Burak Gürbüz
Avrupa Seçimleri ve Türkiye
Yayın Tarihi: 07.05.2021 , 23:36 Güncelleme Tarihi: 07.05.2021 , 23:36
Geçen hafta AB seçimleri oldu. Türkiye'deki AB yanlısı yorumcular seçimleri büyük bir ilgiyle izlediler. Seçim sonuçları Avrupalı sağcıların zaferiyle sonuçlandı. Bir çok AB ülkesinde, ama özellikle Fransa ve Almanya'da, Türkiye'nin üyeliğine karşı seçim kampanyası yürüten iktidardaki sağcı partiler diğer partilere nazaran büyük başarı kazandı. Şimdi bu gelişmeleri Türkiye açısından irdelemeye çalışalım.
İlk olarak Türkiye'nin AB'ye girebileceği yalanından hareket eden zümreler, bu gelişmeleri yine olumlu karşılamayı kendilerine bir borç bildiler. Bir çok tv kanalında ve gazetelerde, aslında sağ partilerin öyle Türkiye dümanı filan olmadıklarını, hatta içlerinde Türk dostu parlementerlerin var olduğunu öne sürdüler. Üstelik Türkiye'nin AB'ye üyelik sürecinin devam ettiğini ve bu seçimlerin Türkiye'nin üyelik sürecine gölge düşürmediği görüşünü dile getirdiler. Onlara göre tıkırında işleyen bir Avrupa üyelik süreci vardı. Burada dayandıkları temel nokta Türkiye'nin komisyon ile belli kurallara tabii üyelik ilişkileriydi. Tabii bu söylenenlere katılmak mümkün değil. Türkiye salt Brüksel ile, AB kuralları çerçevesinde üyelik görüşmeleri yapmıyor. Türkiye'nin aslında iki başlı bir üyelik süreci içinde olduğunu söyleyebiliriz. İlki AB örgütüyle olan ilişkisi. Bu diğer örgütler gibi bazı kuralları olan bir bütünleşme sürecini kapsıyor. Fakat diğer yandan AB bir uluslar arası örgütün ötesinde federal bir Avrupa Birliğini öngören siyasal bir proje olduğundan dolayı, üyelik için özellikle Fransa ve Almanya gibi büyük üye ulus devletlerin olurunu almak gerekiyor. Bu fırsatı iyi kullanan bu iki devlet, Türkiye'den her türlü tavizi istemekte bir sakınca görmüyor. Aslında istenen tavizler üyelik görüşmelerinden bağımsız olsa da, bu istemler iki ülkenin istekleri olduğundan kendiliğinden önem kazanıyor. Üstelik bir de liberal AB'ci medyanın "zaten biz bu tavizleri çoktan vermemiz gerekirdi" tarzı tavırları, ihtilaflı konuları Türkiye ile AB üyelik sürecinin içine doğal olarak dahil ediyor. Artık bundan sonra AB'ci yazarların "bu istekler AB üyelik sürecini ilgilendirmiyor" deselerde aslında dolaylı olarak AB üyelik masasına gelmiş oluyor.
Kısacası bu iki devetin (Almanya ve Fransa) oluru olmadan Brüksel her istediği kararı geçiremiyor. Hele az gelişmiş farklı kültürden gelen çevre bir ülkenin üyelik sürecini AB'nin, Fransa ve Almanya'nın karşı çıkmasına rağmen devam etttirebilmesi imkansız olacağını söyleyebiliriz. Bugün Türkiye'nin üyeliği hatta avrupalılığı tartışmalı hale geliyorsa bu durum avrupalı büyük ulus-devletlerin Brüksel nezninde ne kadar etkili olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla 27 tane AB ülkesinin çoğunun Türkiye'nin AB üyelik sürecini desteklediğini söylemek bir anlam ifade etmemektedir. Çünkü AB'nin içinde İspanya'nın, Polonya'nın, hatta İngiltere'nin siyasi ağırlıkları Fransa ve Almaya'nın yanında solda sıfır kalmaktadır. AB'de karar mekanizmaları özellikle bu iki ülkenin kararları doğrultusunda oluşuyor. Zaten AB projesinin başlangıçta bir Fransız projesi olduğunu unutmamak gerekir. Bu bakımdan hem Fransa hem Almanya'da olan siyasi gelişmeler Türkiye'nin üyelik süreci için çok daha önem kazanıyor.
Peki bu ülkeler Türkiye'ye nasıl bakıyor? Biliyoruz ki her iki ülkede de ırkçılığa ve faşizanlığa varan derecede Türkiye aleyhtarlığı ayyuka çıkmış durumda. Bu faşizan tutum salt Türklere yönelik değil, tüm AB harici yabancılara yönelik. Özellikle derisi kara olanlara yönelik. Avrupa toplumunda oluşan yabancılara karşı düşmanlık, AB toplumunda ırkçı ve faşizan fikir ve tutumların çoğalmasına da neden oldu. Bu ırkçı, milliyetçi damarın siyasi fikirleri aşırı sağ partilerin içinde vuku bulurken , özellikle 2000'li yıllardan sonra iktidara gelmiş sağ hükümetler tarafından da bu ırkçı görüşler kabul görmeye başlıyor.
Aslında muhtelif seçimlerde aşırı sağ partilerin oylarının artması, Avrupa toplumunda bu tür fikirlerin kabul gördüğünün işareti oldu. Bu bakımdan geleneksel sağ partiler yabancı düşmanlığını kışkırtan söylemleriyle, ırkçılığa prim veren uygulamalarıyla hem aşırı sağ seçmenlerinden oy aldılar, hem de aşırı sağ partilerin daha fazla oy almalarını engellediler. Bu son süreçte sosyal demokrat partilerin desteğini de arkalarına almış oldular. Dolayısıyla emeğin Avrupası diye oy isteyen bir çok sol parti (örneğin Fransa'daki Sosyalist Parti) yabancı düşmanlığını kışkırtan uygulamalara göz yumdu, hatta bazılarını benimsedi ve açıkça medyada dillendirdi Son AB seçimlerinde Fransa ve Almanya'da aşırı sağcıların çok yüksek oy alamamalarının sebebi, hükümetteki sağ partilerin aşırı sağcılar kadar yabancı düşmanı, islam düşmanı ve AB üyelik sürecinde Türkiye aleyhtarı olmalarıdır ve onun içinde oylarını arttırmışlardır.
Fransa'da Sarkozy ve Almaya'da Merkel her fırsatta Türkiye'yi AB'ye istemediklerini söylüyorlar. Bu durum Türkiye'deki AB yanlısı kişiler tarafından geçici bir süreç olarak görülüyor. Sözüm ona Sarkozy'nin görev süresinin bitmesiyle Fransa'da her şeyin eskisi gibi olacağını savunanlar çoğunlukta. Yani Fransa ve Almanya'nın Türkiye düşmanlığı Sarkozy ve Merkel'in Türkiye'ye karşı besledikleri özel gıcıklıklarıyla açıklayabiliyorlar. Oysa durum öyle değil. Eskiden beri Avrupalı siyasetçilerde var olan Türkiye karşıtlığı günümüzde su yüzüne çıkmıştır tek fark odur, yoksa arkasında bu kadar halk desteği ve her renkten siyasetçi desteği bulamazdı. Bu bağlamda Türkiye'nin AB ile örgütsel üyelik süreci devam edebilir belki ama AB ülkelerinin, özellikle Fransa ve Almanya'nın rızası olmadan üye olmayı düşünmek ham hayalden başka bir şey değildir. Çünkü AB bir uluslararası örgüt olmanın ötesinde federal bir Avrupa projesini de içinde barındırmaktadır. O zaman Türkiye sadece AB'ye üye olmayacak aynı zamanda geleceğin siyasi Avrupa'sının içinde de yer alacaktır. Bu bağlamda AB'nin kamuoyu, ülke siyasetçilerinin Türkiye ile ilgili düşünceleri Türkiye'nin üyelik sürecinde Brüksel'den çok daha fazla etkili olmaktadır. Bu bir gerçek vakadır. İngiltere'nin AB üyeliğinin zor bir süreçten sonra gerçekleşmesini Türkiye'nin şu anki üyelik çıkmazı durumuna örnek gösterilmesi tamamen gayri ciddi bir önermedir ve saptırmacadır. Türkiye'nin üyelik süreciyle İngiltere'nin eski üyelik sürecini kıyaslayabilenler aslında küresel sermayenin merkezi, dünya ticaretine asırlardır yön veren bir ülkeyle bir az gelişmiş ülkeyi karşılaştırmaktadır. Bu nasıl bir kıyaslamadır? Bunu ciddi ciddi savunanların ciddiyeti artık su koyuvermiştir.
Bazı uzmanlara göre müzakereler Türkiye'nin uzlaşmaz tutumundan kaynaklanmaktadır. Bunlardan bir tanesi rum bandıralı gemilerin türk limanlarına yanaşmasına Türkiye'nin izin vermemesidir. AB'e üye olarak kabul edilmesi için bir ülkenin tüm komşularıyla her türlü sorunlarını hallettmesi gerekmektedir. Güzel, peki Kıbrıs'ın güneyi üyeliğe kabul edilirken KKTC ile sorunlarını çözmüş müdür? Nereden tutsanız elinizde kalan bir süreçten bahsediyoruz.
Bu sürecin sonunda söyenebilecek olan tek şey, AB'e üyelik yalanının artık bir son bulmasıdır. Ama bu masal ve yalanın devam ettirilmesinin sermaye açısından çok önemli nedenleri vardır. İlki bu yalan söylem, Türkiye'ye daha fazla sermaye çekeceğinden çalışma koşulları daha fazla esnekleşecektir. En azından dışardan gelen sermaye bizdeki iş gücü içinde gelmektedir. Ücretsiz daha fazla saat çalışma, yeni teknolojiler sayesinde aynı ücrete karşın artan emek verimliliği, Türkiye'yi emek cenneti yapabilmektedir. Artık çoğu işyerlerinde emekçilerin cumartesileri de çalışması, mesai saati bitiminden bir iki saat sonra ancak işyerinden çıkabilmesi olağan uygulamalar haline gelmiştir. İkinci nedeni AB masalı birçok nedenden dolayı finans kapital'in işine gelmektedir. Özellikle İstanbul'un artan konut piyasası, tassaruf araçlarında yüksek kazanç potansiyelleri avrupalı sermayedarların, kriz öncesi, gözdesi haline gelmiştir. Bu finansal balonu şişiren Türkiye'nin AB'ye üyelik sürecinin devam ettiği masalıdır.
Bir hikayeyi başka bir hikayeyle bitirelim: beş altı sene evvel Beşiktaş - Sarıyer minibüsünde ayakta zor duracak bir biçimde evime gitmek için seyahat ederken, camın kenarında elinde küçük bir filesiyle oturmuş bir adamcağız, yeni inşaatı bitmekte olan 4'ncü Levent kullelerine bakıp yanındakine aynen şunu söylemişti: "yavrum ne güzel oluyor bu kuleler, Türkiye gelişiyor". Bu lafı Cem Yılmaz repliğiyle bitirmek gerek: "Her şey çok güzel olacak".
****
Son anda AB ile ilgili bir haber düştü e-mailime onun için yazıma ekliyorum. AB komisyonu, üyelik görüşmeleri bile başlamayan Sırbistan vatandaşlarına uygulanan vizeyi kaldırırken Türklerin vizesini aynen korumuş. Türkiye'de devletçi sosyal politikaları savunanları, AB karşıtlarını nasyonal sosyalist, milliyetçi vs.. ilan eden AB yanlıları, AB'nin bu ayrımcı, ırkçı kararını nasıl değerlendiriyorlardır acaba? "Sırplar kaç milyon kişi biz kaç milyon kişiyiz onun için haklılar" deyip sıyrılırlar yine işin içinden. "Oh oui vous avez raison!". Evet haklısınız.... biz çok kalabalığız.