Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Burak Gürbüz

Burak Gürbüz

Hangi demokrasi? Hangi özgürlükler? (II)

Yayın Tarihi: 07.05.2021 , 23:58 Güncelleme Tarihi: 07.05.2021 , 23:58

Tüketim üzerine bağımlı yaşam biçimleri: hizmetlerin artışı

İnsanların ekranlara bağımlılığı televizyonla başladı. Orada gösterilen filmlerdeki yeni yaşam biçimleri (mesela eskiler hatırlar Dallas dizisi), reklam kuşaklarındaki tüketim kalıpları toplumsal ilişkilerde dönüm noktası oldu. İlk olarak televizyonla birlikte bazı bilgilere ulaşmak çok daha kolay oluyor. Üstelik bilgi kişilerin ayağına kadar geliyor ve bu bağlamda kişilere özel bir hizmet aracı oluyor. Yalnız bu bilgilere erişmenin bir koşulu televizyon denilen 'kara kutu'yu satın almak. Aradan 50 yıl kadar bir zaman geçtikten sonra televizyonun zararlarının yararlarından daha fazla olduğunu sanırım çogu kişi bilmekte. Özellikle kolayca bilgi ve eğlenceye erişim sağladığından bir çok insanda bağımlılık yarattığını bilmekteyiz. Tıpkı günümüzün gençlerinin bilgisayar oyunlarına bağımlı oldukları gibi büyüklerde televizyona bağımlı oluyorlar. Buradaki bağımlılık televizyona değil, bilgi, eğlence alış verişinde kolaycılığa olan bağımlılık. Televizyonun ek aksesuarları olan kumanda aleti vs.. de bu kolaycı hizmet anlayışının diğer boyutlarını da göstermektedir. Bu durum aynı zamanda da insanlar arası ilişkilerin, sosyal ilişkilerin zayıflamasına neden olmaktadır. Ekranın karşisında evin içine hapsolan aile bireyleri, bırakın dışardaki faaliyetlerde yer almayı birbirleriyle bile iletişim kuramamaktadır. Her odaya,, her aile bireyine ait bir televizyon ve bir bilgisayar bu durumun somut göstergesidir. Kişilerin kendi içine dönüşünü sağlayan şey teknolojiden öte kişilere özel ayağına kadar gelen hizmet anlayışı olmaktadır. Daha sonraki bilişim çagi denilen günümüzün bilgisayarlı yaşam biçimleri kişileri daha çesitli hizmetlere ve çoklu bilgi akışına alıştırmıştır. Bu durum çalisma biçimlerini, ticaret üzerine kurulu sosyal ilişkileri yeniden düzenlemiştir. Ama en önemlisi çalismanin tanımını değiştirmiştir. Burada sanayi toplumundan hizmetler toplumuna doğru nasıl ve ne şekilde geçilmekte olduğunu anlatmaktan çok, kişilerin tüketim ve ekran yoğunluklu yaşam biçim kalıplarından yola çikarak toplumun nasıl lümpenleşmekte olduğunu anlatmak istiyoruz. Bu değişimin kökeninde bilgi akışına ve tüketime dayalı yeni üretim biçimleri olduğunu belirtmemizde yarar var. Bu değişimin adını neo-liberal politikalar da denilebilir. Buradaki neo kelimesi bilişim sektörü gibi yeniliklere işaret eder, liberalizm ise kapitalizmden farklı olarak salt kapitalist üretim sürecini değil, üretim sürecinden daha önemli olan piyasaların rolüne işaret eder. Fakat aslında temelde olay kapitalizmin kendisidir. Çünkü günümüz neo-liberal politikaları da artı-değer ve yoğun emek sömürüsü üzerine kurguludur. Tek farkı üretim ve tüketim biçimlerinde ki değişimdir. Aslında bu değişim başka bir toplumsal boyuta geçtiğimizi göstermekten ziyade artı-değer ve emek sömürüsünün daha hızlı ve uyum içinde olmasını sağlar ve kapitalizmi bu bağlamda daha çok güçlendirir, tartışmasız hale getirir. Tüm bu süreçler aynı zamanda demokrasi ve özgürlüklerin tanımlarını da beraberinde değiştirmektedir. Ekranlar hem insanları tembelleştirirken, hem de çalisanlari kendi sosyal sınıflarından uzaklaştırıp, herkesi televizyon seyircisi haline dönüştürür. Fabrikada tornacının karısı akşam televizyonda sağlık programları, rejim ve diyet uygulamaları izleyecektir. Oysa kendisinin ve kocasının yaşadığı olumsuz yaşam ve çalisma koşullarını televizyonda göremediği için kendilerine dert edinmeyeceklerdir. Lüks villada oturan bir kadın ile tornacının karısı aynı diyetleri, aynı egzersizleri yapacaklardır. Sağlık sorunu daha sonra eğitim sorunu insanların önem vermesi gereken konular olduğunu ekranlar her gün bangır bangır yayınlayacaktır. Bu programlar sermaye’ye iyi ve kaliteli sağlık ve eğitim hizmeti almaya aday kişiler oluşturur. İnsanların korkusu kötü tedavidir ve kötü eğitimdir, sebebi parasız sağlık, eğitim ve devlettir. Çareleri ise özel sektör eliyle paralı sağlık ve eğitim hizmetleridir. Çekaplardir, dershanelerdir, özel hastanelerdir, kanser kontrolleridir, emarlardır, yabancı okullardır vs… Hizmete alıştırılmış, tembelleşmiş ve sınıfsal özelliklerini yitirip bireyleşmiş emekçilerin demokratik hak ve özgürlüklerden anlayacakları “hizmet” alışına gölge etmeyen siyasi görüşler ve eylemlerdir. Bunlar ışık açıp kapatmak fiilleri olabilir, televizyonu açıp kapatma protestosu olabilir, bilgisayarda şuraya buraya tıklama olabilir… Bu fiiller hizmeti aksatmamakta, protesto sonrası televizyona bilgisayara kalınan yerden kullanılmaya başlanılmaktadır. Ya da bütün bu protestoları yapmaktan bile aciz hane halklarının sol partilere uzak durmasının arkasındaki neden bu partilerin iktidara geldikten sonra aldıkları hizmeti engellemesi korkusudur. Bu korkunun en eski tezahürü de zamanında Ecevit ve CHP’nin siyah-beyaz televizyondan renkliye geçmemesi, birinci boğaz köprüsünün yapılmasına muhalefet etmesi gibi sebepler olabilir. Aslında bu korkuların içinde çalisma koşullarının iyileştirilmesi, bedava sosyal hizmetler gibi sol partilerin uygulayacakları programlar hiç önem kazanmamaktadır. Varsa yoksa hizmetlerdir. Neredeyse “almış olduğum lümpen hizmetlere karışmada ne yaparsan yap beni kendi halime bırak” diyen gelecekten umutsuz bir halk vardır. Artık ekranlar demokratik hak ve özgürlüklerin olmazsa olmazı durumuna girmektedir. Bu bağlamda tüm seçenekler ekranlarda yer almaktadır.

Hizmette bekleme yoktur, emek süreci kişiye özel başlar ve biter…

Kapitalizmde ticaret için önce bir mal üretilecektir, sonra bu malın satış değerine piyasada alıcı bulmasıyla ticaret sonlanacaktır. Alan kişi mala sahip olacak, satan kişide malın eşdeğeri olan ve içinde artı-değeri de barındıran paraya sahip olacaktır. Ama hizmet toplumunda mal daha üretilmeden kişiye özel hazırlanmaktadır. Kişi kendisine uygun olanı ekranların ve enformasyonun yardımıyla bulmaya çalismaktadir. Kişiye özel üretim pazarlanmakta ve daha üretim süreci başlamadan satılmaktadır. Kredi kartları da aynı şekildedir. Daha çalismadan, gelir sahibi olmadan eşya sahibi olunabilmektedir. Hatta tatili krediyle satın alındığında ortada ne para vardır, ne de mal. Enformasyona dayalı tercih ve tüketim biçimleri toplumsal ilişkileri salt tercihe dayalı faydacılığa indirgemekte ve buradan demokratik hak ve özgürlüklerde ona bağlı olarak şekillenirken, emek eksenli toplumsal mücadeleler gittikçe zayıflamaktadır. Çünkü var olan hizmetlere sahip olabilmek için toplumsal mücadeleler vermemize gerek kalmamıştır. Tersine daha fazla yeni tüketim kalıplarından yararlanabilmek için daha fazla iş bulup daha fazla çalismak gerektiğini neo-liberal politikalar yoluyla kapitalizm çalisanlarini bilgilendirmiştir. Her ay yenilenen teknolojik oyuncaklardan satın almak, giyimde her üç ayada bir değişen modaya uyum sağlamak için daha fazla çalismaktan ya da gayri ahlaki yoldan (fahişelik, vergi kaçırmak, pezevenklik, silah, eroin ticareti, zor kullanarak çek-senet tahsildarlığı vs…) para kazanmaktan başka çare yoktur. Her halükarda piyasalar bireylere yeni ve pahalı tüketim kalıplarını kullanmaları için teşvik etmektedir. Borç para bulmak sorun olmaktan çikmistir. Dolayısıyla sürekli bir borçlanma trafiği içinde insanların tüketim derdi yoktur. Amaç borçları ödeyip piyasa tarafından pazarlanan hizmetleri satın almaya devam etmektir.

Sosyal sınıfları üretim biçimleri belirler. Buna göre üretim sürecinde işçi olanla sermayedar olanın farklı çikarlara sahip olduğundan iki sınıf arasında çatismanin var olması gerekir. Bu sınıf çatismasini başta körükleyen, sınıfların kendisidir. İşçi sermayedara göre toplumdan soyutlanmış olduğunu ticarete konu olmadığından dolayı anlamaktadır. Kapitalizmde ticarette ki önemin toplumdaki önemini de belirler. Emekçinin ürettigi artı-değer sermayedar tarafından gasp edildiğinden emekçi ve değeri hiç bir zaman ticarette konu olmayacaktır. O zaman kapitalist toplumun tüm katmanlarından soyutlanmış bir sınıf vardır ve bu üretim ilişkileri çerçevesinde kendini gösterir. Emekçinin tüketimine de bakıldığında yine eline geçen yaşamsal ücret seviyesiyle ancak kendini doyurabilmektedir. Günümüzdeki üretim süreçlerine baktığımızda her ne kadar daha çok teknoloji, daha fazla bilgi akışı yer almış olsa da, emek sömürüsü bağlamında hiçbir şey değişmemiştir. Yine emekçi yarattığı emeğin büyük bölümünü sermayedarın emrine bedava verecektir. Fakat tek değişim emekçinin tüketimindedir. Çalisanlarin artık kendini sömürülen bir sınıf olarak görmemesinin temel nedeni borçlandırılarak tüketim yapabilmelerine izin verilmeleridir. Sonuç olarak emekçi borçlanarak da olsa patronunun alabildiği malları (örnegin araba, cep telefonu, koltuk takımı vs…) satın alabilmektedir. O zaman tüketim bağlamında sınıflar arası farklar azalmaktadır. Kısacası çalisanlar kendilerini kapitalizm toplumdan daha az soyutlanmış hissetmektedirler. Ama bu söylenenlerin karşilığında emekçilerin bilerek veya bilmeyerek verdikleri bedel çok büyük olmaktadır.

Verilen bedeller: ilk olarak neo-liberal politikalara sırtını dayamış sermayedarlar, çalisandan bunun için büyük özveriler isterler. Daha fazla saat çalisma, her türlü işe koşma vs… İkincisi çalisanin alın terini gasp edenler bunu çalisanlara belli etmeyeceklerdir çünkü her şeyin bir kuralı vardır sermayedarlar gibi tüketmenin kuralıda çok çalismak olacaktır. Dolayısıyla fazla saat çalismak emekçinin gözünde de meşrulaşacaktır. Bu durum emekçilerin toplumsal mücadelelere, demokratik hak ve özgürlük mücadelelerine tepkisiz kalmalarına neden olacaktır. Bir de bu durumdan fırsat sağlayacak olanlar geleceğin parazit sermayedarları, rantiyeleri, mafya babalarını, lümpen proletaryayı vs… oluşturacaktır. Bu parazit sınıfların çogalmasinda en önemli etken çoklu bilgi akışından yararlanmaları, halk diliyle “uyanık” olmalarıdır. Uyanık olmanın belki bir tarifi daha önce de söylediğimiz çoklu bilgi akışlarını kendi çikari için en iyi kullanabilmektir. Uyanıklık işçilikten, emekçilikten geçmemektedir. Çünkü bu kesimin biraz daha fazla tüketebilmesi için karşilığında çok fedakarlık ettiklerini bu uyanıklar tespit etmekte zorlanmayacaktır. Onun için az çalisip, çok kazanmanın yolunu bulmaya çalisacaklardir. Tıpkı diğerlerinin yaptığı gibi. O zaman neo-liberal politikalar ve piyasacılığın emeği zayıflatan bir sürecide, arz ve talebin yer değiştirir olduğu hipotezidir. Yani salt talep edenlerde bir gün gelir arz edebilecek bir şeyler üretecektir iyimserliği. Aslında iyimserliğin ötesine geçen bir önermedir, yani gerçekleşebilir, birkaç uyanık sayesinde ama bu çok kısıtlı örnekler toplumda çokmus gibi genellendirilir. Hatta TUİK’e göre Türkiye’de 2006 yılında hane halklarının % 23’nün gelir kaynağı girişimci gelirinden oluşmaktadır. Toplumun neredeyse dörtte birinin geliri kendi kurduğu işletmeden gelmektedir. Az gelişmiş bir toplum yapısında ve ekonomisinde insanlar çaresizlikten çare üretmektedirler. Ama buldukları çare sömürülen değil sömüren olmaktır. Yani bir açıdan kapitalizmle uyumlaşmak, onun nimetlerinden yaralanabilmektir. Kaçı bunu başarabilmiştir? Elbette Türkiye gibi az gelişmiş bir ülkede çok kişi başarmış olmasa gerek. Biraz olsun fikir elde edebilmek için 2000’li yıllarda kurulan kapanan şirket istatistiklerine bakılabilir, gene bu yıllardaki geniş anlamdaki işsizliğin artışı incelenebilir, iş aramayanların artışına da değinilebilir, müteşebbis hane halklarının gelir düzeyine bakılabilir. Belki okuyucular içinde fikir vermek isteyenler varsa onlardan da yararlanılabilir. Diğer haftalarda burada veya başka yazıda sayısal örneklemeler vermeye çalisacagiz.

Toplumdaki “uyanıklar” çalismayi “enayilik” olarak gördüklerinden, işçi sınıfına, dayanışmasına, örgütlenip güçlenmesine en büyük bariyerdir. İşçiler artık ne sınıflarından emindirler ne yaptıklarından. Acaba mı? sorusu herkesin içini kemirmektedir. Yani “acaba uyanıklar haklı mı biz enayi miyiz?” Yönünü, yolunu kaybetmiş olanların kurtarıcıları da hazır kenarda beklemektedir: dinsel sömürücüler ki günümüz Türkiye’sinde kapitalizmi yeniden ABD ile beraber formatlamaktadır. Bu kesimler yozlaşmış, lümpen-proletaryayı beslerler, onları korurular. Seçimlerdeki oyların büyük çogunlugu da bu yozlaşan sınıfların sayesindedir. Bu konuya daha sonra değinilecektir.

Özellikle günümüzde alıcı veya satıcı yönünden kredili satışların bolluğu paranın yerini kredi kartlarının alışı, salt bir parasal değişim olarak algılanmamalıdır. Belki kredi kartları uygulaması iktisadi açıdan paranın bankacılık sistemi dışına pek çikmayip, içinde kalması bankaları daha likit hale getirebilmekte, uygulanan para politikalarını daha verimli hale sokabilmektedir ama bunun çok daha ötesinde anlamda taşimaktadır. Kredi kartları para işlevinden daha öncesinde şu işlevi içinde barındırmaktadır: para olmadan arzu edilen mala sahip olmak. Bu durumun sonucu kişilerin sürekli borçlanarak tüketmesidir. Artık kolayca tüketime alışmış bireyler için çalisma koşulları da değişime uğrayacaktır. Örnegin tek bir ücrete tabii kalmamaları gerekir, veyahut ailenin diğer fertlerinin de çalismasi gerekir. Piyasa koşulları, emeği ile geçinemeyip yeni işler arayanlara yeni fırsatlar sunmaktadır çünkü. Çünkü yine piyasa koşulları burjuvaziye işçi vasfını kaybedip toplumdan soyutlanmışların yapabileceği yeni hizmet kalıpları üretmektedir. Örnegin değnekçilik. Arabasını güvenli park etmek isteyenler için paralı bir hizmet olacaktır. Örnegin toprak rantı. Toprağını satmak isteyen emekçi özellikle İstanbul’da yeni lüks inşaatlar yapmak isteyen müteahhitler için önemli bir müşteri olacaktır. Otoyolda trafik sıkıştığında su, çiçek satanlar. Yine arabalı müşterilere paralı su, çiçek hizmeti sunmaktadır. Bütün bu sayılan iktisadi faaliyetlere biraz daha fazla sermaye daha konulursa otopark, yıkama, büfe vs.. sayılabilir. Hepsi hizmet tüketimine alışmış biz şehirliler (burjuvazi, orta sınıf, emekli vs…) içindir. Büyük şehirlerde taksilerin çok olması sonucu trafiğin tıkanması kimsenin pek umurunda değildir. Asıl tercih edilen çünkü “taksi” diye elini kaldırdığında hemen bir tanesinin önünde durmasıdır. Dolayısıyla hem burjuvazi hem “emekçiler” piyasa tarafından sürekli olarak hizmet ile doyurulmaktadır. Kartlar vardır, hızlı hizmet vardır, her istediğimizde mal, hizmet ayağımıza kadar gelebilmektedir üstelik bu mal ve hizmetleri satın almak için çalisma ve gelir sahibi olmak lazım gelmemektedir.

Kredi kartının para yerine geçen hizmet rolünden başka, takip edilebilen bilgi rolü de vardır. Yani günümüzün bilişim ve enformasyon kültürü kredi kartlarında da mevcuttur. Şöyle ki kartlarda her ay kullanıcıya gelen ekstreler, kişinin ne kadar borçlu olduğunu gösterir. Yani bizim yerimize banka bizim kendi hesabımızı tutmaktadır, bize bilgi vermektedir. Dolayısıyla kişiler kendileri ayrı hesap tutmak zorunda değillerdir. Bu bağlamda bir anlamda bankalar bizim hesaplarımızı, harcamalarınızı, borçlarımızın dökümünü çikartmakta ve yine bizlere bilgi vermektedir. Bilgi toplumu kapsamında hizmet sunmaktadır. Her an her zaman bilgiye sahip olmanın sonucu bireylerin bilinmezliğe duyduğu korkular olmaktadır. Bilgi toplumunda, her şeyin paylaşildığı toplumlarda, bilinmeyen ya da az bilinen konular, piyasa yapıcıları tarafından kolayca manipüle edilebilmektedir. Bunların başinda korkutmak vardır. Bilinmez bir olay karşisında, ekranlar size o korkuyu verebilir. Bilinmeyen bir olay korku verir. Her şeyi önden kestirmeye, önden bilgilendirmeye alışmış toplumlarda bilinmeyenlik kişilere korku verecektir. Ekrana bağımlı bireyler, ekranın sunduğu korkuyu sorgusuz sualsiz kabul edecektir. Çünkü televizyon ve ekranın başka alternatifi yoktur. Kitaplar, özellikle halen okuma-yazma bilmeyenlerin olduğu bir toplumda ekrana ciddi bir alternatif olamayacaktır. Onun içindir ki kendilerine profesyonel iktisatçı diyenler, ki aslında profesyonel iktisatçı değil piyasa yönlendiricileridir, sermaye karşitı bazı olumsuz gelişmeleri gizlemeyi veyahut minimize etmeyi kendilerine borç bilirler. Bilirler ki, kişiler ekrandan gelen yönlendirmelere aşirı derecede hassastırlar ve bu olumsuz bilgiler iktisadi bireyler üzerinde ters etkisi olacaktır. Dolayısıyla denilebilir ki günümüz demokrasinin vazgeçilmezleri hizmet ve öngörülebilirliktir.

Peki ne yapmalıyız?

Burada belki üzerinde durulması gereken şey günümüz piyasacılığı ile aramıza set çekebilmemizle ilintili olması gerekir. Bugünkü eşitsizliğe doğru, menfaatçiliğe doğru, kırıcı rekabetçiliğe doğru, dinciliğe doğru giden toplumsal dönüşümlere direnmek lazım gelir. Hizmet sektörü işte bu gidişi hızlandırmaktadır. Direnmek demokrasinin vazgeçilmez unsurudur, çatismak keza yine öyledir. Uyumlaşmak, anlaşmak zorunda olduğumuz hissini bizlere veren yine hizmet ve bilgi temelli neo-liberal politikalardır. Çünkü arz-talep’de denge unsuru önemlidir. Hepimiz piyasalar tarafından dengeye doğru itilmekteyiz ve buna koşullandırılmışızdır. Denge uzlaşidır, dengesizlik çatismadir. Devam edeceğiz.

Burak Gürbüz 'ın Son Yazıları