Burak Gürbüz
Günümüz Krizine Göndermeler BURAK GÜRBÜZ
Yayın Tarihi: 07.05.2021 , 23:36 Güncelleme Tarihi: 07.05.2021 , 23:36
Ücret, değer üzerine
Klasik kuramcılarda emeğin ücreti nominaldir. Bu yaklaşım emek-değer kuramına ters düşmektedir. Çünkü ücretin nominal olduğunu ve üretim süreci başında işçiye avans olarak verildiğini bildiğimizde, o zaman malın değeri emek-değer'e göre belirlenemez. Smith'in söylediğinin tersine, bir malın değeri nominal ücret ve emekçinin yarattığı artı-değere göre belirlenmiş olur. Klasik kuramcılar ve Smith emekçilere ödenen ücreti yaşamsal ücret hipoteziyle uzun vadede artış göstermesi mümkün olmayan bir kuramın içine hapsetmiştir. Aslında bu yaklaşım kapitalizmin sermaye birikimine dayalı toplumsal üretim yapısı ile birebir örtüşür. Bu bakımdan klasik kuramcıların yaşamsal ücret hipotezi sadece amaca giden bir yoldur. Smith'e göre yaşamsal ücret, hem üretim esnasında emekçiye ödenen nominal bir meblağdır, hem de emekçinin sadece geçimini sağlayan bir gelir biçimidir. Bu son cümle klasik iktisatçıların iddia ettiğinin aksine emekçilerin para biriktirip sermayedar olamayacağını gösterir. İşin diğer boyutu ise, üretim süreci esnasında ücretin nominal olarak emekçiye ödenmesi, üretilen mal'ın mülkiyetinin tam olarak sermayedar'ın eline geçtiğini gösterir. Sermayedar, emekçinin yaratmış olduğu artı-değeri paraya çevirip kâr haznesine yazabilmesi için, malı satması yeterli olacaktır. Tabii ki, malın fiyatı, emekçiye ödenen artı-değerin karşılığı olmayan nominal ücret ile sermayedarın kârı olarak karşılık bulan artı-değerin diğer kısmından meydana gelecektir. Burada üretim süreci başındaki üretim malını işleyerek değiştiren ve yeni bir mal haline getiren emekçi kendi başına, üretim araçlarının yardımıyla bir değer yaratmaktadır. Bu değerin bir bölümünü sermayedar, nominal ücret olarak emekçiye geri verecek, geri kalan bölümü emekçinin ücret karşılığı olmadan yarattığı artı-değer olarak kapitaliste kalacaktır. O zaman bu süreçte bir malın değerini emek-değer değil, nominal ücret ve emekçinin sermayedar için yaratmış olduğu artı-değer belirler. Biliyoruz ki, A. Smith üretim araçlarını malın içine değer olarak katmaz. O zaman klasiklerin reel-nominal ayrımı tamamen havada kalmış olur. Çünkü bir malın değerini emeğin belirlediğini varsayan klasikler, sadece malın piyasada satışa sunulduğu anda emek değerinin karşılığı olarak fiyatlandırıldığını söylerler. Oysa malın üretim aşamasında çalışanın emeği de ücret olarak fiyatlandırılmış ve fakat emek değerinin karşılığı olarak fiyatlandırılmamıştır. Burada iki türlü sorun vardır: ilk olarak ücret, satıştan önce fiyatlandırılmaktadır, ve klasiklerin değerin reel-nominal ayrımını geçersiz kılmaktadır ikincisi de emek-değer piyasa'da fiyat olarak eş değerini bulurken, üretim esnasında ücret olarak eş değerini bulamamaktadır. Klasik kuramdaki reel-nominal bulanıklığı, emeğin kendisi için değil sermayedar için çalıştığı saate eşit olan artı-değer'in büyüklüğünü gizlemek içindir. Emekçinin fazladan çalıştığı zaman olan artı-değer, sermaye birikiminin oluşma nedenidir.
A. Smith'in "yaşamsal ücret" hipotezi, emekçinin alacağı ücretin onun sadece yemesi, içmesi ve barınmasını karşılayacak bir biçimde olması gerektiğini söyler. Emek, fiyatı sürekli düşme eğiliminde olan bir metadır. Tunç yasası denilen bu süreçte, ücretler üretimdeki maliyet fiyatına dönme eğilimindedir. Burada ki amaç emekçinin sermaye biriktirmesinin önlenmesidir. Zaten işçi ücreti ile sermayedarın kârı arasında ters bir ilgileşim mevcut olduğundan ve kapitalist sistemin sermaye birikimi üzerine kurgulandığından, ücretlerin mümkün olduğu kadar arttırılmaması gerekir ki, kârlar daha da çoğalsın. D. Ricardo'nun uzun dönemde, tarım topaklarının artan nüfusu karşılamak için aşırı kullanılması, buğday fiyatlarının arttıracağını ve bu durumun göreceli olarak emekçinin ücretlerin artacağı savı ve sonrasında kendisinin bulduğu dışarıdan buğday ithali formülü, kapitalist toplumsal sistemin baskıcı özünü yakalamamıza vesile olmaktadır. Sistem'in sürekliliği, kapitalistin işçiyi günde daha fazla çalıştırarak ve/veya üretim araçları teknolojisini yenileyerek emekçinin daha fazla verimli olmasına neden olarak sağladığı emek sömürüsüne dayanmaktadır. Emekçinin bedava olarak sermayedara çalıştığı süre, ücret karşılığı kendisi için çalıştığı süreye oranla ne kadar artıyorsa o kadar emek sömürüsü şiddetleniyor demektir. Hatta kâr kavramı olduğu yerde emek sömürüsünün var olduğu söylenebilir. Bu anlamda, emekçinin talebi sermaye birikimi nezdinde hiçbir şey ifade etmez, sadece kapitalist yeniden üretimin devamı neticesinde bir işlev görebilir. Brizon'un 19'ncu yüzyıl Fransa'sından bize aktardıkları kuramı doğrulamaktadır. Her ne kadar 19'ncu yüzyılın ortalarında ücretler, emek verimliliğinin artışına bağlı olarak nominal düzeyde yükseliyor olsa da, yaşam daha fazla pahalılaşmaktadır. Özellikle emekçilerin tükettiği malların fiyatları (besin maddeleri, giysiler ve kiralar) gittikçe artmaktadır. Üstelik gittikçe artan kadın ve çocuk istihdamı, ücretlerin daha da aşağı çekilmesine vesile olmaktadır. Kadınlara, Brizon'un tabiriyle "sefalet ücretleri" verilmektedir. Bu ücret erkek işçiye verilenin yarısı, hatta üçte biridir. Kadın emeğinin toplam emek içindeki payı, 19'ncu yüzyıl sonunda Fransa'da %24 - %35 aralığında seyrederken, İngiltere'de 1880 yılında %22'dir. Sermayedar'ın üretim sürecine dâhil ettiği kadınlar ve çocuklar emek sömürüsünün ne kadar şiddetli devam ettiğinin göstergesidir. Merkez kapitalist ülkelerde var olan bu şiddetli sömürü çok da eski değildir. Günümüzden 100-120 yıl önceye dayanmaktadır sadece. Üstelik günümüzde de devam etmektedir. Emek sömürüsünün bir diğer örneği kadın işçilerin bazı zamanlar haber verilmeden, gece vardiyasına kalmalarıdır. Bu vardiyalar akşam saat 19 - 19.30'daki iş paydosundan sonra saat 23 veya sabahın 1'ine kadar devam eder. Ertesi gün yine saat 6 - 6.30'da işbaşı vardır. Kapitalistin daha fazla kazanması için kadınların yanında çocuklar da işe koşulmaktadır. Çocuk işçilerin ebeveynlerinin günde çalıştıkları sürelerden (günde 14-16 saat) daha az çalışırlar (6 - 10 saat).
Aslında işçi, ya da iktisatçı terimiyle, değişken sermaye, belirli tarihsel süreci işaret eder. Yaşamsal ücret ise işçinin yaşamını sürdürebilmesi için vardır ve böylece işçi kendini yeniden üretmek için koruyabilme imkânını bulabilir ve böylece her an yeniden çalışmaya müsait olabilir. Fakat tek kural, yarattığı artı-değerin büyükçe bölümünü, ücret almadan sermayedar için yaratması gerekmektedir. Bu genel kuraldır. Kapitalist öncesi tarım emekçisi içinde geçerlidir.
İşçinin tüketimi iki şekilde olur: ilkinde emeğidir tükettiği yani üretim araçlarını meta ya dönüştürmesidir. Burada dönüştürdüğü mal, kendisine verilen avans'tan (ücret) çok daha değerli olacaktır. Böylece kapitaliste satın aldığı emekten kendi hesabına artı-değer sağlayacaktır. Sermayedar da bu şekilde emekçinin emek gücünü tüketecektir. Diğer yandan emekçi aldığı ücreti, yaşamını sürdürebilmesi için kendi tüketimi için harcayacaktır. İki tüketim biçimi de çok farklıdır. İlki kapitaliste ait olan ve kapitalizmin itici gücüdür. İkincisi ise emekçiye aittir ve üretim sürecindeki yaşamsal işlevlerini yerine getirir. Aslında emekçinin kendi tüketimi de kapitalistin yeniden üretimi içindir. Emekçi yaşamak için emeğini satmak zorundadır, kapitalist ise daha da zenginleşmek için emek gücünü satın almak zorundadır. Dolayısıyla emekçi kapitaliste satılmadan evvel bile sermayedir. Kapitalist üretim süreci sadece bir yeniden üretim süreci, bir artı-değer yaratma süreci değildir. Aynı zamanda bir tarafında kapitalistin olduğu diğer tarafında emekçinin bulunduğu kapitalist süreci üreten ve yeniden üreten bir süreçtir de.