Burak Gürbüz
Dengesizliğin dengesi ve reaksiyonerlik
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:26 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:26
Dünya’da neo-liberal siyasetin önem kazandığı 1980 yıllarıyla Sovyet bloğunun çöküşünü izleyen 90’lı yıllar, dünya’nın her yerinde kargaşanın hâkim olduğu, savaşların, isyanların birbirini izlediği ekonomik krizlerin sık aralıklarla devam ettiği sürece tekabül eder. Finansal piyasaların güdümünde kapitalizm, sürekli yer değiştiren çok uluslu şirketler ile esnek üretim ve istihdam politikaları sayesinde hem emek sömürüsünün daha da artmasını sağlarken, hem de paradan para kazanma olanaklarını çoğaltmıştır. Merkez kapitalist ülkelerde bu gelişmeler çevre kapitalist ülkelere de Washington Uzlaşmaları kapsamında sirayet etmiştir. Dengesizliğin sürekli hale gelebilmesini sağlayabilmenin koşulu belirsizlik ve risk analizini bilimsel bir önerme haline getirerek bütün toplumlara kabul ettirmekten geçecektir. Bu sağlanmıştır. “Niye geleceğimiz belirsiz olsun ki?” diye bir soru sormak insanların aklına gelmemektedir. Belirsizlik üzerine dengeler ise finansal piyasaların yönlendirdiği kapitalist birikim süreci için bulunmaz nimettir. Çünkü belirsizlik istihdam da, ücret pazarlığında işçiye karşı hep sermayedarın elini güçlendirecektir. Çünkü belirsizlik, faiz ve kur oranlarında ki değişimde finansal sermayenin işçi önünde hakimiyetini pekiştirecektir. Ekonomi bilimi toplumdan ayrı düşmüş farklı mekanizmaları ve işleyişi olan bir pozitif bilim halini almıştır. Bu anlayış zaten birçok iktisadi çarpıklığı toplumun sorgusuz sualsiz kabul etmesini sağlamıştır.
İlk olarak kaotik denge veya “dengesizliğin” dengesinin çevre ülkelerde ki iktisadi anlamda iz düşümüne bakmamız gerekirse, bu sürecin başlangıcını Washington uzlaşmalarına kadar götürmemiz gerekir. Bunlar merkez ülkelerin kontrolündeki uluslararası örgütlerinin çevre kapitalist ülkelere sundukları yol haritasıdır. Bu yaptırımların çevre ülkeler tarafından kabul görmesinin en önemli nedenlerinden bir tanesi bu ülkelerin dış borçlarının sürdürebilir hale getirmek içindir. Çünkü merkez ülkeler, çevre kapitalist ülkelere borç verebilmek için verdikleri borçların geri ödenebilmesini garanti altına almak isterler onun için de borç alan ülkelere bir yol haritası uygulama şartı getirirler. Borçlu ülkede dış finansal kaynaklarının sürekliliğini sağlamak için Washington uzlaşısının şartlarını kabul eder. Yani ticareti serbestleştirir, bütçe açıklarını kapatmaya yönelik devlet harcamalarını kısar, finansal piyasaları geliştirir ve özel sektörün gelişmesine yönelik piyasalaşmayı geliştirici önlemler alır. Burada bir parantez açmamız gerekirse geçen yazılarımızda Tocqueville, Molinari gibi liberal yazarların fakirlere verilen yardımların birer karşılığı olması gerektiğini savunduklarını söylemiştik. Burada ki aranan amaç fakirin almış olduğu yardımı toplumsal anlamda verimli alanlarda kullanmasıdır. Yani aldığı yardım onu tembelleştirmemeli tersine çalışmaya yöneltmelidir. Örneğin yardım alan insanın ayağını uzatıp kitap okuması bu yazarlara göre toplumsal faydası olmayan bir faaliyettir ve tembellikle eşdeğer sayılabilir. Burada liberal yazarlar iktisadi verimlilik hesabı yapmaktadır. Yardımı alanın çalışmaması bu kişileri rahatsız eder. Toplumsal amaç ve toplumsal fayda ancak çalışmadan geçmektedir. O da bildiğimiz sermaye birikimi rejimin sürekliliğini sağlamaktadır. Parantezi kapattığımız zaman Washington uzlaşısının da aynı düşünce üzerine kurulu olduğunu görürüz. Tek farkı fakir insan yerine fakir ülkeler vardır ve bu ülkeler yardım yerine borç almaktadır. Ama buna mukabil alınan borçlar verimli alanlarda kullanılmalıdır. Burada iktisadi verimlilik borç alan ile borç veren arasında farklıdır. Borç veren için verilmiş olan paralar ticarete yönelik mal ve hizmetlerin üretiminde kullanılmalıdır. Ama borç alan fakir ülke için ise bu paraların sosyal alanlarda kullanılması toplumsal fayda bakımından çok daha akılcı olacaktır. O zaman burada iki ayrı verimlilik hesabı yatmaktadır. Biri borç verenin iktisadi verimlilik hesabıdır, ötekisi de borçlanan halkların beklediği sosyal verimlilik hesabıdır.
Ticaretin serbestleşmesi ile beraber bir maliyet unsuru haline dönüşen reel ücretlerin zaman içinde azalması, piyasalaşmanın gelişimi ile beraber piyasa aktörlerinin toplumun karar mekanizmalarının merkezinde yer almaları, sosyal sınıfların eskiye oranla daha fazla üretici ve tüketici olarak sınıflandırılmaları, emekçileri sınıflarından kopuk daha fazla gelecek kaygısına itmektedir. Emekçilerin kaygıları belirsizlik ortamında daha da büyümektedir. Çalışanlar bir sonraki sene fiyatların ne olacağını, nominal faizin artıp artmayacağını, döviz kurunun ne olacağını düşünmektedir. Toplumsal hiçbir anlamı olmayan bu iktisadi oranlar çalışanların hayatında gittikçe artan bir şekilde önemli bir yer edinmektedir. Yukarıda bahsedilen veriler, emekçilerin işlerinden atılıp atılmayacağı, çalıştıkları kamu teşekküllerinin özelleştirilip özelleştirilmeyeceği ile ilgili ipuçları vermektedir. Piyasa haberlerinin toplumsal yaşamda gittikçe daha fazla önem kazanması çalışanların daha çabuk düşünmeye, daha esnek kararlar almaya itilmektedir. Değişken piyasa koşullarına ayak uydurmanın gereği olarak 180 derece dönüşler, karar değiştirmeler, verilen sözlerin tutulmaması gibi ahlaksal sorunları da arttırmaktadır. O zaman toplumda geçerli olan davranış biçimi, ilkeler üzerine değil tamamen sezgiler ve reaksiyoner tepkiler üzerine kuruludur. Türkiye gibi küresel piyasalarla bütünleşmiş bir ülkede AKP ve Erdoğan’ın seçimlerde halktan takdir görmesinin sebebi, Erdoğan’ın da sürekli fikir değiştirmesi ve her yere ve zamana uyum sağlamasıdır. Aklına gelen her şeyi söyleme kabiliyeti toplumda beğeni toplamaktadır. Erdoğan İsrail’e, AB’ye bu son çıkışları İran ile yakınlaşmaları toplumdan yine tam puan almaktadır. Farkındaysanız bu çıkışlar ABD’yi kapsamamaktadır. Mesaj şudur: “kendi ulusal çıkarlarımı korumak için böyle çıkışlar yapıyorum yoksa küresel ekonominin, gelişen piyasaların sadık bir üyesiyim”. Bu sözüm ona vatansever çıkışlar aslında tersine gerici reaksiyoner davranışlardır. Toplumun ve piyasaların bildik nevrotik tepki biçimlerinden biridir. Piyasa’da ki borsa spekülatörün aldığı ani kararlar nasıl ki borsa’nın itibarına yönelik değilse, sadece kazanma güdüsüyle yapılan hareketler bütünüyse, aynı şekilde Erdoğan aynı nevrotik tepkileri dış politikada da yapmaktadır. Erdoğan’ın amacı küresel piyasalardan çıkmak değil fakat sprekülatörün kâğıdını koruduğu gibi, kendi ulusal çıkarlarını “değere” dönüştürerek korumak üzerinedir. Piyasa diliyle tekrar konuşursak dış politikada bu nevrotik davranışlar piyasaları sorgulamadığı zaman kendi başına bir şey ifade etmez sadece Türkiye hisselerinin değerini diğer ülke hisselerine oranla yeniden belirlenmesine neden olur. Uluslar arası sermaye bu bağlamda “Türkiye’yi almak mı gerekir yoksa satmak mı?” türü bir soru soracaktır. Bu kaotik süreç aynı zamanda yeni bir dengenin de oluşmasına neden olacaktır. Bu dengede emekçi, çalışan sadece seyirci kalacak, tüm bu popülist çıkışları alkışlayacak ama kendi yaşam koşuluyla ilgili milim bir değişiklik yaşamayacaktır. Küresel sermayenin çıkarları, beklentileri ile çalışanın beklentileri arasında en ufak bir ortak nokta yoktur. Ama buna mukabil emekçi, piyasaya daha fazla uyum sağladığından tüm bu nevrotik karar alışları, reaksiyoner davranışları, daha fazla anlar olacaktır. Hiçbir prensibin olmadığı bir dünyada anlık kararlar hem geleceğimizi daha belirginsizleştirirken, hem de bizi daha fazla esnekleşmemize neden olmaktadır. Erdoğan’ın AB’ye ve İsrail’e reaksiyoner çıkışlarını yurtsever ilerici emekçiler anlamazken Sarkozy’ciler ile onun Türkiye’deki milliyetçi ve sol türevleri anlamaktadır. Çünkü bu hiçbir prensibe bağlı olmadan ani çıkışların piyasada ve risk ekonomisinde bir karşılığı vardır. İşte bu karşılık kaotik dengelerin, sürekli krizlerin birer habercisidir. Bu kargaşadan uluslararası sermaye çevreleri taslarını doldurmaktadır. Ne kadar her şey belirsiz olursa o kadar çok kazanacaklardır. Bu süreçte gittikçe daha fazla tekelleşen sermaye için kaybedilecek pek az şey vardır, ama kazanılacaklar çok daha büyüktür.
Son olarak Van’daki depremle beraber Türkiye’de ırkçılığın boyutlarının hiç de küçümsenmeyecek oranda gördük. Irkçı sözler kendi içindeki vahim içeriği haricinde bir de insanlık dışı bir retorikte barındırıyor. Örneğin Van’daki deprem sonrası “Bize taş atan insanlar nasıl yardım isterler? Hadlerini bilsinler” tarzı kurulmuş olan cümleler, hem içinde orada yaşayan insanları “taş atanlar” diyerek sınıflandırıp diğer insanlardan ayırmakta hem de bu tür insanların hangi kötü koşulda olursa olsun hiçbir zaman yardımı hak etmediklerini söylemektedir. Bu reaksiyoner söylemin piyasalarda karşılığı yoktur. Ama Van ve bölgesine devletin daha fazla alt yapı yatırımları yapması gerektiğini söylerseniz, o zaman bu sözün uluslararası sermaye çevrelerinde bir karşılığı olur. İkincisi onların tepkisini çekip istemezler ama birincisine ses çıkarmazlar. Son sözler: piyasa düzeni ile barışık sosyal çözümler bulunamaz. Sadece kaotik sürece hizmet edilir.