Milliyetçilik ve yabancı düşmanlığı üzerine anketler ve düşünceler (II)

31/07/2011 Pazar
Milliyetçilik ve yabancı düşmanlığı üzerine anketler ve düşünceler (II)

Önce Türkiye: Türkiye’de tek taraflı olarak en büyük tehlikenin milliyetçilik olduğunu söyleyenler için yukarıda bahsettiğimiz ve basında da yer alan Değerler araştırması Türkiye’de muhafazakârlaşma sonucu oluşan aşırı sağcı otoriter düşünceler gibi başka tehlikelerin de var olduğunu gösterdi. Demek neymiş, demokratik özgürlükler kapsamında ses çıkarılmayan tarikatçı, dinci yapılanmalar, dini örf ve adetler toplumda dolanıp durmuş ve sonunda düşünce bağlamında (neyse ki şu aşamada uygulaması yok!) liberal demokrasiyle ve özgürlüklerle bağdaşmayan hale gelmiş. Eğer ileride siyasal iktidar tarafından “toplumun büyük çoğunluğu istiyor” diye uygulamaya geçirilirse o zaman demokrasiyi ve özgürlükleri tehdit edecektir. Türkiye’nin değerler araştırması, 2011’de ilk baktığımızda milletimizin dininde imanında olduğunu görüyoruz. Karşımızda %87’nin oruç tuttuğu, %97’nin cehenneme inandığı, %81’in kendisini dindar olarak adlandırdığı, sadece %8’sinin evliliğin modası geçmiş bir kurum olduğunu düşünen ve üstelik %77’sinin kendisini mutlu hissettiği aşırı muhafazakâr bir toplum var önümüzde. Peki, bu toplum ne istiyor? Ne bekliyor gelecekten? Örneğin bu toplumun %61’i kadının plajda mayo giymesini günah sayıyor, %63’ü dine ve dini değerlere saldıran kitapların yasaklanmasını istiyor. Sadece kendi muhafazakârlıklarını yaşamak isteyen bir toplum yapısı değil aynı zamanda başkasının mayo giyme özgürlüğü ve dini eleştiren fikir özgürlüğünü de kısıtlamak istiyor, en azından bir konuda düşünce özgürlüğünü yasaklamak istiyor. Bu muhafazakâr topluluk aynı zamanda milliyetçiliğe de prim verebilecek görüşlere de sahipler. Çünkü büyük çoğunluğu (%61–62) başka dinden ve milletten olan insanlara güvenmiyor. Fakat daha da kötüsü %53’ü bilgisayar kullanmasına rağmen, bu bağlamda sanal ortamda isterlerse eğer dünya ile iletişim içinde olabilmelerine rağmen, %77’si Bilim ile Din çelişirse her zaman din doğrudur görüşüne sahip. Büyük bir çoğunluk o zaman dinden başka bir şeye inanmıyor. Yukarıdaki özet sonuçlardan yola çıktığımızda meselenin Türkiye’de sürekli tekrarlandığı üzere bir milliyetçilik sorunu bulunmadığını ama hem milliyetçilik sorunu hem de aşırı muhafazakârlaşma sorunları bulunduğunu gösteriyor. Tabii buradan milliyetçilik mi muhafazakârlaşmayı körüklüyor yoksa muhafazakârlaşma mı milliyetçiliği körüklüyor bu anketten bunu bilemeyiz, ama Türkiye’de iki sorunun da tüm şiddetiyle var olduğunu açıkça söyleyebiliriz. İşi düşünce öğürlüğünün yasaklanmasına kadar götüren toplum Nasyonal Sosyalist olacak neredeyse. Mc Carthy’ci sol avcılarına duyurulur. Onun için sizler Cumhuriyetçi, Kamucu, Planlamacı, Aydınlanmacı solcuları bırakın 10 senelik AKP iktidarının yarattığı topluma bakın. Orada duruyor çünkü aradığınız Nasyonal-Sosyalizm’in bir başka türevi. Bu arada okurlara hatırlatmakta yarar var, komünistlere, sosyalistlere nasyonal-sosyalist diye hakaret etmek Hayek, şu libertarian Hayek’e aittir. O sözlerini de 1952’de yazdığı “La route de la servitude” adlı kitabın içinden (Türkçesi’de vardır Esaretin Yolu adıyla) bulabilirsiniz. Kitabın bir bölümünü internetten de ulaşabiliyorsunuz.

Anketteki özet bulgulara baktığımızda biraz önce söylediklerimizi daha da perçinleyen verilere ulaşıyoruz. Çünkü Prof. Yılmaz Esmer’in anket çalışmasında yukarıdaki gelişmelerin geçmişe göre seyrini görebiliyoruz. Buradan yola çıktığımızda, son 20 yılda Türkiye’de muhafazakârlaşmanın milliyetçileşmeden daha fazla arttığını gözlemliyoruz. Özellikle siyasal katılım konusunda çekingenliğin artması örneğin kesinlikle toplu dilekçe imzalamam diyenlerin oranının 1990’da %46’dan günümüzde %61’e çıkması bize toplumun hak talep etmek için demokratik baskı mekanizmalarına gittikçe daha fazla soğuk baktığını göstermektedir. Bu bağlamda zamanla toplum daha kapalı, daha muhafazakârlaşmaktadır. Bu görüşü perçinleyen bir diğer bulgu ise Türkiye toplumunun son 20 yılda kendisini daha fazla sağda hissediyor olmasıdır. Tüm bu sonuçlar toplumun muhafazakârlaştığını gösterir. Düşünülenin tersine milliyetçilik son beş yılda düşüş göstermektedir. “Gerekirse ülkem için savaşırım” diyenlerin toplumda oranı 5 yıl önce %97 iken bugün %86 olmaktadır. Ama tabii yine çok yüksek bir orandır. Basınımızda da yer alan ötekine hoşgörüsüzlük üzerine anket sonuçları ise çok düşündürücüdür. Toplumun %84’ü kendisine eşcinselleri komşu olarak istememektedir. Nikâhsız yaşayan çiftler %68 ile hiç istenmeyen komşular listesinde üçüncü, tanrıya inanmayanlar ise aynı listede dördüncü sırada yer almaktadır. Listede daha sonra sırasıyla şeriat yanlıları ile Hıristiyanlar gelmektedir. O zaman sonuç olarak bu araştırma bize Türkiye toplumunun zaman içinde daha fazla muhafazakârlaştığını, daha çok otoriterliğe yakınlaştığını, toplumda milliyetçiliğin son 5 yılda azalma gösterse de halen çok güçlü olduğunu bizlere göstermektedir. Aşırı-sağ düşüncelere çok yakın ölçüde toplum muhafazakârlaşmıştır. Düşünce üzerinde (dini yayınların eleştirisi) yasaklara hoşgörü göstermesi, kendine farklı olanı komşu olarak bile kabul etmemesi, plajda mayo giymeyi günah sayması, bilim ile din arasında ihtilaf çıktığında dine inanması tüm bu düşüncelerimizi doğrulamaktadır.

Peki, Türkiye’de kim ne diyor? Türkiye’de AKP’ye oynayan solcu aydınlarımız bütün bu gelişmeleri son 6 aya kadar hep görmemezlikten geliyordu. Çizdikleri kabaca tablo şuydu: Bir taraftan türbanlısıyla, sakallısıyla, genciyle, ihtiyarıyla batı ve AB özlemi içinde özgürleşmek isteyen geniş bir halk kitlesi vardı, öbür yanda ise nasyonal-sosyalist, milliyetçi, ulusalcı AB’yi tehlikeli gören hatta derin devletçi gruplar vardı ve bunların en önemli özelliği özgür düşünceli halkı boğmaktı. Şimdi bu görüşler son 6 ayda gelişen olaylardan sonra (Anayasa, seçimler vs…) ve bu anketle beraber yıkıldı. Böyle bir şey yokmuş demek ki. Önce bu tespiti iyi yapalım. İkincisi söylenenin tersine tüm dünya da olduğu gibi, Türkiye’de ırkçılığın adresini sadece milliyetçi unsurlarda değil aynı zamanda, hatta daha fazla muhafazakâr ve liberal çevrelerde aramak gerekir. Bu anketlerdeki sonuçlar ve Türkiye’de son yıllarda artan anti-demokratik baskılarına rağmen AKP’nin oylarının artış göstermesi bunun örnekleridir. Ve son olarak ta bu yaşanan süreç sadece Türkiye’ye özgü değil aynısına benzer bir durumu hâlihazırda girmek için can attığımız AB’de yaşanmaktadır. O zaman her şeyi tek taraflı görmek ve okumak doğru değil. O zaman biraz da AB’ye bakalım.

Şimdi AB: Bu bölümde Avrupa Komisyonunun hazırlamış olduğu bir 1997 biri de 2009 tarihli ve yukarıda referanslarını verdiğimiz iki anketinden yola çıkarak AB’de yükselen ırkçılığın şiddetini göstermek olacaktır. 1997 tarihli ilk anketin sonuçlarına baktığımızda, bundan 14 yıl önceki AB toplumunun üçte ikisi yanlış okumadınız evet üçte ikisi kendisini ırkçı kabul etmektedir. Daha detaylı olarak söylersek ankete katılanların %33’ü biraz ırkçı, %24’ü oldukça ırkçı, %9’u de aşırı ırkçı olarak kendini tanımlamaktadır. Toplam %66 çıkmaktadır. Kendisini oldukça ve aşırı ırkçı kabul edenler ise ankete katılan AB üyesi vatandaşlarının üçte biridir. Bizim ülkede bayramlarda balkonlarında ay yıldızlı bayrakları asan orta halli insanları milliyetçi ilan ederken, bu kesimin bayıldığı AB vatandaşları taa 1997 yılında alenen “ben milliyetçi falan da değilim ben ondan da öte fena halde ırkçıyım” dermiş. Dolayısıyla “tencere dibin kara senin benden de kara” durumu varmış. Türkiye’deki birçok AB düşünürün işin bu yönünü de hesaba katması kanımızca iyi olurdu. Geçmiş zaman kullanıyoruz zira rapor çok eski tam 14 yıllık. Gene aynı rapordan hareketle kendisini “aşırı ırkçı gören”lerden en fazlası %22 ile Belçika’da bulunuyor (AB ortalaması %9) , onu %16 ile Fransa ve %14 ile Avusturya izliyor. Yani Belçika’da 1997 yılında sadece Leffe birası bulunmuyormuş aynı zamanda yolda elini beş kere salladığında 1 tanesi aşırı ırkçı bir Belçikalıya çarpıyormuş. Kendisini ırkçı bulanların %52’si sağ görüşlü olurken %33’ü merkez %19’u da sol görüşlüymüş. Hem solcu olup ta hem ırkçı olan %19’luk vatandaş grubu Türkiye’de aranan Nasyonal-Sosyalisttin AB ülkelerinde çıktığını da bizlere müjdeleyebilir. Avrupa’da kendini ırkçı tanımlayanların sebepleri arasında işsizlik, güvenlik sorunu, geleceğe yönelik belirsizlikler mevcut. Aslında bu eski raporu daha fazla karştırmayıp 2009 yılındaki Avrupa komisyonunun “Ayrımcılık” raporuna baktığımızda günümüzle ilgili daha çarpıcı bilgilere ulaşabiliyoruz. Bir de bu yeni raporla 1997’deki AB’deki ırkçılık meselesinin azalmadığını tersine artarak devam ettiğini de şahit oluyoruz. Özellikle son rapor 1997 ortaya çıkan ırkçılığın hangi vesilelerle ve ne şekilde toplumda uygulandığını göstermektedir.

Yukarıda referanslarını verdiğimiz 2009 raporuna göre, 1997 yılında en ırkçı topluma sahip olan üç ülkeden biri olan Fransa’da ankete katılanların %79’u iş piyasalarında etnik kökenlerinden dolayı ayrımcılığa uğrayanlar olduğunu söylüyor. Bu oran tüm AB’nde %61. 1997 raporuna göre en ırkçı diğer iki ülke olan Belçika ve Avusturya’ya baktığımızda etnik köken ayrımcılık oranları sırasıyla % 71 ile % 63 çıkmaktadır. Her iki ülke de AB ortalamalarının üzerindedir. İş ortamındaki ayırımcılıkla ilgili bir diğer konu “aynı niteliklere sahip iki adaydan biri işe alınmak istenirse hangi ölçütler adayın seçilmesinde olumsuz rol oynar? sorusuna iki Fransız’dan biri “adayın ismi” diye cevap vermiş. İşe alınacak kişinin Fransızcanın dışında başka bir dilde yabancı bir ismi varsa bu onun işe alınmasında engel olmaktadır. Aynı soruya Fransızların %64’ü adayın renginin (ırkının) ve etnik kökeninin işe alınmasında engel olacağını söylemiş. Aynı şekilde aksanlı Fransızca konuşması da %55’e göre aday işçinin işe alınmasında bir handikap sayılmaktaymış. Aynı sorulara AB düzeyinde verilen cevapların oranı ise sırasıyla %13, %38 ve %30’dur. Özellikle ismin işe alınmada bir engel olabileceği sorusuna verilen evet cevabın oranı AB ülkelerinde sadece %13 iken Fransa’da %49 çıkması ve diğer cevaplarda da Fransızların AB ortalamasının çok üstünde yer alması oldukça düşündürücüdür. Ama buna mukabil etnik kökeni farklı birisinin Fransa’da seçimle en yüksek yönetim kademesine gelmesini nasıl karşılarsınız sorusuna verilen memnuniyetlik notu 10 üzerinden 7,3 çıkmaktadır ki bu not AB’den 1,3 puan daha yüksektir. Yukarıdaki aynı anket Türkiye içinde yapılmıştır. Buna göre Türkiye’de ki ötekine karşı ayrımcılık oranları Fransızlara ve AB’ye nazaran düşük çıkmaktadır. Örneğin farklı etnik kökenin işe alınıp alınmamada etkili olup olmadığı sorusuna her iki Türkiye’li vatandaştan biri (%48) evet demektedir. Bu oran AB ülkelerinde %61, Fransa’da %79’dur. İsim ve aksanlı Türkçe konuşma meselesi de Türkler için sorun teşkil etmemektedir. Fakat iş farklı etnik kökenli bir kişinin seçimle gelinen en yüksek politik konuma seçilmesinden duyulan memnuniyetlik ölçüsüne geldiğinde 5,4 ile hem AB’nin hem de Fransızların altına düşmektedir. Bu aslında şunu göstermektedir. Türkiye’dekiler kendilerini doğrudan ilgilendirmeyecek sorulara biraz gevşek cevaplar verip ötekine karşı ayrımcı olmayan bir toplum imajı verirken, kendilerini doğrudan ilgilendirecek soruda ise gerçek niyetlerini göstermektedir. O gerçek niyet ise farklı etnik kökenden gelen birini Başbakan olarak görmeyi çok da arzu etmemektir. Buradan çıkacak sonuç, AB ülkeleri gibi Türkiye’nin de ayrımcılık ve ırkçılık konularında sicilinin pek parlak olmadığıdır.