Mesele sınıfsal diyorsak, en başa hayvan ticaretinin son bulması yazılmak zorunda. Herkes her şeyi tartışıyor ama sorunun gerçek sınıfsal köklerini görmezden gelenler bunu dile getirmekten çekiniyor.

Mesele madem sınıfsal…

Binlerce yıldır birlikteyiz. Biz bildiğimiz anlamda kalıcı olarak yerleşik yaşama geçmeden biraz önce önceye dayanıyor yakınlarımızda varlık göstermeye başlamaları. Üç aşağı beş yukarı 25 bin yıl diyelim. Bana göre çok keyifli bir zihin egzersizi niteliği taşıyan Ademden Önce romanında anlatıldığı gibi defalarca kesintilerle sekteye uğramış olması da mümkün bu sürecin. Belki de tesadüflerin rolünün sandığımızdan daha belirleyici olduğu bir çağda acıkan mağara insanının nefsine kurban gitti ilk evcil örnekleri Jack London’ın kurguladığı gibi ve birkaç yüzyıl daha ileriye attı tarihleri. Bu kısmını bilemiyoruz. Bir yerden sonra konumuz açısından da pek bir önemi yok. Türünün daha uysal olanları yöremize yakınımıza indiler, evcilleştirildiler, bazıları birlikte yaşadıkları insan toplulukları tarafından bir takım görevlerle yüklendiler, insan evladı tarafından bu doğrultuda eğitilediler.

Çok çok sonraları bir arada yaşayışın zamanla Anadolu’da Avrupa’dakinden farklı bir yön izlediğini biliyoruz. Osmanlı döneminde yolu Anadolu’dan geçen pek çok Avrupalı gezginin seyahatnamelerinde köpekler, kediler ve kuşlar başta olmak üzere sokak hayvanlarının ahalinin gündelik yaşamının nasıl doğal bir parçası olduğuna dair hikayeler, gözlemler çok. Bir kısmı için bunun şaşkınlık verici olması kayıtlara geçmesini sağlamış anlaşılan. Eh, adı imparatorluk da olsa feodalizmin tipik özellikleri orada duruyor. Merkezi devletin eli öyle imparatorluk topraklarının her yerine ulaşmaya yetmiyor. Sokak hayvanların bakımının kısmen vakıflar-cemaatler yoluyla üstlenildiği bilinse de merkezi bir planlamanın olmadığı yerde takipsizlik, kontrolsüzlük ve nihayetinde halk sağlığını ve hayvan sağlığını tehdit eden salgın dönemler de pek tabii yaşanıyor. 

Şimdi bu gerçeklik çok boyutlu, acil bir sorun olarak karşımızda duruyor. AKP’nin yeni yasa tasarısı hazırlığına dair sızıntılar dolayısıyla tartışma giderek alevlendi. Haklı olarak. 

Sorunun ne kadar köklü olduğunu anlatmak isterken “sokak hayvanları konusu bize ta Osmanlı’dan miras kaldı” diyenlere sık rastlıyoruz. Bu olgunun bu coğrafyada bir sürekliliği olduğu açık. Fakat ne Osmanlı döneminin idealize edilerek anılmasını mümkün kılabilecek bir mutlak uyumdan söz edebiliriz -ki bu anlamda uyum üzerine bir tartışmanın yürütülebilmesi için önce modernleşmeden söz etmemiz gerekir ki çevreyi koruma ve kullanma olgunlaşmış iki ayrı dinamik olarak karşımıza çıkabilsin- ne de sorunun gerçek köklerini görmezden gelen yüzeysel bir tartışma bizi çözüme götürür.

Sorun yeni değil. Özellikle son yıllarda sokak köpeklerinin saldırısı sonucunda yaşanan ağır yaralanmalar ve ölümler, barınaklardaki dehşet verici koşullar, sokaklara zehirli yiyecek bırakılarak öldürülen hayvanlar… Bu vakaların sayısının giderek arttığı malumumuz. Sayısı mı arttı farkındalığımız mı arttı tartışmasının bir anlamı yok. Bir sorun var ve karşımızda duruyor. Giderek çok daha fazla sayıda çocuğun, yetişkinin canını yakıyor.

Şimdi Avrupa modeli tartışılıyor. Yasa tasarısından yana olanlar da, hayvanların yaşam hakkını savunanlar da çoğunlukla yüzlerini Avrupa'ya çevirerek onların meseleyi nasıl çözdüklerine bakıyorlar. İngiliz modeli, Almanya modeli, İsveç modeli…

Birçok halk sağlığı uzmanının ve uzman veteriner hekimin de dahil olduğu bu tartışmaların ciddiyetle ele alınması gereken boyutları var. Yaygın kısırlaştırmaya duyulan ihtiyaç örneğin. Bunun nesine itiraz edilebilir? Geometrik artışla hızla çoğalan popülasyonu kontrol altında tutabilmek için güvenilir bir izleme ve kısırlaştırma olmazsa olmaz.

“Uyutma” seçeneği sağlıklı ve rehabilite edilebilir hiçbir örnek için bizim açımızdan masada olamayacağına göre, diğer tüm önlemler alındıktan sonra sorunun akut halinin giderilebilmesi için tahmini olarak diyelim ki bir köpek ömrü süresince, yani yaklaşık 15 yıl için, barınakların ve oluşturulabilecek doğal yaşam alanlarının kapasitelerinin artırılması gerektiği ve koşullarının mutlak olarak iyileştirilmesi ve sistematik olarak denetlenmesi ihtiyacı da ortada.

Tamam ama yeter mi?

Bir tarafta sorunun altından akılcı bir planlamayla kalkamayıp çok boyutlu ve çok disiplinli şekilde ele alınması gereken bir meselenin düğüm haline gelmesinde rol oynayanlar var. Şimdi düğümü kesip atalım niyetiyle hareket ettikleri ve bir kez daha toplumun sinir uçlarını yokladıkları anlaşılıyor.

Kesip atılamaz. Yol açtıkları tablonun ve çözümündeki beceriksizliklerinin bedelini hayvanlara ödetecekler öyle mi? Bu toplumun vicdanında da çözümün reçetesinde de buna yer yok.

Fakat diğer taraftan çocuğunu ya da bir yakınını köpek saldırısı sonucunda kaybetmiş olan ve sayıları giderek artan yurttaşların karşısına “bir köpeğe siz nasıl davranırsanız o da size öyle davranır” naifliği ile çıkanları, insanların acılarını ve günlük yaşamlarında devam eden tehdit karşısındaki doğru-yanlış tepkilerini toplumdan tamamen kopuk bir biçimde liberal ideolojinin öteki-beriki teorileriyle yargılamaya çalışanları ciddiyete davet etmek zorundayız. Üstelik sorun artık bu boyutuyla da yalnızca kayıpların ya da yaralananların yakınlarının değil, toplumun büyük bir kesimin gururuna ve vicdanına dokunur hale gelmişken. 

Kim bu saldırılara maruz kalanlar? Mutlak bir genelleme doğru olmaz elbette ama büyük oranda isabetli olacak bir tahmin yürütmek de o kadar zor değil. Her yerde yaşanıyor saldırı vakaları ama en çok da insanların korunaklı sitelerde değil mahalle yaşantısının içinde gündelik hayatını sürdürdüğü, kırsal alan bağı daha geniş olan, kent merkezlerinin çevresindeki mahalle ve ilçelerde, kentin varoşlarında, çoğunlukla da emekçi mahallelerinde… Köpek popülasyonunun dağılımından bağımsız olarak bu alanlarda yaya karşı karşıya gelişlerin sıklığından dolayı da biraz bu böyle.

Ana muhalefet lideri meselenin sınıfsal bir sorun olma yolunda ilerlediğine işaret etti geçenlerde. Sorunun pekala sınıfsal olduğu ortada. Bunu söylerken yukarıda bahsettiğimiz türden bir mekansal çıkarımdan hareket ettiği anlaşılıyor kendisinin. Bir sorunun farklı toplumsal sınıflar tarafından nasıl deneyimlendiğine bakarak sorunun sınıfsallığına dair çıkarımda bulunmak gayet tabii mümkün. Ülkede bazı sorunların yanından dolaşabilme özgürlüğünün parayla alınır satılır hale gelmesine yabancı değiliz. Parayla satın alınan laik eğitim, parayla satın alınan vaktinde tedavi, parayla satın alınan sokak güvenliği, parayla satın alınan her yere özel araçla gitme özgürlüğü… Ama madem meselenin sınıfsal olduğu bir kere ağızdan çıkmış, o zaman bu tespitin mantıki sonucuna işaret edelim. Öyle ya, bir sorunun sınıfsal olması, kaynağına ve dolayısıyla çözümüne dair doğru tespitte bulunmayı da beraberinde getirmek zorunda. Kalkıp ciddi ciddi “Köpek birine bakıp bunun parası varmış ısırmayayım mı diyor, benim de Bebek’te ısırılan arkadaşlarım var” sığlığı ile sınıfsal bakış açısını küçümsemeye çalışanlara gerekli yanıtı vermek için de bu böyle.

Mesele sınıfsal diyorsak, en başa hayvan ticaretinin son bulması yazılmak zorunda.

Evcil hayvanların açıktan veya örtülü ticareti sürüyor. Bütün yan kollarıyla büyük bir ekonomik sektör işlemeye devam ediyor.

Herkes her şeyi tartışıyor ama sorunun gerçek sınıfsal köklerini görmezden gelenler bunu dile getirmekten çekiniyor.

Amacımız çözümü yokuşa sürmek falan değil. Fakat çözüm için gerçekçi olmaya ihtiyacımız var. Hayvan ticareti devam eder cins köpek piyasası varlığını korurken bu sorunun gerçek anlamda çözülmesi ne yazık ki mümkün değil. Bir hevesle satın alınıp ardından sokağa bırakılan köpeklerin, sokaktaki köpek popülasyonundaki artışın en önemli nedenlerinden biri olduğu biliniyor. Bu hareketliliğin ortaya çıkardığı takibi ve kontrolü zor tablo kolaycılık değil bütünlüklü bir çözüm gerektiriyor. Sokağa bırakılan her bir köpekle doğaya yabancı yeni türler ortaya çıkıyor, zamanla onların çiftleşmesinden yenileri meydana geliyor. Hayvan davranışı zaten birden fazla parametreye bağlıyken buna hem genetik faktörler hem de her bir hayvanın travmatik olabilecek öyküsü eklenince bilinmezlik artıyor. 

Çok sayıda gönüllü şimdiden yasa tasarısına karşı harekete geçerek farklı çözüm senaryolarında nasıl katkıda bulunabileceklerine dair bir tartışma yürütmeye başladılar. 10 milyona yaklaştığı söylenen köpek popülasyonunun, belediyelerin kapasitelerini dahi, hele de kaynaklarının büyük bölümünü rant yaratmaya ve dağıtmaya ayırdıklarını göz önünde bulundurursak, zorlayacağını tahmin edilebilir. Biz örgütlü bir topluma inanırız; akılcı bir organizasyon içinde, aynı hedef doğrultusunda kenetlenmiş bir insan topluluğunun neler yapabileceğini biliriz. Bunu layığıyla gösterdiğimiz zamanlar da oldu, önemli bir tanesinin yıldönümü yaklaşıyor…

Ancak şimdi bir kez daha tepkimizi sorunun muhataplarından duygusal olarak tamamen kopmuş, oldukça zor ve çok boyutlu bu sorunu besleyen somut koşullardan soyutlanmış bir romantizmden çıkarıp her sorununun müsebbibi kapitalizme yöneltme ve ayakları yere basan bir tartışma yürütme zamanı. 

Bu tartışmada üç şeye yer olmamalı.

İnsan hayatına ve sağlığına yönelik tehdit oluşturan bir boyuta ulaşan bu sorunun küçümsenmesine,

Nefretin sokak köpeklerine yöneltilerek katledilmelerinin çözüm gibi sunulmasına,

Sorunun kökleri gizlenerek ve yalnızca bir yöntem sorununa indirgenerek toplumun uyutulmasına.