Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Burak Gürbüz

Burak Gürbüz

Hangi Demokrasi Hangi Özgürlük? (III)

Yayın Tarihi: 07.05.2021 , 23:59 Güncelleme Tarihi: 07.05.2021 , 23:59

Günümüz siyasetinde bir “öngörülebilirlilik” olgusu vardır. Piyasa mekanizmalarının işleyebilirliği veya toplumsal meşruiyeti, alınan iktisadi kararların piyasa açısından “doğru” alınmış kararlar olmasına bağlıdır. Piyasaca doğruluk bireyin aldığı kararın sonucunda en az maliyetle ve en fazla fayda sağlamasıdır. Bu fayda nedir diye sorduğumuzda, buna cevap herkesi birey olarak aldığımızda cevap veremeyiz. Kimlerdir bu birey diye soru sormamız lazım gelmektedir. Piyasa jargonuna göre birey bankacıdır, birey işçidir, birey kadındır, birey siyahtır, birey lezbiyendir, birey sanayicidir vs… İşte tüm bu kültürel, sosyal anlamda farklı olan kişileri tek bir potada eritirken piyasalar, bir taşla iki kuş vurmaktadırlar: hem tüm toplumsal sınıfları homojenleştirmek, hem de bu vesileyle yeni kültürel, biyolojik kimlikler ekleyerek işçi, emekçi sınıfını bu kesimler arasında bir yerlere sıkıştırmaktır. Böylece kadın, Kürt, Korsikalı, lezbiyen, homoseksüel işçi ve emekçiden ayırtılarak boşlukta sallanan ayrı kümeler haline dönüştürülmektedir. Peki fayda nedir? Daha önce tanımını verdik ama gerçek yaşamda tam olarak neye tekabül eder? diye soracak olursak o zaman bir çok örnek vermemiz gerekecektir. Kadın için fayda ile homoseksüelin faydaları bir olmayacaktır, veya bir Kürt ile fakir, engelli, hastalıklı vatandaşin faydaları bir olmayacaktır. Biliyorsunuz artık fakirlikte, hastalıkta, engelli olmakta toplumsal sınıflardan soyutlanmıştır. Hasta hakları, tüketici hakları, engelli hakkı vs… gibi özel haklar, hukuklar, kendi içinde sınıfsal bütünlüğe sahip emekçileri farklı konum ve durumlarından yararlanarak kimliklerle ayrıştırmaktadır. Buradaki amaç, kapitalizmin emekçinin ürettigi değere, o ürettigi değerin çok altında bir ücret verip ticari ilişkilerden soyutlamış olmasının sosyal hoşnutsuzlukları gidermek bağlamında, arz, talep ve piyasa yoluyla emekçilere tekrar toplumda söz sahibi olabilecekleri alanlar açmasıdır. Üstelik emekçilerin kısa, uzun, kadın, erkek, siyah, beyaz gibi farklı fizyolojik özelliklerini önemli toplumsal farklılıklar şeklinde sunulması, bu kesimlerin sorunlarının adresini salt kendi vücut özelliklerinden yola çikarak başka adreslerde aramalarına sebep olmaktadır. O zaman bu grupların ya da kimliklerin diğer herkes gibi piyasadan farklı beklentileri, farklı buldukları faydaları vardır. Örnegin kadın kocasından şikayet edecektir, koca da kadından. Bu ikilinin maksimum faydası ya uyumlu bir çift haline dönmesi ya da boşanması olacaktır. Gerçi boşanma sorunları halletmeyecektir. Kapitalizmden soyutlanmış sorunlarda hep bir haklı bir haksız olacaktır. Bu kocadır, kadındır, çocuktur. Burada sorgulanmayanlar kadın ve erkeğin gün geçtikçe aynı ücrete daha fazla saat çalismalaridir. Burada sorgulanmayanlar kredi kartları yoluyla kadın ve erkeğin bankalar tarafından borç batağına itilmesidir. Burada sorgulanmayanlar kadın ve erkeğin hastane ve okula neden para verdiğidir. Bu bağlamda ilgili örnekteki kadın ve erkek içinde ileriye dönük karalarların alınmasında öngörülebilirlik çok önemlidir. Bu kesimlerin beklentileri vardır ve bunları karşilamaya hazır, kadın ve erkeğin, beyaz ve siyahın, köylü ve kentlinin çikarlarini ayrı ayrı koruyan sivil toplum kuruluşları da vardır. Sosyal devletin zayıflamasıyla STK’ları artışı arasında pozitif bir ilişki olduğunu düşünebiliriz. Özellikle Türkiye gibi az gelişmiş olan ülkelerde bu kurumlar piyasalaşmayla beraber gelişme göstermişlerdir. Dünya Bankası'nın özellikle son 10 yıldaki birçok raporunda bu ülkelere teşvik ettiği bu kurumlar ilgili ülkedeki demokrasiyi, insan hakları ve özgürlükleri geliştirmek için düşünülmektedir. Buna göre kadın, siyah, kentli sorunlarına acil çözüm bulmak kolay olacaktır. Nedenine gelince hep bir suçlu vardır ve bu çok yakınımızdadır. Onu susturmak, ona dersini vermek, onun ağzının payını vermek bireyin kişisel sorunlarını çözecektir, üstelik ona hemcinsleriyle, ya da başka gruplarla dayanışma duygusu vererek. Burada faydacılık mantığına göre bir bireyin bu kuruluşa giderek elde edeceği pratik çözüm veya o çözüme gidecek olan yol ve ona sunacağı fayda, kapitalizmin bitmesini beklemekten çok daha az zahmetli, çok daha gerçekçi ve çok daha faydalı olacaktır. Öngörülebilirlik yaşamımızın her alanına maalesef girmiştir. Uzak hayaller, direnmeler, kavgalar siyasal yaşamdan gittikçe uzaklaşmaktadır.

Bu işin bir boyutudur, diğer boyutu ise bu kuruluşların yani sivil toplumcuların temel mücadele alanı devletçiliktir. Devlet bu kesimler için ceberut bir yapıdan ibarettir ve demokrasinin, özgürlüklerin önünde bir engel teşkil etmektedir. Bu söylemin az ya da çok bir haklılık payı olabilir fakat tüm siyasal söylemlerini bu düstur üzerine kurmuş olan STK’lar aslında piyasalaşmanın önünü açmakta olduğundan ya habersizdirler ya da bilerek bir tercih yapmışlardır fakat her halükarda sermaye tarafından benimsenmekte ve desteklenmektedir. Türkiye’deki gibi bazı STK’ların sol düşünceye sahip kişilerden müteşekkil olduğunu düşünürsek, bu durum onlar için bir açmaz olsa gerek. Bu sivil toplum kuruluşları ABD, Dünya Bankası tavsiyeli dönüşümlere olumlu bakmaktadır. 1980’lerde Thatcher ve Reagan’cılar tarafından pişirilen yemek 1990’ların ortasından itibaren az gelişmiş ülkelere servis edilmeye başlanılmıştır. O zaman bazı dostlarımızın zamanında boşuna Thatcher ve Reagan’ın kalbini kırmış olduğunu söyleyebiliriz. Onların 80’li yıllardaki sosyal devlet anlayışına karşi yürüttükleri amansız mücadeleler de hep özgürlük, piyasacılık adına olmuştur. Buradan yola çikarak bu kuruluşlarda çare arayan bireyimiz artık hiçbir zaman neden hastaneye para veriyorum veyahut okula para veriyorum diye sormayacaktır. Bu bir anlamda neo-liberal sermaye yanlısı politikalar yüzünden toplumda marjinalleşmiş emekçi kesimin tekrar toplumla bütünleştirme hareketidir. Bu bağlamda bu örgütlerin çogu tam piyasacı olmasa bile piyasa ile uyum sağlayıcıdır. Bir çesit marjinalleşmiş emekçi ile kapitalist düzen arasında ara köprü rolü oynamaktadır. Tabii burada bahsedilen STK’lar Dünya Bankası projesi kapsamında az gelişmiş ülkelere tavsiye sonucu kurulan demokratik hak ve özgürlükleri korumak bağlamında “iyi yönetişimi” sağlamakla görevlendirilen ve bu uğurda fonlanmakta olan kuruluşlardır. Burada STK’ların çok eskilere dayalı bir yapı olduğunu ve özellikle Latin Amerika ülkelerinde, bizim ülkemizde de ilerici, anti-emperyalist, sosyalist düşünce platformlarının da olduğunu belirtelim. STK’lardaki tarihsel gelişimi tanımsal değişikliklerin nedenlerini gelecek yazılara bırakalım.

Kısacası öngörülebilirlik kıstasıyla hareket ediyorsak eğer sorunlarımıza sistemi eleştirmeden uzak bireysel çareler bulmak istiyorsak eğer, o zaman tabii ki emekçi sendikalarından, kamucu sosyalist fikirlerden uzak durulması gerekmektedir. Çünkü bu kurumların piyasa da paraya çevrilebilen bir karşilığı yoktur. Ama ABD ve Dünya Bankasının hem bol parası vardır, hem de bireye dönüşmüş emekçilere azar azar verdiği korkular karşilığında sunduğu korunma üzerine çözümler. Ulusal ve uluslararası sermayeye de bu işten duydukları “derin haz“ yanlarına kâr olarak kalmaktadır.

Burak Gürbüz 'ın Son Yazıları