Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Burak Gürbüz

Burak Gürbüz

Faydacı bireyden faydacı devlete

Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:53 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:53

John Stuart Mill’in 1859 yılında yazdığı On Liberty (De la liberté, 1860) adlı herkesçe bilinen çalışmasında, o dönemin tüm liberallerinin yaptığı gibi (Bastiat, Colson, Molinari vs… ) o da Rousseau’ya çatar. Rousseau’nun Sosyal sözleşmesindeki vatandaşı, toplumsal görevleri olan ve çevresine karşı sorumlu bir kişidir. Fakirlere yönelik sosyal yardımların sağlanmasında, iş güvenliğinin tesisi için herkesin kendine düşen görevleri vardır. Cumhuriyetin merkezi bürokrasisi bu sosyal gereklerin finansmanını sağlamak için gerekli düzenlemeleri yapacaktır. Bu da daha adil vergi politikasıyla, yani sermayeden daha fazla vergi toplayarak gerçekleşecektir. 1848’de Fransa’daki Anayasa görüşmeleri esnasında Bastiat, Lamartine, Tocqueville, Garnier, Faucher gibi liberal yazarlar sermayeden alınan vergilerin artmasını mülkiyet gaspı olarak eleştirmektedir. Bu yazarların ortak özellikleri Rousseau’cu Cumhuriyeti, bireyleri vatandaş kavramı çerçevesinde sosyal görevler yüklüyor olması sebebiyle kişisel özgürlükleri kısıtladığını iddia ederek eleştirmektedir. Bu yukarıda bahsedilen liberal yazarları Armand Fresneau adında kralcı, aşırı sağcı bir milletvekili de destekler. Hatta Fransız Meclisindeki Anayasa görüşmelerinde meşhur şair ve yazar Lamartine, Cumhuriyet rejiminde çalışma hakkı ve sosyal yardım gibi sosyal hakların birer özgürlük olarak telaki edilmemesi konusunda Fresneau ile hemfikir olduğunu belirtir. Hepsinin tek ortak nefreti Rousseau’cu Cumhuriyettir. Çünkü jakobenler, eşitlikçi olmak adına liberallerin doğal düzenine ve doğa yasalarına karşı gelerek, ceberut bürokratik bir gelir dağılımı mekanizması kurmuşlardır. Üstelik bunu sermayeden daha fazla vergi alarak yapmaktadırlar. Bu demektir ki, sermaye birikimi süreci de bu durumdan yara alabilecektir. Bu minvalde J-S. Mill (De la Liberté) merkezi bürokrasinin bireysel özgürlükleri kısıtlayan toplumsal görevinden çok, herkesin çıkarına yönelik bireysel faydacılığı kutsamaktadır. Sadece Mill değil tabii ki, diğer faydacılar da aynı düşünmektedir. Bu ne demektir peki? Ya da soruyu şöyle soralım faydacılığın toplumsal etkileri ne olmuştur? Sosyal faydacı yaklaşım, Rousseau’nun Toplumsal mutabakatının yerini alarak, sosyal sınıfların siyasi karar alma mekanizmaları içindeki yerlerini zayıflatmıştır. Şöyle ki, bireysel tercihe dayanan faydacılık anlayışı, üretim süreçlerini hesaba katmadan bir metaya bir “şeye” değer verir. Özgürlükte bunun gibi bir “şey”dir. Bu bir anlamda toplumsal dinamiklerin dışlanıp yerine kamuoyu çoğunluğuna dayalı bireysel tercihlerin önem kazanmasıdır. Bu bireysel tercihler kimi zaman sermayenin vergisi olur, kimi zaman aşk meselesi olur, kimi zaman dinsel özgürlükler sorunu olabilir. Bu tür toplumsal sorunlar, sosyal mücadelelerden koparılmış olup faydacı bir zihniyetle tercih meselesi haline getirilmiştir. Piyasa’da oluşan değerde aynı şekilde üretim süreçlerinden soyutlanmıştır. Başka bir anlatımla bir malın değerini üretim süreçleri belirlemez sadece piyasa da ki tercihler belirler. Toplumsal değerlerde, piyasa da oluşan değerler gibi toplumsal içeriğinden koparılmış, sosyal mücadelelerden yalıtılmış bireysel arzu ve isteklere bağlı kılınmıştır. Bunda nasıl bir sorun olabilir diye düşünebiliriz. Şöyle bir sorun olacaktır o da, kadın, türban, zenci, fakir gibi toplumsal dinamiklerinden ayrıştırılmış konuların çözümü bu kesimlerin doğrudan ihtiyaçlarına yönelik olacaktır. Örneğin lezbiyen ve gay’lerin kendi aralarında evlenmeleri sosyal faydacı bir toplumda mümkün olabilecektir. Sonuçta genel kamuoyu dediğimiz, doğal nüfus dinamizmi sonucu oluşan gelecek yeni nesiller, birçok eskimiş, köhnemiş fikirlerin değişmesini sağlayacaktır. Fakat bu aynı cinsten iki kişinin çalışma hakkını, iş güvenliğini sağlamayacağı için zaman içinde boşanmalarının önüne de geçemeyecektir. Doğrudur, Wallerstein’ın da dediği gibi 1789 Cumhuriyet’i kendi projesi içinde yer almayan bireysel özgürlüklere çare olamamıştır. Bu konuda da büyük eleştiri almıştır ve alacaktır da. Fakat buna mukabil iş güvenliği, sosyal güvenlik konularında, 1945-75 yılları arası sosyal refah devleti günümüz sosyal faydacı devlet yapısına nazaran daha başarılı olduğu da bir gerçektir. O zaman bugün için bir sonuç çıkarttığımızda, sermaye birikimi ile doğrudan bağlantılı olmayan bireysel özgürlükler ve haklar bağlamında geçmişe nazaran ilerleme olmuştur, ama buna mukabil doğrudan sermayeyi ilgilendiren iş yasaları bağlamında da eskiye nazaran büyük gerilemeler olmuştur. Neden? Çünkü faydacılara göre (Mill , De la liberté, 1860) bir kazananı ile bir kaybedeni olacak olan ticari faaliyetler sosyal fayda içindedir. Ticarette kaybedenler (iflas eden sermayedar, işini kaybeden işçi…) için, kaybetmenin kendisi hiç de faydalı ve tercih edilesi bir durum olmasa da, sosyal faydaya göre ticari faaliyetin sürekliliğini bozmayacağından faydasız bulunmaz, tersine faydalı bir durumdur. Bugünkü rekabet koşullarında sürdürülebilir bir büyüme toplumun refahı ve herkesin faydası olduğuna göre, bunun için yapılması gereken üretim maliyetlerinin azaltılmasıdır. Böyle olduğuna göre de işçinin bu süreçten olumsuz etkilenmesi sosyal faydaya aykırı değildir. İş güvenliğinden yoksun, yarı-zamanlı işler, enformel sektörler ve artan taşeronlaşma genel toplum çıkarını rahatsız edici değildir, çünkü sermaye birikimini engelleyici değildir. Dolayısıyla sosyal faydacı toplum yapısı içinde daha fazla emek sömürüsü sosyal refahı bozucu bir etkisi yoktur.

Peki, bugünkü özgürlükçü toplumsal mücadeleleri sırf bireysel bazı özgürlüklere, Rousseau’nun Toplumsal mutabakatının tersine daha fazla duyarlı olması nedeniyle olumlayabilir miyiz? Sonra madem soL haber portalda yazılan bir yazı olduğuna göre, diyelim ki, sol’un da ilgi duyabileceği sermayeyi doğrudan ilgilendirmeyen bazı genel özgürlük konularında sosyal faydacı siyasi çözümler sağlandığı zaman ve o sorunlar hallolduğu zaman, sol adına nasıl bir kazanım sağlanacaktır? Ya da daha başka ne söylenebilecektir? Hemen belki şu anda aklımıza başka bir soru gelir, o da refah devletinin çalışma hayatında sağladığı kısmi gelişmeler de yeterli mi sayılacaktır? Tabii ki hayır, fakat onlar sosyalizm yolunda önemli kazanımlardır ve onların üzerinde temellendirme yapılmalıdır. Oysa bugün ne olduğu tam olarak bilinmeyen bir özgürlük söylemi çerçevesinde Cumhuriyet ile beraber sosyal kazanımların çöpe atılmasını seyreden bir yaklaşım daha fazla sosyalizme yaklaştırmaz ama daha fazla sosyal faydacılığa, bireysel çözümlere, iyi yönetişim modellerine yaklaştırır.

Bugünün neo-liberal devlet yapısı Rousseau’cu devlet değildir belki post-faydacı bir devlettir. Bir anlamda bireysel tercihleri, bireysel faydaları belirleyen ve uygulatandır. Bu açıdan bakıldığında tıpkı Rousseau’cu devlette olduğu gibi bireylere yüklediği görevler vardır. Yalnız bunlar birer toplumsal mutabakat çerçevesinde olmadığı için uygulatılması zaruri ve sistem için hayati değildir. Sadece uyarıdır ve sonucunda bir ceza yoktur. Örnek verelim, refah devletinde eşitlikçi adil vergi sistemi çerçevesinde herkesin vergi vermesi toplumsal bir görev iken, vergi kaçırmakta aynı zamanda çok önemli bir suçtur. Post-faydacı devletin ise böyle bir önceliği yoktur, çünkü toplumsal düzeni merkezi bürokratik mekanizmanın belirlediği dağılım değil, piyasanın kendisi sağlayacaktır. Ama buna mukabil bireylerin faydalarını düşünen bir devlet vardır.

Örneğin sağlık konusunda siyasi otoriteler bir çok uyarılar yapmaktadır, örneğin kapalı alanlarda sigara içme yasağı bunlardan biridir. Bunlar Rousseau’cu toplumsal görev olarak değil, ama Mill’ci kişisel faydaların topluma hatırlatılmasıdır. Sonuçta o uyarılar yerine getirilmeğinde kişi idari bir soruşturma geçirmeyecektir. Kısacası toplum nezdinde önemli bir cezası yoktur. Fakat bu durum kişilerin sürü psikolojisi ile hareket etmesini daha da kolaylaştırmaktadır. Çünkü biri veya birileri sizin adınıza düşünmektedir, sizin iyiliğinizi istemektedir. Bu hem kişileri düşünce tembelliğine itecektir, hem de kulaktan duyma bilgilere, doğruluğunu sorgulamadan itaat edecektir. Bir de sosyal faydacılılığında şekli değişmiştir. Toplumsal faydanın sınırları Mill’in dediğinin tersine alttan yukarı, bireyden topluma doğru çizilmemekte, yukarıdan alta, devletten bireye doğru bir seyir izlemektedir. Bu açıdan günümüz neo-liberal devleti hem Rousseau’cu Cumhuriyete nazaran daha otoriterdir, çünkü bireylerin tercihlerine müdahalede bulunabilmektedir, hem de faydacı tercihler yoluyla toplumsal çözümlemeleri çok dar bir alana sıkıştırabilmektedir. Bu dar alan sadece çözüme odaklı tartışmalara izin vermektedir. İşte bu dar alan içinde sosyal konumlarından koparılıp sorun çekmecelerine konulan birbirinden kopuk sosyal meselelerin çözümü aranmaktadır. Her bir sorunun çözümü aslında mevcuttur ve önemli olan piyasa dostu çözümlerin, karşılıklı görüşmelerde ikna yoluyla mümkün mertebe sonuca ulaştırmaktır.

Burak Gürbüz 'ın Son Yazıları