykusunu iyi almış olacak, eğlenceden, içkiden uzak kalması gerekecektir. Molinari’ye göre emekçi bütün bunları kendisine sağlayabilirse ancak o zaman üretken olacak verimli çalışabilecektir. Ama köle sahibinin sağladığı sosyal koşulları özgür emekçinin kendi kendisine sağlaması konusunda Molinari’nin ciddi kuşkuları vardır (s.66). Ona göre tam tersi özgür emekçi kendisine bakamayacak, iş bulamadıkça mutsuz olup içecek ve bu şekilde işveren tarafından istihdam edilmesi mümkün olmayacaktır. Molinari bir anlamda emekçinin kendisine köle sahibinin baktığı gibi bakamayacağını söyleyerek, emeğin özgürleşmiş olmasını pek benimsememektedir. Yazar her şeyden önemlisi ekonomik verimliliğin sağlanması ve sermaye birikiminin sürekliliği olduğundan bunun ne pahasına olursa olsun yerine getirilmesi gerektiğinin altını çizer. Özgür emekçinin kendi başına disiplinsiz olabileceğinden kuşkusu vardır. Yazar kölelik rejiminde köle, patronundan ceza almaktan korktuğu için hem daha verimli çalıştığını hem de her verilen işi yaptığını söyler. Ona tam olarak sadık kalacaktır, çünkü patronu sadece ona iş vermemektedir, aynı zamanda yaşamsal tüm gereklerini kendisi karşılamaktadır. Bu bağlamda köle’ye kalan tek şey sadece kendi işine yoğunlaşmasıdır. Bu arada Molinari özgür emekçilerin yardımına koşan kamusal yardım kuruluşlarını tıpkı liberal Tocqueville gibi çok sert bir şekilde eleştirir.
Molinari’ye göre insanların kendisinden aciz olanlara ilgi göstermesi, fakirlere yardım etmek istemesi anlaşılır bir durumdur (Allah razı olsun!!!). Yazara göre yardımlar, özel yardım kuruluşları çerçevesinde ve herkesin gönlünden koptuğu biçiminde olmalıdır. Bu bakımdan kamusal yardım kuruluşlarına, sosyal güvenliğe hiç sıcak bakmamakta ve toplumun fakirler için ödeyeceği bir borcunun olmadığını söylemektedir (s.70). Ona göre fakirlerin fakir kalmasından toplum sorumlu değildir. Aynı türden görüşleri liberal Bastiat ve Tocqueville’den de duyarız. Bu bağlamda toplum onların maliyetlerini yüklenmek mecburiyetinde olmadığından, onlar için ek vergi de ödemek zorunda değildir. Fakirlerin çalışıp çalışmaması kendilerini ilgilendirir ve eğer çalışıyorlarsa da toplum için çalışmıyorlar, kendileri için çalışıyorlardır ve karşılığını da para olarak alıyorlardır. Ama eğer çalışmıyorlarsa da bu kendilerinin sorunudur, çünkü ya kendilerine iyi bakmamışlardır, ya da patronun sunduğu koşulları beğenmemişlerdir. Her halükarda kendileri bilir. Bu sözler emeği tıpkı bir pazarda alınıp satılan bir eşya gibi düşünen ve 80’li yıllardan itibaren emek piyasalarının esnekleşmesini savunan bir sürü liberal, sosyal liberal vs… düşünürlerle temel de aynıdır. O zaman Molinari’ye göre bu insanlara toplumun vergileriyle yardım yapılmaması lazım gelir. Kabaca gene günümüze, yakın tarihe Türkiye’ye döndüğümüzde vergi yükünün doğrudan vergilerden dolaylı vergilere kaydırılması, sosyal harcamaların kısılması fikirlerini savunan “profesyonel” iktisatçılarımız olmuştur. Tabii ki temelde kendilerine göre haklı nedenleri olacaktır, ama Molinari’nin de o dönemin koşullarına göre de haklı nedenleri vardır. O ortak haklı neden sadece emeği bir meta olarak görme gafleti değildir aynı zamanda iktisadi verimlilik anlayışının her şeyden önce gelmesidir. Molinari örneğin özel yardım kuruluşlarına ses çıkarmadığını daha önce söylemiştik ama özel yardımlarında dinsel kurumlar vasıtasıyla olmamasını şart koşar. Sebebi laik vs.. olduğundan dolayı değil, yardımlarının tek amacının ekonomik verimliliği arttırmak için olmasıdır. Bu bakımdan dinsel temalı yardımlarda bu amaç olmayacaktır. Molinari burada insanın kul değil köle olmasını tercih etmektedir. Emekçilerin tanrının emrinde, din adamlarının boyunduruğunda işlevsiz, verimsiz yaşamaktansa, köle sahiplerinin emrinde köle olarak yaşamasını yeğlemektedir. Çünkü ilkinde kul olarak yaşamanın din adamları haricinde topluma hiçbir faydası yoktur, ama köle olarak yaşamanın emek verimliliğini arttıracağından, dolayısıyla artan üretim ve gelirler sayesinde sosyal faydayı yükseltecektir. O zaman Molinari özellikle din’e din olduğu için karşı çıkmamaktadır, o sadece iktisadi verimliliği en fazla nasıl ve ne şekilde arttırabiliriz onu düşünmektedir. Buradan yola çıkarak yazar özel yardım kuruluşlarının amaçlarının iktisadi verimliliği arttırılması olmasını şart koşar. Burada aslında Molinari’nin kafasındaki özel yardım kuruluşları köle sahibinin işlevlerini yerine getiren yapılardır. Böylece özgür emekçi köle sahibi yerine bu özel yardım kuruluşlarının emrine giriyor, ona itaat ediyor ve onun belirlediği çerçevede çalışıyor. Eğer emekçinin üretim verimliliğinde düşüş olursa, emekçi yardımdan yararlanamıyor.
Aynı dönemlerde yaşamış Tocqueville’de sosyal yardımlar konusunda Molinari gibi düşünmektedir. Yazar Memoires sur le Paupérisme adlı çalışmasının ikinci cildinde fakirlere yönelik özel yardım kuruluşlarının gerekliliğinden bahseder. Hatta bu kuruluşların devamlılığını sağlamayı aristokratların mecburi bir görevi olduğunu iddia eder. Başta Tocqueville özel yardım kuruluşlarının fakirler için bir çok avantajından bahseder. Bu bizlere liberal yazarın sosyal konulara duyarlılığını gösterir. Fakat asıl söylemek istediğini sonraya saklamıştır. Bakalım ne söylemek istemiştir yazar? İlk olarak Tocquevile’e göre özel yardım kuruluşlarının sayısız avantajları vardır. Mesela fakirin zengin ile tanışmasını, birbirlerini görmesini sağlamaktadır. Böylece iki kişi arasında insani bir ilişkinin kurulmasına vesile olacaktır. Bunun yanında dezavantajı yardımın sürekli olmasındaki zorluklardır. Çünkü sefaleti önlemek için fakirlere yönelik sürekli bir gelir kaynağı akışı sağlanması gerekir. Oysa özel yardım kuruluşları tüm fakirliği mas edebilecek teknik donanımlara sahip değildir. 1855 yılında babasına yazdığı bir mektupta (Lettre sur le paupérisme en Normandie) adeta günümüz STK’ların tanımını yapmaktadır. Ona göre özel yardım dernekleri sadece kendi işleriyle ilgilenen, siyasetten uzak duran yapılar olması gerekir. Bu bağlamda bu kuruluşların asıl işlevi toplumdaki hırsızlığı, serseriliği, dilenciliği azaltmaktır. Dolayısıyla siyasal otoriteyle hiçbir şekilde çatışmayan ve ondan bağımsız yapılar olmalıdır.
Yazarın yaptığı özel yardım dernekleri tanımı, günümüz STK tanımına çok benzemektedir. Siyaset dışı konumlanmaları, devletten bağımsız olmaları yardım kuruluşlarını fakirler ile kapitalist sistem arasında arabuluculuk rolüne sokmaktadır. Sistemin yarattığı tahribatın nedenlerini sorgulamadan, yaratılmış olan tahribatlara çare aranılmaktadır. Bu yaklaşım kuşkusuz işlevseldir ama yanı zamanda da toplumsal manada amaçsızdır. Günümüz STK’larının amacının kendi görevleri dışında siyasal anlamda demokratik toplum örgütleri sayılması, amacın siyasal anlamda belirginliğini arttırmamaktadır. Günümüzde demokrasi kelimesi her kapıyı açan bir maymuncuk rolünü oynamaya başlamıştır. Bu bağlamda 1980’li yıllardan bu yana geliştirilen piyasa güdümlü demokrasi ve türevlerinin aslında tersine iktisadi verimlilik esasına dayalı merkezi otoriter yapılar olduğunu bize Washington ve Post-Washington uzlaşılarında kendisini göstermektedir. Bu yapıların iktisadi ve sosyal düşüncelerdeki iz düşümleri Molinari’de, Bastiat’da, Tocqueville’de, Mill’de, Proudhon’da, Stigler’de mevcuttur.
Günümüzde az gelişmiş ülkeler denilen eski sömürge ülkelerinin kalkınmasının sağlanmasını 1950’li yıllardan beri Dünya Bankası sahiplenmektedir. Bu banka her on senede bir az gelişmiş ülkeler için yeni politikalar geliştirmiştir. 1960-70’li yıllarda fakirlere yönelik politikaları sektörel krediler vasıtasıyla desteklemiştir. Ama buradaki amaç fakirleri verimli iş sahalarına çekebilmektir. Molinari’nin Tocqueville’in o zaman ki fakirlerden aradıklarının aynısını Dünya Bankası da 60 ve 70’li yıllarda az gelişmiş ülkelerin fakirlerinden aramaktadır. Aranan: üretim verimliliğidir. Salt verimlilik anlayışı bu tür ülkelerde tutmadığından 1980’li yıllarda Dünya Bankası, İMF ile beraber yapısal uyum politikaları çerçevesinde, bu ülkelerin uyguladıkları ekonomi politikalarına karışıyor ve devlet yerine piyasa güdümlü ekonomik serbestliği tek politika aracı olarak adeta az gelişmiş toplumlara zorluyordu. Buna yanaşmayan ülkeleri de artık kredi vermemekle tehdit ediyordu. Kısacası Dünya Bankasının kendisi gibi düşünmeyen ülkelere uyguladığı baskı finansman baskısıydı. Bu tür zorlamalar, otoriter yaklaşımlar aslında liberalizmle birebir örtüşmektedir. Hatta bazı kişiler Dünya Bankası ve İMF’nin önderliğindeki bu yeni yaklaşımı neo-liberalizm olarak değerlendirmektedir. Oysa öyle değildir en azında şimdilik 19 yüzyıl liberal yazarlarında öyle değildir diyelim.
Tekrar Tocqueville’in özel yardım vakıfları ile ilgili düşüncelerine döndüğümüzde yukarıda değindiğimiz günümüz ekonomisini yönetenlerin tehditkâr davranışları, kendisinden farklı düşünenlere gösterdikleri hoşgörüsüzlüğün aslında yeni bir şey olmadığını anlarız. Mesela Tocqueville’in özel yardım vakıflarının en önemli özelliği yardım isteyenlere otomatik olarak yardım sunmamasıdır. Yardım alacak fakirin vâkıfın belirlediği bazı koşulları yerine getirmesi gerekir. Tıpkı günümüz az gelişmiş ülkelerin Dünya Bankasından finansman sağlamak için yerine getirmesi gereken koşullar gibi. Tocqueville’deki koşullar neydi? Fakir, almış olduğu yardımın karşılığını topluma uyum sağlayarak göstermesi gerekir. Eğer tersi olursa yardımlar kesilir. Bu durum Tocqueville’e göre olağan karşılanmalıdır, fakirler kendilerini emniyette hissetmemelidirler, eğer güvenlikte hissederlerse tembelleşeceklerdir. Yazarın bu söyledikleri Molinari’nin söyledikleriyle karşılaştırdığımızda aslında ikisi arasında benzerlikler bulunur. İki yazarda köleliğe karşıdır, hele Tocqueville şiddetle karşıdır, ama her iki yazarda fakirlerin ve işçilerin kendilerini güvende hissetmemeleri gerektiğini söyler. Onun içinde fakirler, işçiler sürekli başlarında ki otoriteye boyun eğmek zorunda kalmaları gerekir. İtaat etmediklerinde başlarına gelecek olan basittir: kovulmak. Fakir artık yardım alamayacaktır, işçinin de artık işi olamayacaktır. Dolayısıyla kölelik kalkmış olsa da, demokratikleşme süreci hızlanmış olsa da ekonomik verimliliğe ve sermaye birikimin sürekliliğine dayalı çalışma koşulları ve yardım koşulları değişmemesi gerekir.
Fakirin kendisini güvende hissetmemesinin birçok avantajları vardır Tocqueville’e göre. İlki fakirin üretkenliğini arttırmaktır, ikincisi de böylece zengin üreticinin cebinden çıkacak olan yardım parasının azaltılmasıdır. Buradan anlıyoruz ki, yardım vakıflarının amacı hem fakirliği önlemek hem de zengin üreticinin verimliliğini bu yolla arttırmaktır. Son tahlilde kapitalist üretici bundan yarar sağlayacaktır. Hem vakıflar sayesinde verimli iş gücü sağlamış olacaktır, hem de zaman içinde vakıflara daha az yardım yapacaktır. Fakirlerin bu yardımları alabilmesinin tek koşulu vardır toplumla uyum sağlamak yani patrona itaat edip onun emrinde çalışmaktır. Tocqueville’e göre topluma uyumsuzlar sadece üretimde verimsiz çalışan fakirler değil aynı zamanda dilencilik yapanlardır. Dilencilik verimizdir, Mill’e ve diğer faydacılara göre, dilenciliğin bireysel faydası yüksek olsa da toplumsal faydası sıfırdır. Oysa faydacı yaklaşımda aranan bireysel faydadan öte toplumsal faydadır. Toplum dilenciliği bırakın faydalı bulmayı zararlı bulmaktadır. Serserilik ile ahlaksızlık ile eşdeğer tutmaktadır. Ahlaken kabul edilemez ve aynı zamanda rahatsız edici bulmaktadır. Hatta Tocqueville daha ileri giderek yardım parası alıp ta dilencilik yapanlara karşı sadece yardımların kesilmesinin yetmeyeceği, aynı zamanda onların bölgeden uzaklaştırılması gerekeceğini söyler. Eğer istemezlerse de zor kullanılarak atılmaları gerekir. Onun için bunu sağlayan bir yasa çıkarılması gerekecektir.
Liberallerin kanaat önderleri ve has adamı olan Tocqueville’in bu sözleri liberalizmin ana fikrini vermektedir. 19 yüzyıldaki demokratik toplumsal değişimlerin çoğunun özden ziyade şekilden ibaret olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü liberalizmin ana gövdesini teşkil eden piyasa güdümlü sermaye brikimi rejiminin değişmemesi liberalizmin sınırlarını çizmekte ve otoriter, baskıcı yöntemleri toplumsal fayda adıyla meşrulaştırmaktadır. Bugün örneğin Fransa’da yabancılara karşı uygulanan baskıcı politikaların, Çingenelerin toplanıp sınır dışı edilmelerinin liberal öğretiyle ters düşmemektedir.
Tocqueville o bölgede yer alan yerli dilenci ile yabancı dilencinin de farklı muamelelere maruz kalmasını istemektedir. Liberal Tocqueville’in daha önce hem soL’da hem de MLAM’da yayınlanmış olan Cezayir raporlarına da bu vesileyle tekrar değinmemiz gerekir. Çünkü Tocqeville’de baskıcı düşünce salt kendinden farklı olana değil, yani deniz aşırı ülkelerde yaşayan barbarlara karşı değil aynı zamanda kendi halkına da karşıdır. Bunlar artık diğer yazının konuları olacaktır.