Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Burak Gürbüz

Burak Gürbüz

Gustave de Molinari’de köle ve özgür emek piyasaları (2)

Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:25 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:25

Geçen yazımızda Bastiat okuluna mensup Molinari’yi inceliyorduk. Molinari gibi libertarian bir iktisatçıya ilgimizin temel nedeni, bu okula mensup düşünürlerin piyasayı her şeyden üstün görmeleri ve kamu karşıtı olmalarıdır. Özellikle 1789 Fransız Devrimi'nden sonra 19. yüzyıla ait burjuva düşünürler arasında devrimi destekleyen kamucularla (Rousseau, Robespierre, Marat vs…), devrim karşıtı, piyasa yanlısı liberaller (Bastiat, Molinari vs…) arasında tartışmalar yaşanmıştır. Bu tartışmalara Proudhon gibi anarşistler de Fransız Devrimi'ne karşı çıkarak libertarian’lara dolaylı olarak destek vermişlerdir. Bu eski tartışmalar, özellikle 80 sonrası ABD Başkanı Reagan ile İngiltere Başbakanı Thatcher’in uyguladıkları arz yönlü ekonomik politikaları sayesinde piyasacı liberallerin (neo-liberal) kamucu keynezyenlere karşı zafer kazanmasına neden olmuştu. Onun içindir ki, 80 sonrası önce iktisat sonra diğer toplumsal bilimlerde Friedman, Hayek gibi libertarianlar sağ liberallerin (DB, İMF iktisatçıları, Merkez Bankaları iktisatçıları, STK’lar vs…) kanaat önderleri haline gelebilmişlerdir. Sol liberaller için ise bu isimlerden halen uzak durulsa bile yine de birer entelektüel olarak daha fazla benimsenmiş, kaba planlamacı ve kamuculara karşı hakları teslim edilmiştir. Dolayısıyla 19. yüzyıldaki burjuva yazarlar arasındaki bu kamucu-piyasacı tartışmaların günümüzde iz düşümlerini bulabiliriz.

Bu çabamızın ikinci nedeni günümüz “medeni”, “demokratik” batı toplumlarının gittikçe artan faşizan yönetimlerinin sorgulanmasına yöneliktir. Örneğin AB, nasıl oluyor da günümüzde Libya’da, eski Yugoslavya’da, Irak’ta, Afganistan’da, Filistin’de, kendi ülkelerinde yabancılara ve yabancı kökenli vatandaşlarına karşı vahşileşebildiklerini anlatmaya yöneliktir. Elbette Avrupalı emperyalist ülkelerin tarihlerinde bir sürü kanlı olayların olduğunu biliyoruz. Bütün bunların ekonomik politik sebeplerini Marx’ın, Lenin’in, Hilferding’in, Luxemburg’un, Buharin’in vs… çok önceleri çözdüklerini de biliyoruz. Ama günümüzde bu isimlere atıfta bulunmak siyasi ve akademik dünyada “demode” bulunmaktadır. Onun için bize düşen de “modaya uymak için” hiç sosyalist yazarlara atıfta bulunmadan, sadece kendini liberal diye tanımlayan yazarların kendi yazdıkları metinlerden yola çıkarak, günümüz batı faşizminin aslında konjonktürel bir olgu olmadığını, tamamen yapısal olduğunu anlatmak olacaktır. Bunu biz anlatmayacağız, liberal yazarlar kendi ağızlarıyla anlatacaktır. Daha fazla piyasacı liberalizm veya daha fazla sosyal liberalizm arasındaki ortak paydanın PİYASA olması, ikisi arasındaki farkın “piyasanın geniş ve dar sınırları” bağlamında kalmaktadır. Oysa Molinari iş piyasalarından bahsederken, emekçilerden söz ederken çok açıktır. Molinari’nin aşağıda göreceğimiz tanımlarına ne Friedman, ne Hayek itiraz edecek, günümüz İMF ve DB ekonomistlerinin genel çoğunluğu da kabul edecektir. Bu girişten sonra geçen yazımızdan kaldığımız yerden devam edelim.

Molinari’ye göre emek piyasası aslında köle piyasasına bir alternatif oluşturmaz. Ona göre emekçi zaten işverenin kölesidir. Öyle kalması gerekir. Köleciliğe karşı özgür emek elbette ki daha iyidir ama aynı zamanda emekçi için de çok maliyetlidir. Çünkü işçi, eskiden köle sahibinin üstlendiği kendi sosyal maliyetlerini kendi üstüne almaktadır (s. 50). Bunlar arasında barınma, gıda, vs.. gibi tüm gereklerini kendi üstlenecektir. Molinari bu durumu pek imkânlı görmemektedir. Onun için yazar, tam olarak söylemese de, köleciliğe karşı bir sempati beslemektedir. Liberal Molinari’ye göre bu özgürlüğün bazı olumsuz yanları olabilir. Mesela emekçi yeterince kendisine bakacak mıdır? Eskiden köle sahibinin kontrolünde olan köle kişi, şimdi kendi kendini kontrol edecektir. Bunu sağlayabilecek midir? Eğer kendine bakamazsa verimliliği düşecek, bu da sermayedarın işine gelmeyecektir. Liberal Molinari’de diğer tüm liberallerde olduğu gibi düz mantık söz konusudur. O da iktisadi verimlilik ve sermaye birikimi. Bu süreci olumsuz etkileyen her durumla savaşılmalıdır.

Günümüz “medeni” Avrupa toplumunun hâlihazırda demokratik özgürlük kisvesi altında otoriter yönetimleri ve faşist yayılmacı dış politikaları liberalizmin özüyle ters düşmemektedir. Molinari’nin emek piyasaları tanımında Tocqueville’in Cezayir raporlarında özgürlüğün temel anlamının, kadın, çocuk, eşcinsel, insan haklarının çok ötesinde sermaye biriktirme özgürlüğü olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Tüm bu insan, kadın, çocuk özgürlükleri bir yere kadar vardır: O yer, büyüyen genişleyen sermayenin çıkarlarıdır. O sınıra dokunduğunuzda ya geri adım atmalısınız ya da özgürlükçü demokratik yönetimler size zorla geri adım attıracaktır. Olay bu kadar basit ve bu kadar açıktır. Molinari’ye göre örneğin onu Walras ve diğer neo-klasik düşünürlerden ayıran, emek piyasalarında emekçinin hem arz ve hem de talep’te olabileceğini varsaymasıdır. Çünkü ona göre emekçi, sermaye sahibi olamayacağı için emek talep edemeyecektir. Hep arz eden tarafta olacaktır. Dolayısıyla diğer yazarlara göre daha gerçekçidir bu sözleriyle. O zaman köle piyasası ile emek piyasası arasında tek fark emekçinin ilkine göre kendi vücuduna sahip olması, bu bağlamda başkasının kendisi üzerinde hak ilan etmesine mümkün kılmamasıdır. Bu fark dışında emekçi, özgür iş piyasalarında tıpkı köle piyasalarında olduğu gibi hep arz tarafında yer alacaktır, yani hep başkası için çalışacaktır.

Özgür emekçinin ücreti ne olmalıdır? Molinari’ye göre daha önce köle sahibinin üstlendiği maliyetleri içinde barındıran bir rakama tekabül etmelidir (s. 51). Bu sözler A. Smith’in “yaşamsal ücret hipotezinin” devamını bize göstermektedir. Yani burada köle gibi, özgür emekçinin de sadece yaşamasını mümkün kılacak bir ücretle sınırlı kalması gerekecektir. Ama burada önemli bir fark vardır. Eskiden köle sahibi kendi toprakları üzerinde inşa ettiği barakalarda kölelerini barındırmaktadır. Kölelerinin gıda sorununu da yine kendi topraklarından temin etmektedir. Ama özgür işçi artık kendi kendisine bakması gerektiği için aynı primitif ama az maliyetli koşullarda barınması, gıda ihtiyaçlarını karşılaması mümkün olmayacaktır. Molinari ise ücretin eski köle sahibinin işçi maliyetleri üzerinde hesaplanması gerektiğini söylemektedir. Bunun nedeni yine yazara göre kölelik zamanında köle sahibinin sağladığı kâr oranlarına, özgür emek zamanında da ulaşılması içindir. Kısacası ücretlerin eskisi gibi olmasını istemesi, üreticilerin kâr oranlarını korumak içindir (s. 51).

Emek piyasasının ne olması gerekir? Molinari’ye göre eskiden köleleri alıp satan ticari aracı kurumlar vardı. Ama köleliğin lağvedilmesi sonucu bu kurumlar da işlevsiz kalıp kapandı. O zaman yazara göre özgür işçinin iş bulması haliyle zor olacaktır. Çünkü işçi kendisi iş arayacak, birçok yere gidecek ve bütün bu çabalar (ulaşım, zaman vs…) işçiye masraf olarak geri dönecektir. Üstelik iş bulsa da bu sefer ücretini pazarlık konusu yapacaktır. Ama Molinari’ye göre işçiler bu pazarlık sürecinde güçsüzdürler. Çünkü acil olarak iş arayan özgür emekçilerdir. Onun içindir ki sermaye karşısında emekçi eşit değildir. Buna göre de sermayenin önerdiği ücreti eninde sonunda kabul edecektir. Kısacası Molinari burada aslında özgür emek ile köleliğin bir farkı olmadığını, köleliğin aslında özgür emekten, emekçiler için çok daha faydalı olduğunu anlatıyor. Liberal Molinari aklını mı kaçırmış diye sorabiliriz, ama aslında o köleliği özgür emeğe karşı savunmuyor, iktisadi anlamda verimlilik açısından daha iyi bir çözüm olarak görüyor. Bu açıdan olaya bakıldığında özgür emekçinin siyasi, hukuki, toplumsal anlamda köle olmasa da ekonomik koşullar onu köle gibi yaşamaya zorlayacaktır diyor. Bu esnada sendikacılık yazar’a göre işçinin yalnız kalmasına neden olacaktır. Belki sermayeye karşı bir koz olarak kullanılabilecektir bu bağlamda Molinari sendikacılığın hakkını teslim etse de aslında hiç benimsemiyor. Onu sosyalizmle eş tutuyor. Ona göre sendikacılığın sermaye karşısında başarı şansı yok. Çünkü hem işçilerin grev zamanında tüm yaşamsal gereklerini (barınma, yiyecek vs..) karşılamak zorunda hem de işten atılma veya iş bulamama risklerini üstlenmek zorunda (s. 55). Ona göre bu durum imkânsız gibi bir şey. O zaman sendikacılık işçilerin yararına değil, tersine onları sendikaya dâhil olmayan meslektaşları karşısında daha da yalnızlaştıran bir kurum.

Molinari buradan hareketle kölelik zamanında iş piyasalarından sadece bahsetmekle kalmıyor aynı zamanda özgür iş piyasalarına alternatif olduğuna hükmediyor (s. 56). Birçok avantajları var yazara göre köle emeği piyasalarının. İlk olarak köle ticareti çok geniş alanlara yayıldığından, dünya’nın her tarafından köle bulmak mümkün olabiliyor. Onun için tek başına bile köle ticareti karlı bir sektör haline gelebiliyor. Örneğin köle fiyatlarının ucuz olduğu bölgelerden (Afrika) köle alınıp, pahalı olduğu yerlere (Yunanistan, İtalya vs…) satılabiliyor. Köleliliğin kalkmasıyla köle ticareti, ya da Molinari’nin tabiriyle köle sanayisinin yok olması yazarı oldukça üzüyor (s.57). Buradaki serzenişin temelinde iktisadi anlamda verimli, ticarete konu olan ve talebi hayli yüksek bir “mal”ın (köle insanın) ticaretinin yasaklanmasıdır. Menger’in ahlaki değerleri göz önüne bulundurmadan yorumladığı marjinal fayda kuramının bir devamıdır. İkincisi köle ticaretinin düzenleyen aracı kurumlar, kölelikle birlikte ortadan kalkıyor. O zaman bu durum emek piyasaları bu aracı kurumlar tarafından yönlendirilmiyor, merkezileştirilmiyor, onun için emek piyasasının bölünüp parçalanmasına neden oluyor. Emekçi özgür olduğundan iş bulması kendi inisiyatifine kalıyor. Onun içindir ki, iş bulması garanti olmuyor. Ama kölelik zamanında bu köle ticareti yapan aracı kurumlar her köleye köle şeklinde çalışmasını sağlamaktaydılar. Buradan hareketle Molinari, kölelik siteminin çalışan için daha az maliyetli olduğunu savunuyor. Üstelik emeğin özgür olması bir başka problemi de beraberinde getirecektir yazara göre: o da emek göçünü. Yazar bu göçü, emekçiler arasında rekabetin doğması ve sendikaların korumacı yöntemlere başvurması (s. 59) nedeniyle eleştiriyor. Burada sendikaların daha fazla korumacı olmasına yönelttiği eleştirinin temel sebebi, sendikaların ücretler üzerinde yukarıya doğru baskı yapması ve üreticilerin kâr oranlarını aşağı çekmesinden duymuş olduğu kaygıdır. Son olarak Molinari genel olarak özgür emekten, sendikalardan rahatsız duymamaktadır. Sadece bu sınıfın ve temsilcilerinin sermaye birikimini engellemelerini istememektedir. Tersi olursa emekçilere uygulanacak olan faşizan yöntemler piyasa liberalizmle bağdaşacaktır.

Günümüz küresel üretim süreçlerini düşünün, özgür ülkelerin askeri yayılmacı siyasetlerini düşünün hepsi kitabidir, kuramsaldır ve sebebi vardır. İşte biz de o sebepleri kendi ağızlarından anlatmaya devam edeceğiz. Gelecek hafta Molinari ve sosyal liberal Tocqueville’in yardım kuruluşları hakkındaki sözlerine değineceğiz.

Burak Gürbüz 'ın Son Yazıları