Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Burak Gürbüz

Burak Gürbüz

Faşist Türkler

Yayın Tarihi: 07.05.2021 , 23:36 Güncelleme Tarihi: 07.05.2021 , 23:36

Başbakan Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş tarihini değerlendirirken azınlıkların ülkeden kovulmasını faşizanlıkla nitelendirdi. Bana göre sorunlu olan bu nitelendirmeyi biraz açmaya çalışalım. İlk olarak başbakanın sözünü ve bu sözleri olumlayanları anlamayla başlayalım. "Türkiye'nin hali hazırdaki etnik sorunlarına geçmişten gelen bir özeleştiri zamanlama bakımından yerinde olmuştur" diyenler aslında meselelere koca bir Türkiye devleti yapısının içinde ezilen küçük azınlıklar biçiminde yaklaşmaktadırlar. Kimlik siyaseti üzerinden her türlü toplumsal sorunların halledileceğini düşünmektedirler. Sorunun kimlik olduğunu sananlar bir anlamda haklıdırlar çünkü Türkiye'deki azınlıkların Türkiye Cumhuriyet'inde ezilmiş olmaları bir gerçek vakadır. Ama kimlerin? Emekçilerin.

Başbakan tarihteki faşizan uygulamalardan söz edip eleştirirken şu anki faşizan uygulamaları görmezlikten gelmektedir. Örneğin Ergenekon davasının iler tutar yeri kalmamıştır. Dinci, laik çatışmasının içinde dincilerin laiklerden bir öç alma hikâyesine dönüşmüştür. Davanın siyasi niteliği gittikçe artmaktadır, üstelik başbakanın bizzat davayı sahiplendiğini de unutmamak lazım gelir. Bu durum laiklere, cumhuriyetçilere kısacası AKP karşıtlarına bir gözdağıdır. "Terörle mücadele ediyoruz" diye herkesin telefonunu dinleme sürecini nasıl açıklayabiliriz? Hele en son polisin KESK ve Eğitim-Sen'e yaptığı baskın ve birçok sendikacının tutuklanması kabul edilemez bir durumdur. AKP karşıtı olanlara karşı hak ihlalleri ve özgürlüklerin kısılması gittikçe artmaktadır. Özellikle terörle mücadele kisvesi altında sendikalara, siyasi örgütlere karşı baskıcı uygulamalar aslında hükümetin emek karşıtı yönünü iyice ortaya koymaktadır. Bir mayıslarda olanları da hatırlarsak aslında yapılanın emek düşmanlığından başka bir şey olmadığı ortaya çıkmaktadır. Bugünkü hükümetin baskı uyguladığı iki ana damar vardır: ilki kendisine karşı cumhuriyetçi laik cephe, ikincisi de emekçilerdir. İlki AB ülkelerinde ve AB'cilerde modası geçmiş bir siyasi akımdır, ikincisi de gittikçe önemini yitiren bir sosyal sınıftır. Hükümetin hali hazırdaki bu gruplara / sınıflara yapmış olduğu siyasi baskılar batı'dan hiçbir tepki çekmemektedir. Çünkü neo-liberal dünya düzeninde bu iki kesime ihtiyaç yoktur. Ülkemizdeki Avrupalı aydınlarında bu değişimi görerek daha fazla emeğe ve cumhuriyete arkalarını dönmeleri, hükümetin bu gruplar üzerindeki siyasi baskılarını daha da arttırmasına sebep olmaktadır. Denklem basittir. Emek örgütlerinin, emekçilerin ve anti AKP'cilerin toplumdan tasfiye edilmesidir. Ama tüm bu süreçler batı ve batıcılar tarafından faşizan siyasi gelişmeler olarak adlandırılmamaktadır. Tek sadece kimlik üzerinden bir faşizm tanımlaması getirilmek istenilmektedir. Bir hareketin faşist olarak adlandırılabilmesi için arkasında ya azınlıklar ya farklı etnik gruplar veya yabancılar olması gerekecektir.

Peki Başbakan'a göre kendisi hariç, cumhuriyeti kuran Türkler faşistken Avrupa neydi acaba? Milyonlarca insanın öldüğü büyük pazar paylaşım savaşlarını, faşist, nazi yönetimlerini, Cezayir ve birçok Afrika ülkesindeki sömürgeci katliamlarını "unutalım, barışalım" diye bir kenara koysak bile günümüz Avrupa'sına bakmak faşizmi daha iyi tanımak için yeterli olacaktır. AB ülkelerinde Araplara, zencilere, Türklere yapılan ırkçı ve kabul edilemez muameleler her nedense AB'ciler tarafından görmemezlikten gelinmektedir. 2007 yılında yunan kamplarında ölen 40 kaçak göçmen için kim ne yazmıştır bugüne kadar bilmiyorum. Yunanistan'da kaçak göçmenlere karşı şiddet uygulanması, hali hazırda Avrupa ülkelerdeki yabancılara dolaşım hakkını, çalışma hakkını kısıtlayan ırkçı düzenlemelerden beslenmektedir. Üstelik AB ülkeleri içinde faşizan uygulamalar, üniter devlet yapısına sahip Fransa'da da, federal yapıya sahip Almanya'da da, etnik federal yapıya sahip olan İsviçre'de de bir birine benzer biçimde cereyan etmektedir. Bu farklı devlet yapılarına sahip ülkelerde, kaçak göçmenlere, mültecilere ve yabancı emekçilere karşı takınan baskıcı ve olumsuz tutum birdir.

Kısacası azınlıkları ezmek sadece Türklerin meziyeti değildir. Bu duruma Türk, İspanyol, Fransız diye yaklaşmak belli başına sorunlu bir yaklaşım olacaktır zaten. Ermenilerden özür dilemede bu tek yanlı davranışın ana damarı olmuştur. Bu bağlamda Türklerin faşist olduğunu, Ermenileri kesen Osmanlılar adına özür dilediğimizi dünyaya duyurmak sadece bir gösteriden ibarettir. Bir işe yaramış mıdır? Örneğin komşuluk ilişkileri, AB ile bütünleşme süreci hızlandırmış mıdır? Karşı tarafta aynı özeleştiri sürecine girmiş midir? Hayır. Neden? Çünkü meselenin özü kimlik değil sınıfsaldır. Bugün Türkiye'de hem Kürt, hem Türk emekçisi ezilmektedir, ama hem Kürt hem Türk sermayedar sömürmektedir. Dünya'da etnik federal yapıda olan bütün ülkelerde aynı emek sömürüsü devam etmektedir. Son Amnesty International'in raporuna bakmak tarihteki faşist Türklerden önce günümüzdeki faşistlere bakmanın önemini bize hatırlatmaktadır. Üstelik bu faşistlerin sadece Türkiye'de olmadığı ama aynı zamanda Yunanistan'da, Ermenistan'da, Güney Kıbrıs'ta ve AB ülkelerinde de olduğu apaçık görülmektedir.

Yunanistan'la başlayalım. Deniz yoluyla Yunanistan'a girmek isteyen yabancıların Yunan polisi tarafından suya atılmak suretiyle boğulmalarını sağlamak raporda açıkça yer almaktadır. Bu insan yaşamına doğrudan kasteden bir vahşettir. Bu konu da umarım "kimlik" kadar akademilerde çalışma alanı bulur. Ama inceleme için Avrupa'dan finansman nasıl bulunacaktır, işin o tarafı biraz yaş gibidir. Zor bela Yunanistan'a girmiş yabancıların ise tutuldukları kamplarda son derce kötü koşullarda yaşadıkları, fiziksel şiddet gördükleri gene raporda yer almaktadır. 2007 yılında kamplarda 40 kişi hayatını kaybetmiştir. Üstelik Yunanistan'ın Türkiye ile yaptığı anlaşmaya göre Iraklı mültecileri gerisin geriye Türkiye'ye yollamaktadır. Bunu yapanlar Türkler tarafından ezilen uygar Avrupalılardır.

Uygar ülkelerin başında yer alan Fransa'ya bakalım. Bir tarafta faşist Türkler var onu unutmayalım, öbür tarafta yabancılardan genetik testler isteyen Fransa var. Bir tarafta azınlıkları suyun öbür tarafına yollayarak ailelerin parçalanmasına neden olan tarihteki Türkiye var, öte yandan iltica talebinde bulunan kişiyi kabul edip ailesini kabul etmeyen Fransa var, tekrar ülkesine geri postalayan Yunanistan var.

Komşumuz Ermenistan'a bakalım. Raporda Ermenistan hükümetinin özellikle Yahova Şahitlerinin etkinliklerine zorluklar çıkardığını ve bu kesime pasaport çıkartma vs.. gibi her türlü idari zorluk yaşattığını yazmaktadır. Ayrıca hükümetin muhalefeti susturmak için siyasi baskılar uyguladığı da raporda geçmektedir. Devam edelim gözümüz Kıbrıs'a takılsın. Kıbrıs'ın güney tarafında da yabancı mültecilere karşı hiç iyi davranılmadığı hatta gelen mülteciler ırkçı birçok saldırıya maruz kaldığı raporda yazmaktadır. Amnesty International'in uyarı mektubuna da Kıbrıs yönetimi cevapsız bırakmıştır. Irkçılık karşıtı bir derneğe ırkçı saldırıların düzenlendiğini ve bu derneğin başkanına sürekli olarak dava açılarak derneği yıldırma politikası güdülmekte olduğu raporda geçmektedir. Bütün bunları neden yazıyoruz? Çünkü sonuçta birincisi faşistlik sadece Türklere mahsus bir şey değildir ve dolayısıyla faşistliğin milliyeti yoktur, bunun içinde ülke adına günah çıkarmaya hiç gerek yoktur. İkincisi Türkiye'de faşizan şiddet sadece azınlıklar ve Avrupalı yabancılara karşı uygulandığı zaman oluşmaz. Üçüncüsü çok sevilen Avrupa'da faşizm, yabancılara karşı çıkartılan ırkçı yasalarla kanun olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunları AKP kayığında gezen AB'cilere hatırlatalım.

Burak Gürbüz 'ın Son Yazıları