Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Burak Gürbüz

Burak Gürbüz

Hangi demokrasi? Hangi özgürlükler? (I)

Yayın Tarihi: 07.05.2021 , 23:58 Güncelleme Tarihi: 07.05.2021 , 23:58

Günümüzde dünyada demokratik hak ve özgürlüklerin geliştiği söylemi ile gerçekte ülkelerde devam eden süreç arasında ters bir orantı söz konusu. Bu tezatlar silsilesi aynı zamanda iktisadi gelişmelerde de kendisini göstermektedir. Ülkelerin büyümesine, kamu harcamalarına, borçlanmalarına bakarak piyasanın olumladığını emekçiler olumlamamaktalar. Seslerini çıkarmıyorlarsa eğer olumlamadıklarından dolayı olması gerekir. Örneğin kamu harcamalarını kısmak, kamu kuruluşlarını özelleştirme yoluyla kamu gelirleri yaratmak piyasanın ve sermayenin olumladığı bir politika olurken, daha az ücretsiz sağlık, daha az ücretsiz eğitim alacak olan geniş halk kitleleri tarafından bu politikalar benimsenmeyecektir. Peki kısaca ülkelerde piyasacılığı geliştiren, sermayeye yeni alanlar açan ve adı yapısal uyum politikaları olan bu siyaseti benimseyen politikacıları tekrar tekrar iş başına getiren geniş halk kitlelerinin aklından zoru mu var sorusu insanın aklına gelebiliyor. Türkiye’de üst üste Tayyib, Fransa’da Sarko, İtalya’da üst üste Silvio, ABD’de üst üste baba ve corci. Bunlar demokratik seçimlerle işbaşına gelen hükümetler emek yanlısı olmayıp tersine emek düşmanı ve sermaye yanlısı oluyorlar. Bu gelişmenin bir nedeni emekten yana sol partilere belki bağlanabilir en azından tartışılabilir. Fakat bir başka yönden kitlelerin sesini kesecek olan sermaye yanlısı yeni gelişmelerin ne olacağı sorusu üzerinde odaklanılması gerekir. Çünkü sonuçta oy kaygısı taşımayan sol partiler dışında diğer sol ve sosyal demokrat partiler burjuva demokrasisi içinde yer alabilmek için kapitalizme endeksli gelişmeleri takip edecektir ve bu durumda bu partileri doğal olarak soldan uzaklaştıracaktır. Dolayısıyla kapitalizmle ile demokrasi arasında birbirini besleyen damarların günümüzde daha iyi işlediği gerçektir. Evet, toplumsal gelişmeler neden emekten yana değil de sermayeden yana olmaktadır? İkincisi neden geniş kitleler bu gelişmenin sadece seyircisi kalmaktadır? Üçüncüsü bu süreçte demokrasinin ne kadar parmağı vardır?

Tüm bu sorulara cevap aradığımız vakit ortaya ilk olarak emeğe verilen önemin gittikçe azalmış olduğu saptamasından başlamak gerekiyor.

Kapitalizmde emek sadece istihdam bağlamında bir önemi vardır. Genellikle emek iktisadi politika bağlamında, büyüme, yatırım, üretkenlik vs… bağlamında incelenir. Sadece sayısal verilere indirgenir, çünkü kapitalistin gözünde emeğin iki tane önemi vardır, ikisi de sayısaldır: kaç işçi çalıştırılıyor? İkincisi günde kaç saat çalıştırılıyor? Kullandığı üretim teknolojisinin önemi ondan sonra gelecektir. Sayıların büyüsü emekçinin yaşam koşullarından daha ön plana çıktığında mesela işgücü anketlerinde emekçinin işsiz sayılmaması için bir yılda 1 saat bile çalışmış olması yeterli görülebilir. Üstelik Türkiye gibi az gelişmiş olan ülkelerde emekçinin çok kısa süreli çalışıp işten çıkartıldıktan sonra işsizlik parası alamamasına rağmen resmi istatistikçiler bu kişiyi bir yıl boyunca gelir sahibi sayarlar. Yani kısacası her türlü gelirden yoksun olan bu kişi istihdam edilmiş gözükmektedir. Bu durum bir çok iktisatçı tarafından olağan karşılanmaktadır hatta sorgusu bile tepki çekebilmektedir. Tıpkı Türkiye gibi az gelişmiş bir ülkede çalışabilecek olan nüfusun kabaca yarısının çalışmak istememesi gibi. Tabii bu çalışabilecek olan nüfusun içinde gittikçe payı artan iş aramayan kesimler işsiz sayılmayacaktır. Bütün bu söylediklerimizden anlatmak istediklerimiz, istatistikler hem doğruluğu tartışılan bilgileri hazır bir format içinde bizlere doğruymuş gibi sunarken, hem de işsizliği salt bir istihdam sorunu olarak almaktadır. İstatistiklerde emekçinin çalışma biçimi, koşulları, yaşadığı çevre vs… dikkate alınmaz. Bu bağlamda emeğin kendisi bir oran olarak raporlarda yerini bulur. Bu oranlar, sayılar aslında emekçilere bilgi vermek amacıyla toplanmaz. Yani emekçiler bu oranlara bakıp ona göre iş aramazlar. Bu oranlar tamamen piyasalara yönelik toplanır. Dolayısıyla amaç piyasaları rahatlatıp böylece dışarıdan daha fazla sermaye çekebilmektir. Bu bağlamda istihdam verilerinin artışı ile dışardan sermayenin gelişinin hızlanması arasında bir paralellik söz konusu olabilir. İstihdamın artışı piyasayı ilgilendirir ama nasıl ve hangi koşullarda arttığı hiç ilgilendirmez. Emekçilerin piyasa tarafından sadece istihdam açısından ve veri olarak önem kazanması çalismanin toplumdaki öneminin ne kadar azaldığının bir örnegini teşkil etmektedir. Kısacası istatistiksel açıdan çalismak ile çok zor şartlarda çalışmak bir olmaktadır. O zaman çalışma fiilinin kendisinden uzaklaşmak bugünkü kapitalizmin geçen asırdaki kapitalizme nazaran daha rahat emek sömürüsü gerçekleştirdiğini söylemek için mümkün olabilir. Özellikle günümüzde kimsenin emek sömürüsü ile ilgilenmediğini hatırlatmak gerekir. Hatta tersine sermayenin ve dışardan sermayenin ülke içine çekilebilmesi için o ülkenin emekçilerinin sessiz ve çalışkan olup aynı ücrete çok daha fazla saat çalişabilme kapasitelerinin oluşmuş olması gerekir. Yani kısacası sermaye emek sömürüsünü sevmektedir. Asıl sömürü üzerinde çoğu iktisatçının ve sosyal bilimcinin durmamasının altında yatan nedenlere bakmak gerekir. İşte o neden emeğin, çalışmanın toplumsal yaşamda her türlü önemini kaybetmesidir daha doğrusu piyasa tarafından kaybettirilmesidir. Peki emekçiler nasıl oluyor da bu gidişata sessiz kalabilmektedirler? Onu bırakın toplumun entelektüelleri neden artık emek sömürüsüne tepki vermemektedir? Doğu bloğu ve SSCB yıkılmış olması mıdır ilginin azlığı? Demokratik tepkiler nerede kalmaktadır? Neden emekçiler sokaklara dökülmemektedir? Bütün bu sorulardan sonra meselenin belki de demokrasinin yeniden tanımlanmasından kaynaklanmış olabileceği akla gelmektedir. Bu sav özellikle geçen 1 Mayıs’ta polisin Türkiye’nin tarihsel anlamda ve toplumsal mücadele bağlamında en önemli sendikası olan DİSK’i abluka atına alıp tazyikli su sıkarak sendikalı emekçilerin bir 1 Mayıs sabahı sokağa bile çikmalarını engelleyebilmesidir. Bu olay hatırladığımız kadarıyla o günkü basın tarafından önemsenmemiştir. Birkaç aydın dışında konuyla ilgilenen (DİSK’in ablukaya alınması) bile olmamıştır. Bu örnek aslında çok şeyi ifade etmektedir. Artık sendikaların siyasal partiler gibi burjuva demokrasilerin vazgeçilmezleri olmadığını göstermiştir. Peki siyasal partiler varken sendikalara ne gerek vardır diye sorulabilir. Çok önem vardır, birincisi özellikle emekten yana sol partilerin burjuva demokrasilerinde iktidara gelmeleri tarihte pek (ya da çok az) mümkün olmuş olmasa da, sendikalar sosyalist düşüncelerin yeşerdiği ve uygulama alanı bulduğu için önemlidir. Bu bağlamda sendikaların sadece Türkiye’de değil tüm dünyada tasfiye sürecine girmesi, emeğin artık demokrasilerde yerinin olmadığının en önemli işaretlerinden biridir. İkincisi aydın kişilerin bu duruma müsaade etmesi ise bu kurumları entelektüel anlamda temsil eden emekten yana sivil toplum kuruluşlarının ortaya çıkmasıdır. Ama çok önemli nokta bu STK’lar hem emekçi kitlelerinden yoksundur, hem de emeği kültürel soslarla servis etmeyi kendilerine bir borç bilirler. Neden? Çünkü kendi başına emek arkasında bir gaye olmadan pek ilgilerini çekmemektedir. Sosyalist düşüncenin yer almadığı platformlarda asıl ilgi emeğin ve emekçinin kişisel zevkleri ve düşüncesi, farklılığı, giyim kuşamına kaymaktadır. Özgürlügün ve insan haklarına daha fazla toplumsal tanımlar yüklemek istemektedirler. Bu bağlamda çalışma yaşamını sorgulamadan salt özgürlük ve kimlikler yoluyla siyaset yapma girişimleridir. Emekçilerin siyasal iktidara karşı bir baskı grubu oluşturması sermaye ile çatışması STK’ların ilgilendikleri konular değildir. Tersine çatışma yerine uyumlaşma, kavga yerine karşılıklı hoşgörü, anlaşma, uzlaşmayı savunurlar. Bu hoşgörü yaratma havası kendisinden farklı olanlara karşı ho*görüdür, bu anla*ilabilir ama emek sömürüsüne kar*i çikmak emekçinin farklı kültürlerine duyarlı olamamak anlamına gelmez ki. Aslında bu yazı bir STK yazısı değildir. Onun için STK’ların yeniden tanımlanan yeni demokratik anlayışta ne kadar paylarının olduğunu bilemeyiz. Ama bu yeni dünya düzeniyle ilgilerinin olduğunu ve süreci desteklediklerini, Irak i*galini olumlamalarından olsun, piyasa dostu ve sosyal devlet dü*manlıklarından olsun anla*ilmaktadır. STK konusunu bir tarafa bıraktıktan sonra (ileride ba*ka yazılarda üzerinde durabileceğiz) konumuza kaldığımız yerden devam edelim.

Asıl soru belki de şudur: nasıl oluyor da emekçiler bu konudan muzdarip değildir? Yada nedir onları tutan? Nedir sömürülen geniş halk kitlelerinin sermaye partilerinden beklentileri? Onlar bu kesimlere ne sunmaktadırlar?

Hemen acele bir cevap vermek gerekirse sermaye ve yeni siyasi partileri hayal sunmaktadırlar. Çünkü çoğu ülkede hizmet sektörü, sanayi sektörünün tersine gelişme göstermiştir. Çünkü günümüzdeki sermaye her yere girmekte, her yeri kendi kontrolü altına alabilmektedir. Türkiye’de ve bir çok ülkede kamu harcamalarını kısma politikaları beraberinde eğitim ve sağlık sektörlerinin özelleştirilmesiyle, parasallaştırılmasıyla sonuçlanmaktadır. Milyarlarca insanın hayatında sıkça başvuracakları hizmet sektörlerine özel sermaye el koyarak büyük kar kapısı açabilmektedir. Bu muazzam boyutlardaki toplumsal çöküşü beraberinde getiren gelişmeler, halklarda beklenen tepkiyi yaratmamaktadır. Çünkü sermaye girdiği her yeri içeriğini boşaltıp anlamsız hale getirip göze hoş sunmakta ve hayaller pazarlamaktadır. Beş yıldızlı otel güzelliğinde hastaneler, eğitim yuvaları, üniversiteler, bir çok insanı cezbetmektedir. Eskisinden yüz kat daha iyi binalarda eğitim yapmak veya doktora gitmek herkese “iyi” gelmektedir ve tabii bunun bir karşılığı olacaktır o da: para. Güzel mekanlarda iyi hizmet sunmanın bir bedeli olması gerektiğini herkes kanıksadığından, kamu harcamalarının kısılması bu kesimleri rahatsız etmemektedir. Oysa güzel mekanlarda iyi hizmet sunumu kamu yönetimiyle ve bedelsiz de mümkün olabilir. Bu opsiyon uluslararası örgütlerin az gelişmiş ülkelerde uygulatmaya çalıştıkları istikrar politikalarında, yapısal uyum programlarında, yeni dünya düzeninde hiç bir zaman gündemde olmadığından kimse bu seçeneği sorgulamayacaktır bile. İkincisi emekçiler her ne kadar her şey eskisinden daha da pahalı olsa da halinden görüldüğü kadarıyla memnundur. Bu durumun iki nedeni vardır: ilki kredi kartları ve borçlanarak tüketim yapabilme, ikincisi de yeni bir çok iş olanaklarının ortaya çıkması. Bu iki olumlu gelişmenin arkasında çok olumsuz iki süreci beraberinde barındırır. O da: borçlanmanın sürekli hale gelmesi ve ödenemeyen borçların emekçileri her işe talip olmalarına sebep olması. İkincisi de bu yeni işlerin çok istikrarsız, kısa ve güvencesiz işler olması. Hatta bazıların gayri ahlaki ve gayri resmi de olabilmesi. İşte bu iki konuyu açmaya çalışalım.

Gayri resmi ile gayri ahlakinin aslında birbirine paralel süreçlerde geliştiğini söylemek mümkündür. Buradan tabii ahlak, toplumsal ahlak gibi büyük konulara sapabiliriz. Bu sapmayı burada not alıp diğer yazılarda inceleme sözü verip konumuza dönersek, aslında devletin ve devletçiliğin azalması, ücretsiz kamusal hizmetlerin bitirilmesi, yerine gayri resmi ve bu bağlamda kaçak işlerin ve işletmelerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bu süreç sadece az gelişmiş olan ülkelerle, yani tam olarak sözüm ona piyasayı, piyasayı ögrenmemis burjuvazisi gelişmemiş ülkelerde değil ama merkez batı ülkelerde de görülmektedir. Özellikle finansal alanda her türlü sahtekarlığın ve ahlaksızlığın döndüğü apaçık ortadadır. Piyasanın toplumsal ilişkilerde belirleyici rol oynaması, her alanda bir çok aracının, komisyoncunun ortaya çıkmasına yol açacaktır. Sosyal devletin yapması gerekenleri para karşılığında aracılar yapacaktır. Bu aracıların her türlü kontrolden yoksun olmaları, yapılan işi sadece kendi becerilerine kalmaktadır. Piyasacılara ve liberallere doğa kanunlarından esinlenerek şöyle seslenebiliriz: “Allah bildiği gibi yapsın emi”.

Evet zaten Allah bildiği gibi yapmaktadır: yani devletin yarattığı “makbul vatandaş” yerini hacı hocanın yarattığı özgür vatandaşa bırakmaktadır. Özgürlügün dinsel eğitim ve türban, çarsaf, haşema giyme olmasını sadece belki yukarıdaki sözle tekrar açıklayabiliriz. Allah bildiği gibi yapsın. Bu konuyu da gelecek yazıda incelemek için not almış bulunmaktayız. Aslında tabii burada Allah ile sessiz, uyumlu, makbul insanların olduğu yeni dünya düzenin kurulması arasında büyük bir düşünce hattı geçmektedir. Özellikle günümüzdeki demokratik hak ve özgürlüklerden anlaşılanın türban özgürlügü kuran kursu özgürlüğü olarak anlaşılması bu yukarıdaki sözlerimizi kısmen doğrular niteliktedir. Bundan sonra Müslüman ülkeler içinde makbul vatandaşın hiç olmadığı en özgür ülkenin Afganistan olduğunu söylemek bilmem çok yanlış olur mu? Özgürlüğü çarşaf, türban giyme, tarikat kurma olarak algılayanlar için galiba hiç yanlış olmaz. Afganistan’daki eksiklik ne olabilir ki o zaman? Kızlarda okula gittiğine göre, kadınlarda seçimlerde oy verdiğine göre, herkes istediği her şeyi söyleyebildiğine göre (söylenecek laf var mı acaba bu arada) ne eksiği vardır? İdeal Müslüman ülkedir bugün ABD gözünde. Sessiz, uyumlu ve işbirlikçi.

Konumuz olan çalışma alanına tekrar geldiğimizde çalışmanın amaçları da beraberinde değişmiştir. Birinci amaç geçinmek içindir. Kısacası toplumsal yaşamdan kopmamak ve bir anlamda var olmak içindir. Bu değişmemiştir. İkincisi ise ki bu daha çok küreselleşmiş, metropollerde görülür, daha çok tüketim borçlarını kapatmak için daha fazla gelire sahip olmak istemelerinden kaynaklanmaktadır. Bu ikinci kesim için para getiren her iş makbul olacaktır. Çünkü kişiler güzel mağazalarda yeni üretilen malları tüketmek zevkini almış durumdadır. Aynı zamanda bu yeni pahalı mallar bir sosyal göstergedir de. Dolayısıyla büyük metropollerdeki emekçinin üretim sürecini kendi borçlanarak yaptığı tüketim biçimi belirleyecektir. Bu süreçte Marksist anlamda emekçi vasfını kaybetmiş kişinin, kamu harcaması kısılmasını kafasına takmayacaktır tabii ki. Çünkü özelde hizmet almaktadır, hayal paketlemektedir, tüketim zevki sefası sürmektedir. Köhne kamuda bunlar yoktur ve kamunun özelleştirme süreçleri bu kişilerin ilgisini bile çekmeyecektir. Tek kafasını kurcalayan para olacaktır ve her ne şartta olursa olsun borçlarını ödeyip yeniden borçlanabilmesi gerekmektedir. Bundan sonraki yazıda gayri resmi ve gayri ahlaki çalisma biçimleri ve borçlanarak tüketim üzerinde durulacaktır.

Burak Gürbüz 'ın Son Yazıları