Burak Gürbüz
Avrupa'da İnsan Kafeslerinden Günümüz İnsan Kafeslerine
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:10 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:10
Geçen haftalarda yazılanlarla birebir bir bağ kuramasak bile, yine emperyalizmin ve faşizmin Avrupa kültürünün bir parçası olduğu üzerine yaptığımız karalamalara devam etmekteyiz. Bugün 20’nci yüzyılın ilk yarısının ortalarında (1931) Paris’in göbeğinde sergilenen vahşet manzaraları ile günümüz emperyalist savaşların naklen yayınlarını ve diğer insan kafeslerini anlatmaya çalışacağız. Aralarında bağ kurmaya çalışacağız.
İlk olarak tarihte zoo humain’de denilen insan kafeslerinin tanımını yapalım: 19yy sonu ile 20 yy başı arasında Avrupa’nın birçok şehirlerinde, emperyalist ülkelerin sömürgelerinden getirdikleri yerlileri bir bahçeye kapatıp halka parayla sergilenmesidir. Bu hayvan kafeslerinde insan sergileme etkinlikleri o kadar ilgi görüyor ki her bir sergiye 200-300 bin Avrupalı bilet alıp geziyor. Bu arada yerli halkların gemilerle ana karaya sergilenmek üzere getirilmesi esnasında birçoğu hastalık ve zor yolculuk şartlarından telef oluyor. Geri kalanları ise o yörenin milli kıyafetlerini giymeleri sonucu, daha önce hazırlanmış etrafı tel örgülerle çevrilmiş barakalarda, çadırlarda vs… kalmalarına gösteri boyunca izin veriliyor. Onları izlemeye gelmiş örneğin Parisliler karşısında kölelerin olağan davranmaları isteniyor. Tel örgüler arkasında birçok Avrupalının gözleri önünde yerel kıyafetleriyle yaşıyorlar. Birçok küçümseyen hatta dalga geçen gözler önünde yemek yiyorlar, uyuyorlar, kavga ediyorlar, dans ediyorlar vs… Bu sergilenen insanlık dışı vahşetten yararlananlar ise şunlar oluyor: ilki Avrupalılar.. Çünkü köle olmuş, teslim olmuş, Paris’in göbeğinde sergiye çıkmış olan yerliye ilgi çok büyük oluyor. Örneğin 1877-1912 yılları arasında Avrupa’da 30’un üzerinde etkinlik gerçekleştiriliyor. İlk etkinlik Eskimoların teşhiri ile başlıyor. Sonrasında Fransa’da 1906 ve 1922’de Marsilya’da, 1907 ve 1931 yıllarında Paris’te, Afrika, Asya’daki sömürgelerden getirtilen yeriler için tel örgülerle çevrili evler, binalar inşa ediliyor ve bu etkinlikleri toplam 50 milyon kişi tarafından izleniliyor. Bu etkinlikler hem güçlü beyaz adamın gülüp eğlenmesini sağlıyor hem de köle ticareti yapan kapitalistin bu gösterilerden büyük paralar kazanmasını sağlıyor. O zaman bu kabul edilemez ırkçılığın sorumlusunun sadece emperyalist ülkelerin siyasileri değildir. Irkçılıktan para kazanan kapitalistlerle, bu ırkçı gösterilere büyük ilgi gösteren Fransız halkı da aynı sorumluluğu paylaşmaktadır.
Tuhaf olan 1931 yılında Paris’in göbeğinde yerinden yurdundan zorla kopartılarak getirilen köleleştirilmiş yerli halka alaycı bir şekilde bakan halk, 1945 sonrası Avrupa’da Faşizm ve Nazizm yenildikten sonra nasıl birden anti-faşist oluyordu? Çünkü o dönemde anti-faşist olan tek taraf direnişçi komünistlerdi. Komünistler hariç Petain’e Nazi Almanyası ile işbirliği yaptığı için eleştirenler aslında demokrat, insan haklarına saygılı, özgür yeni bir Avrupa’yı inşa etmek için burjuva siyaseti yapıyorlardı. Günümüzde Avrupa’nın her yerinde hortlayan yabancı işçi düşmanlığı ve Avrupa’da iktidara gelen aşırı sağ partiler Avrupa’nın hangi temeller üzerinde inşa edildiğini bizlere gösterir. Düşman olan hem işçidir, hem yabancı. 21’nci asrın başı yer Avrupa’dır.
Gösteri vahşetinin taa o zamanlardan başladığını görüyoruz. Güçsüz olan şey, tam da Avrupa’nın gücünü gösterir. O zamanın antropolog’larından Kont Joseph Arthur de Gobineau, İnsan ırklarındaki eşitsizlik üzerine denemeler isimli kitabında ırklar arası hiyerarşiyi üç temele dayandırıyordu: güzel olanlar, güçlü olanlar ve akıllı olanlar. Buna göre de çirkin olanları, güçsüz olanlar ve akıllı olmayanları düzeyi düşük ırk olarak nitelendiriyordu. Ona göre güzel, güçlü ve akıllı olan beyaz ırk üstün ırktı ve diğerleri alt ırklardı. Bu genellemeler 20’nci yüzyılın başındaki içinde insan olan hayvanat bahçelerinde ziyaretçilere bilgi olarak verilmekteydi. Bu gösteriler o kadar yaygınlaştı ki, bazı sömürge olmayan ülkeler de kendi vatandaşlarını bu etkinliklere yollamaya başladılar. Örneğin Çarlık Rusyası, kazak halkları da bu ırkçı gösterilere gönderebiliyordu fakat hemen kendi vatandaşının alt ırka mensup Afrikalılarla karıştırılmamasına özen gösteriyordu. Aynı şey Amerika’dan gelen Buffola Bill içinde geçerliydi. Sadece sömürge yerlilerini teşhir diye başlayan gösteriler yaygınlaşıp gelişiyordu.
Günümüzde gösteri vahşetini çok yerlerde görebiliyoruz. Bunlardan bazılarını hatırlatalım. Mesela ilk olarak 1990’daki Golf savaşı. ABD öncülüğünde AB ve diğer ülkeler, Irak’a saldırısını gün be gün televizyonlarda izliyorduk. Ekranda karanlık bir şeyin üzerine bir çerçeve belirir daha sonra bir ses duyulduktan sonra o çerçevenin ortasında alev yükselirdi. Bu bir hedefe bomba atan uçağın ekranıydı. Herkese de canlı bir şekilde izletiyordu batılı emperyalistler. Televizyon ABD’nin kesin kazanacağını bildiği bir savaşı milyonlara izletiyordu. Bu güçlünün güçsüz olanı teşhiriydi. Ama bu savaş gösterilerinde kopan bacaklar, kafası patlayan Iraklılar yoktu. Sadece savaş bize eğlencelik bir ortamda sanal ortamda sunuluyor ve tüm gerçekliğinden soyutlanarak gösteriliyordu. Gene 19yy sonu ve 20’nci yy başındaki kafeslerde teşhir edilen insan gösterilerine gelirsek, orada da hem o yerlilerin beyaz Avrupalılar karşısında kafeste yer alması, beyaz adamın üstünlüğünü gösteriyor, hem de uysal, hizmetçi yerli halk, Avrupalıların gözünde hor görülse de acımayla karışık sempati topluyordu. Ama o yerli çoluk çocuğun hangi koşullarda Avrupa’ya getirildiği, o kafeslerde nasıl yaşadığı, daha sonra nasıl geri gönderildiğinden kimse bahsetmiyor, ilgilenmiyordu. Oralarda bir acı yaşanıyor ama üstü örtülüyordu. Tıpkı bir ABD bombardıman uçağının kara bir ekranda hedefe attığı bomba gibi. Bir karaltıyı sonra bir alevi ekranda görüyorduk ama o alevin içindeki çığlıkları, bağrışları duymuyorduk.
Diğer bir başka örnek günümüz Fransa’sında iş bulmak amacıyla Fransa’ya gelmiş olan kaçak yabancıların yakalanıp toplanıldıkları etrafı çevrili toplama kampları. Burada hali hazırda bu insanlar toplumdan tecrit edilip kendi ülkelerine gerisin geriye yollanılacağı günü bekliyorlar. Çok küçük bir kısmı Fransa’da kalabiliyor. Bu toplama kamplarını Fransızlar 20’nci yy başında olduğu gibi ziyaret etmiyorlar ama yine de onlardan uzak, kafesler ardında yaşadıklarından emin olmanın huzuru içinde yaşıyorlar. Bu sava nereden mi vardık? Çünkü yabancılara karşı tecrit politikalarını savunan siyasetçileri Fransızlar özgür oylarıyla iş başına getiriyorlar, Almanya’da, İtalya’da ve diğer bazı ülkelerde olduğu gibi. Ama en azından şu bir gerçek ki, tüm AB ülkeleri içinde faşist aşırı sağ partilerinin oyları artmaktadır. İstatistiklere bakmak yeterlidir.