Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Burak Gürbüz

Burak Gürbüz

Demokrasi ve özgürlük üzerine (VII)

Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:03 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:03

Uzun zamandan beri şu özgürlük ve demokrasi ne menem bir şeydir sorusundan hareketle bu sayfanın yazarı aklına estiğinde konu üzerine bir iki kalem oynatmaktadır. Bu takıntının çıkış noktası sosyal devleti savunan kamucu solculara günümüz solcularının nasyonal sosyalist demesidir. Bir başka nedeni ise gene aynı zatların demokrasinin ve özgürlüğün mükemmel bir şey olduğunu ve tadından da yenilmediğini sürekli söylemeleridir. Güncel bir konudan hemen örnek vermek gerekirse, bildiğiniz üzere AB, demokratik prensiplerden hareket ederekten sekerekten 20’nci yüzyılın bitiminde Boşnak katliamı yapmış bir devletin insanlarını 21’nci yüzyılın başında daha AB’ye aday falan olmadan AB’de serbest dolaşım izini vermesidir. Versin ne yapalım diyebiliriz ama aynı zamanda Türkiye’ye de aynı haktan yararlanması gerekir de diyebiliriz. Yok ama bazılarına göre AB’nin bizim gibi 70 milyonluk bir ülkeye serbest dolaşım hakkı vermesi olmazmış. Söyleyen kim? AB Komisyon Başkanı mı? AB parlamenteri mi? Türkiye’den sorumlu AB komiseri mi? Yok hiç biri değil. Akademisyen hoca. Tabii olay basit. Ulusal meselelerden mümkün olduğu kadar uzak durmak bunun için Türkiye’nin serbest dolaşım gibi kendi dış politika menfaatlerini savunmayıp, Avrupa’nın menfaatlerini savunmak. “Bu kadar Türk’ü AB ne yapsın?”. AB’nin tasası kendisine düşmüş bir kere. Bu arada dikkat buyurun genellikle AB’ye gidecek olanlarda Türk’türler, Kürt değillerdir. Bari Türkiyeli deyin, oda yok. Neyse sonuçta bu beyefendiler, bizim gibi sayıları üç beşi geçmeyen Bağımız Türkiye’den yana kişilerden “aferin alma” gibi dertleri yok ki. Hatta tam tersine mümkün mertebe uzak durmak isterler. Ama AB parlamenteri Monsieur Lemercier ile Mr. Smith öyle mi? Onlardan “aferin Monsieur ne güzel söylediniz, ne kadar AB’yi düşünen sorumlu bir politika yürütüyorsunuz, sizi o zaman şuraya davet edelim yok bir de buraya davet edelim, azıcık da şu köşeye davet edelim” gibi iltifat ve davetler almaları onları onore edecektir. Bu özgürlük ve demokrasi havarisi zatlara da gün doğacaktır. Zaten gün çoktan doğmuştur, nemalanma tam gaz sürmektedir. “Türkiye’ye serbest dolaşım hakkı verilir mi hiç? AB’nin başı ağrır sonra”. Bravo Monsieur que vous etes intélligent.

Güncel olaylardan uzaklaşıp iktisadi düşüncede biraz özgürlüğün ve demokrasinin izini sürmeye devam edelim. Cezayir düşmanı demokrat Tocqueville’in özgürlükten ve demokrasiden ne anladığını az buçuk anlatmaya çalıştık. Devam edelim. Özgürlük konusunda Proudhon’un söylediklerine bakalım mesela. Joseph Lagugie’nin 1953 yılında Proudhon’un yazılarından derlediği “Seçme yazılar”, (Textes Choisis) adlı kitabının “Özgürlükler” (La liberté) adlı bölümünde sosyalist yazar özgürlüğün birçok tanımını vermektedir. İlk olarak iktisadi özgürlük tanımı ona göre rekabete dayalıdır. Ancak rekabetçi ortamda insan kendi gücünün kendi egemenliğinin sınırlarını çizebilir. Proudhon’a göre özgürlük, bireyin kendini siyasi erkten bağımsız olarak, onun etkisinde kalmayarak ifade edebilmesidir. Oysa Fransa’da 1789 devriminde sonra kurulan cumhuriyet ve cumhuriyetçi devlet yapısı eşitlik, özgürlük diyerek insanları tek bir gömleğin içine giydirmektedir. O tek gömlekte Rousseau’nun deyimiyle “vatandaşlıktır.” Vatandaşın neler yapması gerektiği, nasıl davranması gerektiği eşitlilik ve kamusal sorumluluk prensipleri içerisinde çizilmiştir. Oysa Proudhon’a göre kamulaşma, sosyal devlet, insanın yaratıcı özelliklerini sindirmekte, pasifleştirmekte daha da statükoya bağımlı hale getirmektedir. O zaman yapılması gereken rekabetten kaçmak değil tersine daha fazla rekabetçiliğe açık olmaktır. Ancak o zaman insan kendi egemenliğini topluma kabul ettirebilir. Böylece rekabet insanı edilgen durumdan kurtarıp “etken” duruma çıkarmaktadır. Rekabetin bir başka önemi tekelciliği önlediği içindir. Tıpkı siyasal yapıdaki devlet tekeli gibi, iktisadi yapıda da iktisadi tekeller mevcut olacaktır. Bunlarla savaşmanın yegane koşulu rekabetten geçmektedir. Devletçiliğin arttırdığı kayırmacılığı ve tekelleri rekabetçilik önleyecektir.

Proudhon, emek ve ücret konularında da aynı düşünmektedir. Emek ve ücret hiçbir zaman garanti olmamalıdır. Eğer iş güvencesi olursa emeğin yarattığı değer düşecektir. Emeğin değeri verimlilikle artacak bu da ancak rekabetle oluşur. O zaman ücretin belirlenmesi ve istihdam rekabetçi ortamda yani piyasada belirlenmesi gerekir. O zaman sosyalist Proudhon emekte kamulaşma yerine piyasalaşmayı savunmaktadır. Bu bağlamda tam piyasa yanlısı konumundadır ve iş güvencesine karşıdır.

Proudhon’un bu sözleri ne anlam ifade etmektedir? Neden piyasacıdır? Çünkü Cumhuriyet öncesi Fransa’daki monarşi aristokrasiye yakın kişilere sağlanan ayrıcalıklar şeklinde yapılanmıştır. Krala yakın kişiler desteklenirken halk sefalet içinde yaşamaktadır. Krallığın üzerine kurulan Cumhuriyette aynı alışkanlıkları bu sefer kamuculuk kisvesi altında sürdürmektedir. Proudhon bu haksızlıktan kurtulmanın yegane yolu olarak piyasalaşmayı önermektedir. Bu bağlamda Proudhon Tocqueville gibi düşünmektedir. Ona göre de feodalizmdeki kul- köle ilişkisi ancak demokratik sosyal devletlerde mümkün olabileceğinden bahseder. Bu ülke de Amerika’dır. Çünkü orada emekçi ile sermayedar iş akdi yapmaktadırlar. Dolayısıyla iki kesimde bir süre için bağımlı olsalar da iş akdinin sonunda özgür olacaklardır. Proudhon’un tıpkı Tocqueville’deki gibi özgürlük tanımı feodal dönemin toprak aristokrasisi ile kul-köle ilişkisinin eleştirisi üzerindedir. Dolayısıyla feodalizmin yıkılması insanı özgürleştirecek ve insan böylece piyasalar yoluyla rekabete girip özgürleşecektir. Piyasada adam kayırmacılık, ayrıcalık yoktur, piyasada tembellik, hak etmeden çalışmak yoktur. Tam da Malthus’ün nüfus üzerine söylediklerini çağrıştırır. Bu liberal yazar meşhur eseri olan 1798 tarihli “Esaaie sur le principe de la population, adlı kitabın Les lois sur les pauvres’da ücret konusuna değinmekte ve emekçiye verilecek olan fazla ücretin emekçiye daha fazla tüketim olarak dönmeyeceğini çünkü yüksek nüfus artışından dolayı tarımsal ürünler kıt olacağından, tarımsal ürünlerinin fiyatları artacak hal böyleyken ücret artışı emekçinin tüketimi üzerinde olumlu bir etkisi olmayacaktır. Nüfus artışının tarım üretiminden daha fazla olması artan nominal ücretin ekonomide sadece enflasyon yaratacaktır. Bir de biliyoruz ki klasiklerin emekçilere önerdikleri ücret, sadece yaşamlarını sürdürebilecekleri yaşamsal ücrettir. Malthus’e göre sanayileşmenin gelişmesiyle artan zenginlik her ne kadar emekçilerin yaşam standartlarını yükseltebilir olsa da bu durum sürekli olmayacaktır ve tarım ürünlerinin fiyatlarının artışı emekçilerin alım güçlerini azaltacaktır. Yani kısacası Malthus tarımı bahane ederek emekçilere ücretlerin arttırılmaması gerektiğini söyler. Artan emekçi sayısı onu hiç ilgilendirmemektedir. Piyasa kurallarına göre emekçinin toplumdan tasfiye süreci devam edecektir.

Burjuva, klasik düşünürlerin nüfusla hep sorunları olmuştur. Örneğin Alexis de Tocqueville 1841 tarihinde Cezayir üzerine yazdığı raporda (Travail sur l'Algérie), Cezayir'in Fransızlaştırılmasını önermektedir. Bu bir anlamda Fransa'dan kolonların Cezayir'e gelmelerini teşvik ile olacaktır. Bunun için Cezayir'deki sömürge yönetiminin kendi vatandaşlarına bürokratik kolaylıklar sağlaması gerekmektedir. Aynı zamanda Cezayirlilere ait verimli tarım alanlarının bir defaya mahsus olarak mülkiyet değiştirip Fransızlara verilmesi gerekmektedir. Bu durum daha fazla Fransız’ın Cezayir'e gelmesine neden olacaktır. Burada Tocqueville'in istediği Cezayir'deki Fransız nüfusun artması ve bu sayede Abdel-Kader yanlısı asi Cezayirlilerin etkilerinin kırılmasıdır. Nüfus politikası tıpkı Malthus'de olduğu gibi güçlünün güçsüzü daha iyi ezebilmesi şeklinde kullanılmalıdır. Bu durumun meşruiyeti ise bilimseldir!!! Yani piyasa mekanizmasıdır. Malthus’ün emekçilerinde olduğu gibi Cezayir'de de sömürgeci Fransa'nın Cezayirliler üzerinde daha fazla hakimiyet ve baskı kurabilmek için nüfusu bir politika aracı olarak kullanmaktadır. Tocqueville nüfus dışında Cezayir'deki Fransız askerlerini de eleştirmektedir. Çünkü yazara göre askerler, ve askeri bürokrasi Fransa'dan gelen kolonlara ve Cezayir'de doğmuş Fransızlara iyi gözle bakmamaktadırlar. Onları yabancı olarak görmektedirler ve üstelik Cezayir'de kendilerinde olmayan bir çok avantajlara sahip olmaları onları bir nevi kıskandırmaktadır. Tocqueville'in bu sözleri Fransızların salt barbar diye nitelendirdikleri yerel halklara bakış açılarının olumsuz olması onların yabancı olmasından kaynaklanmamakta, onlara karşı toplumsal anlamda bir üstünlükten de kaynaklanmaktadır. Aynı olumsuz düşünceyi çünkü kendi vatandaşı içinde yapmaktadır. Cezayir'deki kendi vatandaşını kendi sınıfından telaki etse bile kendisinden daha fazla kazanmasını veya kendisinden daha iyi yaşamasını kıskanabilmektedir. Çünkü askeri anlamda Cezayir'de sömürgeci Fransız gücünü temsil etmektedir. Kendisini toplumsal hiyerarşinin en tepesine koymasını bilmektedir. Ama bunun yanında Fransız askeri oradaki Fransız sermayesinin ve Fransız vatandaşlarının çıkarlarını da kollamasını iyi bilmektedir. Bu bağlamda Tocqueville'in bahsettiği Fransız askeri ile kolon arasındaki sürtüşme halledilebilecek bir sorundur. Halledilmesi daha zor olan konu ise Cezayir'de Cezayirli halkın gücünü ve anti-emperyalist mücadelesini kırmaktır.

Burjuva klasik yazarların demokrasi dediklerinde anladıkları kendi çıkarlarına ters düşmeyecek toplumsal hareketlerdir. Bunun tersi durumunda, liberalizmin kolayca faşizme dönüştüğünü pek ala görebiliriz. Daha önce de üzerinde durduğumuz gibi demokrat Tocqueville'in Cezayir için düşündüğü vahşet görüşleridir. Bir başkası Bastiat'dır. Bastiat liberal iktisatçı düşünürlerin başında gelir. Bastiat liberal düşünürler arasında en devlet düşmanı olanıdır, yani bu açıdan Proudhon gibi düşünür. Bu bağlamda 1789 Fransız ihtilalini ve sonrasında kurulan cumhuriyete karşı çok temkinlidir. Cumhuriyeti devletçilikle özdeşleştiren Bastiat, devletçiliği özel mülkiyete bir tehlike olarak görmektedir. Hatta 1789 sonrası çıkarılan kanunların insanı, özgürlüğü, mülkiyeti korumaya yönelik olduğunu oysa bunların aslında tam tersine insanı, özgürlüğünü ve mülkiyeti kısıtlayıcı yasalar olduğunu söyler. Çünkü ona göre eşitliği sağlamak üzere çıkartılan yasaların mülkiyeti korumaya yönelik olması sermaye için başlı başına bir tehdit unsurudur. Bastiat'nın Journal des Economistes 'de çıkan 15 Mayıs 1848 tarihli Propriété et loi (mülkiyet ve Hukuk) adlı makalesinde Fransız devrimini kıyasıya eleştirmektedir. Hatta ona göre devrimin “eşitlik, özgürlük ve dayanışma” tanımı da tartışmalıdır, çünkü içinde sermaye yoktur. Ona göre bu şiara mülkiyette eklenmesi gerekir. Mülkiyet tanımı ona göre insan emeğinin bir ürünü olduğu için tartışmasızdır. Her burjuva, klasik iktisatçısı gibi o da çalışan her insanın mülkiyet sahibi olacağına inanır. Aslında bu inanma, masum, naif bir inanış değildir. Çünkü bu inanışın altında sermaye ideolojisi yatmaktadır. Yani kısacası her çalışanın mülkiyet sahibi olacağı fikrinin temel amacı çalışmayı herkesin gözünde kutsamaktadır. Tabii asıl olarak bunun yanında sermaye birikimi önündeki emek sömürüsünün mümkün mertebe insan hakları, mülkiyet gibi kavramlarla üstünün örtülmesidir. Mülkiyet Bastiat'ya göre yaşama hakkı gibi insanın en temel haklarından birisidir. Bu bağlamda ona ilahi bir anlam yükler. Oysa Fransız devrimi ve Rousseau gibi kuramcıları insan temelli, mülkiyet temelli bir toplum yerine toplumsal sözleşmeye dayalı bir toplum modeli inşa etmektedirler. O zaman bu örnekte siyasal erk, mülkiyet sahibi sermayedardan devletin temel organları olan yasama, yürütme, yargıya geçmektedir. Bu modelde mülkiyet doğal bir hak olmaktan çıkmakta, sözleşmeye dayalı bir hak olarak tanımlanmaktadır. O zaman bu durum özel mülkiyetin kutsallığını bozmakta ve insanın bu en temel hakkının üzerinde bir toplumsal sözleşme yer almaktadır.

Kısacası Bastiat cumhuriyetin kendisinden ve devlet idaresinden sermaye adına kaygılanmaktadır. Makalenin daha ileriki sayfalarında Robespierre üzerinden Fransız devletine ve cumhuriyete saldırılarını daha da şiddetlendirmektedir. Fakat Bastiat ile aynı kaygıları sosyalist Proudhon'da paylaşmaktadır. Evet Proudhon Bastiat gibi sermaye yanlısı bir burjuva iktisatçısı değildir ama o da devlet erkiyle sorunu olan ve bu sorununu klasik düşünürler gibi doğal yasalarla temellendiren bir düşünürdür. Örneğin rekabet konusunda özel çıkarları koruyan değil toplumsal çıkarları koruyan bir rekabetçilik anlayışından bahsetmesinin temelinde emekçinin verimlilik esası vardır. Yani emekçinin ücretlerini hak etmesi gerekir bu bağlamda verimli olması gerekir demektedir. O zaman Proudhon'un söz ettiği toplumsal çıkarları koruyan rekabet anlayışı emekçiler arası rekabetçiliği teşvikten başka bir şey değildir. Üstelik kamudaki iş güvenliğine kesinlikle karşı gelen bir sosyalizm anlayışıdır. Bastiat ile Proudhon farklı sonuçlara aynı pencereden bakarak ulaşmaktadırlar. Burada Bastiat ve Proudhon arasındaki mektuplar ve tartışmaları Bastiat'nın Sophisme économique adlı kitabında yer alır. Sermaye faizlerinin üzerine olan bir tartışmadır. Ama aslında konumuz olan özel mülkiyeti de ilgilendirmektedir. Bir daha ki yazıda Bastiat ile Proudhon arasındaki mektupları inceleyebiliriz.

Burak Gürbüz 'ın Son Yazıları