Sayfa yolu
Mustafa K. Erdemol yazdı: İşte bu yüzden sevimsizler
Yayın Tarihi: 25.08.2015 , 12:56 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 04:47
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Hababam Sınıfı’nın meşhur İnek Şaban’ı yüzünden çocuklara artık Şaban isminin verilmediğini, ayrıca bir çok Yeşilçam filminde din adamlarının hep ezenin yanında, cahil, duyarsız gösterildiğini söyleyerek yakındığı bir zamanda konuştu İstanbul Müftüsü olan zat. Profesör (!) Rahmi Yaran adlı müftü, birçok din adamında görmeye alıştığımız o muhteşem “inanmışlık kibriyle”, üstelik son derece saygısız bir dille, “Ölenlerin ailesi cenazede bağırmasın yoksa ölenin cennete girme şansı olmaz” buyuruverdiler.
CENNETLE KORKUTMAK
Demek ki o malum Yeşilçam filmleri çok da isabetli bir belirleme yapmış. İnsani duyarlılıklarını yitirmiş din adamı figürü bir sinema karakteri değil, canlı kanlı, İstanbul Müftüsü’dür işte. Öyle bir müftü ki, inananları cehennemle değil, gördüğünüz gibi cennetle korkutuyor. “Bağırıp çağırmayın, yoksa cennetten olursunuz”. Demek istediği bu.
İşte bu yüzden sevimsizler. Cennet’i, ulaşılması uğruna her türlü duygudan, insani değerden vazgeçilecek bir mekana indirdikleri için değil sadece, onu bir şantaj gerekçesine dönüştürdükleri için de sevimsizler bunlar. İnandıkları dinin “sabır” anlayışını, duygusuzlukla eş sanmak gibi bir cehalet içinde oldukları, bu cahilliklerine rağmen allame gibi ortalıkta dolaştıkları için sevimsizler.
Bu, artık gittikçe insani değerlerden uzaklaşmış bulunan İstanbul Müftülüğü adlı kurumun ilk vukuatı değil. Soma faciasından sonra İstanbul camilerinde okutulmak üzere hazırladığı Cuma Hutbesi'nde iş güvenliğiyle ilgili tedbirlerde ölçülü olunması gerektiğini sözüm ona savunurken, “Aşırılık Yüce Allah'a güveni sarsar” diye saçmalamıştı da. Bunlar bu yüzden sevimsizler.
HİÇ SEVİLMEDİLER
Din adamı sevilmez. Tarihin hiçbir döneminde de sevilmedi zaten. Anadolu’daki “İmamın dediğini yap, yaptığını yapma” deyimi bu sevgisizliğin tezahürüdür. Batı dünyasında da ne kilise ne din adamı sevgi görmemiştir kitlelerden. Hep ama hep bir nefret unsuru olagelmişlerdir. Feodal dönem İtalyası’nın meşhur katili eşkıya Braccio’nun kilise/din adamı nefreti tarihe geçmiştir, örneğin. “Öyle bir tiksinme içindeydi ki” diye anlatır büyük tarihçi Burckhardt “ilahi okuyan rahipleri görünce dehşetli bir öfkeye kapılıyor, onları kulenin tepesinden aşağı attırıyordu”.
Hristiyan dünyasının reformcusu sanılan, üstelik kendisine ilericilik de atfedilen son derece ilkel Calvin’e karşı insanlığın sesi olan din adamı Castellio bir kitabında “Tek doğrunun kendisi olduğunu iddia eden çeşitli kilise ve tarikatlar adına binlerce insan idam yerlerine sürüklenmiş, yakılmış, kafası kesilerek, iple ya da suyla boğularak öldürülmüştür” diye anlatır Kilise vahşetini. “Ölmüş karınızla altı hafta boyunca cinsel ilişki kurabilirsiniz” diyen günümüz Mısır’ındaki El Ezher adlı İslami okulun bu tür fetvaları ile Castellio’nun anlattığı o dönem kilisesinin buyrukları arasında bir fark yoktur.
Aydınlanmacı, edebiyat, sanat dostu olarak bilinen İmparator II. Friederich’in Musa, İsa, Muhammed için kullandığı “dünyayı dolandıran meşhur üçler “ ifadesinin benzerine İslam dünyasında da rastlanır sık sık.
İstanbul Müftüsü, kayıp yakınlarına sabır önermeyi değil, onları tehdit etmeyi seçiyor. Çünkü başkasına kafası basmaz bunların. Kayıplar arkasından gözyaşı dökmeyi, ağıt yakmayı “bağırıp, çağırmak” olarak anladığı için ona, inandığı İslam’da “gözyaşı”nın önemini anlatmanın yararı yok. Ama en azından Gazali’nin Kuran okurken mutlaka ağlanması gerektiğini söylediğini anımsatmak lazım. Müftü acılı insanlara tevekkül anlayışını bile öğütlemekten aciz biri belli ki. Türkiye gibi dinileştirilmiş bir toplumda kimse müftüden Anglikan Kilisesi’nin eski Başpiskoposu Rowan gibi, “Tsunamide yakınlarını kaybedenlerin Tanrıya küfür etme hakları vardır” demesini elbette bekleyemez, ama müftünün hiç değilse acılar karşısında çenesini kapatmasını istemek bir haktır.
İnandıkları dinlerinin takipçilerini ya cehenneme gitmekle ya da cennete gitmemekle korkutan bir din adamı türü var Türkiye’de. Yaşanılan dünyayı sıfırlayan, her türlü insani değeri günah dairesine alan, sisteme her türlü itirazı “allahın gücüne gider” diye yorumlayan bir din adamı türüdür bu. Tele vaiz Nihat Hatipoğlu meşhur Ramazan sohbetlerinden birinde “yöneticileri eleştirmek dinen doğru değildir” derken, padişahın her kararını onaylayan Osmanlı Şeyhülislamı karakterine sahip olduğunu göstermişti hepimize. “Müslüman anasının bacağından bile etkilenir” diyen Alpaslan Kuytullar, “altı yaşındaki çocuklarla evlenilebilir” diyen Nurettin Yıldızlar, “Hamileler sokağa çıkmasın” diyen Tuğrul İnançerler. Bunların hepsi din adamıdır.
Bu adamlar için yaşıyoruz hepimiz. Kayıplarımıza bu adamlar yüzünden gözyaşı dökemiyor, yöneticilerimizi eleştiremiyor, annelerimizi cinsel nesne gibi görüyor, altı yaşındaki çocuklarımıza evlenilebilecekler gözüyle bakıyor, hamileleri eve kapatıyoruz. Bütün bunları bu adamlara inanıp tek bir şey için yapıyoruz: Cennet.
Sadece bunun için yapıyoruz. Ben de kişisel olarak Selim Sırrı Tarcan gibi “ölmekten değil, bir yere gidemeyecek olmaktan korkuyorum” diyenlerden olduğum için cennet ya da cehennem nereye gidersem kabulümdür. Dolayısıyla “bağıra, çağıra” ağlarım da, yöneticilerimi eleştiririm de.
Çünkü beni İnek Şaban insan yaptı, İstanbul Müftüsü değil.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.