Erhan Nalçacı: 'Nazizmin suç ortakları hesap vermedi'

Avrupa Parlamentosu geçtiğimiz günlerde kabul ettiği önerge ile komünizmi Nazizmle eş tuttuğunu açıkladı. Önergeye dönük tepkilere ülkemiz aydınları imzaladıkları bir protesto metniyle katıldı. Konuyu Erhan Nalçacı ile konuştuk.
Hatice İkinci
Pazartesi, 07 Ekim 2019 10:43

Avrupa Parlamentosu geçtiğimiz günlerde “Avrupa’nın geleceği için Avrupa’nın hafızası” adlı önergeyi oy çokluğu ile kabul etti. Önergede, “totaliterlik” adı altında komünizm Nazizmle eş tutuluyor, İkinci Dünya Savaşı, Alman-Sovyet saldırmazlık paktının doğrudan sonucu olarak gösteriliyor ve Sovyetler Birliği’nin “savaş suçları nedeniyle yargılanmamış olması” sorgulanıyordu.

Sosyalist hareketlerin yükseldiği 20. yüzyılın başlarında değiliz, dünya 1950’leri, 1960’ları yaşamıyor. Onlar açısından bakıldığı zaman, en azından görünürde tehlike arz edecek pek bir durum yok gibi ortada. Soğuk Savaş’ı ise artık hatırlayan kalmadı. Ancak, özellikle son yıllarda -siyaseti de geçtik- dizisinden, sinemasına, edebiyata kadar başımızı çevirdiğiniz hemen her alanda, üstü açık ya da kapalı, bu anti-komünist söylentilerin bir türlü dillerden düşürülmediğini görüyorsunuz. Neden korkuyorlar peki bu kadar çok?

Avrupa Komünist İnisiyatifi, yayınlanan bildirgeye karşı bir kampanya başlattı ve bu kampanyaya Türkiye de katıldı. Bu hafta TKP Merkez Komitesi Üyesi Prof. Dr. Erhan Nalçacı ile önergenin nedenleri, üzerine inşa edildiği tarihi yalanlar ve başlatılan imza kampanyasının ayrıntılarını konuştuk.

Sosyalist hareketlerin belki de en zayıf olduğu çağları yaşadığımızı söyleyebiliriz herhalde. Tehlike bu kadar az görünüyorken, Avrupa Parlamentosu neden böyle kararlar almaya ihtiyaç duyuyor hâlâ?

İki boyutu var, birincisi korkuya dayanıyor, emperyalizm de deneyim biriktiriyor ve onları damıtıyor, istihdam ettiği akıllar var. Ve görüyorlar ki, bu çağ böyle gitmeyecek, eninde sonunda işçi sınıfı ayaklanacak. Emperyalist sistemin de iyi gitmediğinin farkındalar. Önümüzdeki yıl gerçekten önemli bir yıl; iktisadi bir durgunluk, bir çöküş bekleniyor bütün dünyada. Sadece tabii iktisadi kriz değil, içinde bulunduğumuz emperyalist hegemonya krizinin de savaşlar üretme ihtimali var. Şunu çok iyi biliyorlar, bu kadar kriz, bu denli çürümüş, çözülen ve aslında emekçi sınıflar için hiçbir ufuk üretmeyen bu sistem, eninde sonunda işçi sınıfının önderliğinde bir ayaklanmayla karşılaşacak. Bugün gericiliğin bu kadar uzamış olması da bir garanti değil onlar için.

Sovyetler Birliği’nin içten çözülüşü ile birlikte çok büyük bir zafer kazandılar. Şu anda uzamış bir gericilik dönemi içindeyiz. Belki, sokaktaki insan bu dönemi çok fark edemiyor ve “hep böyleydi” gibi düşünüyor olabilir. Bunun içine doğan genç insanlar, hayatları boyunca ilerici hiçbir şeyle karşılaşmamış olabilirler. Onlar farkında olmayabilirler ama emperyalizmin akıl verenleri, akıl hocaları, tarihi iyi anlamış kişiler çok farkındalar, eninde sonunda bir toplumsal ayaklanmayla karşı karşıya kalacaklar.

‘BAŞTAN SOSYALİZMİN ÖNÜNÜ KESMEK İSTİYORLAR’

Bunu onlar da mı kaçınılmaz olarak görüyorlar?

Kaçınılmaz olarak görüyorlar tabii. Kaldı ki, ucu biraz görünmeye başladı bile. İşte, Ekvator’da, Irak’ta, Arjantin’de, her yerde bir huzursuzluk var ve bir ayaklanma hali var. Bunlar, önümüzdeki yılın bence ön belirtileri olarak değerlendirilmelidir. Bu yüzden, baştan sosyalizmin önünü kesmek istiyorlar. Her seferinde sosyalizmi karalamak mecburiyetindeler. Orada bir umut olmadığını, insanlığa bir ufuk açamayacağını tekrar tekrar söylemek zorundalar. Ve bununla ilgili araçlar geliştiriyorlar. Avrupa Parlamentosu’nun 18 Eylül’de aldığı kararın altında yatan en önemli faktör de budur.

Bildirgede, Rusya’nın sosyalizm dönemiyle yeterince hesaplaşmadığı ve onu meşrulaştırdığında da söz ediliyor. Rusya neden hedeflerinde?

Bu yönü pek tartışılmasa da bu karar ile aynı zamanda, sermaye sınıfının en azından bir kısmının, Rusya’ya karşı Avrupa’nın toparlanmasını hedeflediğini de söyleyebiliriz. Bir de şöyle bir şey var, mesela Bulgaristan’ a giderseniz ve müzeleri gezerseniz, 40 yıllık sosyalizm tarihlerini -ki bu çok şanlı bir tarihtir- tamamen yok saydıklarını, tarihlerinden silmeye çalıştıklarını görürsünüz. Avrupa’daki diğer Halk Cumhuriyetlerinde de durum böyledir. Ancak, Rusya bunu yapamaz. Sovyetler Birliği’nde bir burjuva devrimi olmadı çünkü. Ya da şöyle söyleyelim; olur olmaz hemen arkasından işçi sınıfı devrimi geldi. Bu dönemde halklar, tarihin gördüğü en büyük kalkınma ve aydınlanma dönemini yaşadılar. Bir coğrafya için insanlık tarihinin gördüğü en hızlı, en köklü, en inanılmaz dönüşüm yaşandı. Bunu tarihlerinden çıkarıp atamazlar.

Putin’in önderlik ettiği Rus burjuvazisi bu açıdan son derece akıllı davranıyor ve bu dönemi tarihlerinden çıkarmak yerine, Büyük Rusya fikrinin içersinde, sınıfsal ögelerinden temizleyerek eritmeye çalışıyorlar. Yoksa Putin yönetimi Sovyetler Birliği’nin sınıf mücadelesi ve işçi sınıfı iktidarıyla hiç de barışık değildir.

‘ALMANYA EMPERYALİST ÜLKELER TARAFINDAN SOVYETLER BİRLİĞİ’NE YÖNLENDİRİLDİ’

İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyetler Birliği’nin sorumlu tutulması meselesi var bir de. Savaşın ardından kurulan Nürnberg Mahkemeleri’nde Nazi liderleri, “fetih amaçlı savaş planlamak ve yürütmekten” suçlu bulunmuş, bu mahkemelerde Sovyetler Birliği de taraf olarak yer almıştı. Bu konudaki suçlamanın gerçekçi bir temeli de yok yani. Neye dayanarak bu ifadeler yer aldı bildirgede?

Sovyetler Birliği’ne karşı tutunabilecekleri birkaç nokta var ve oralardan tutmaya çalışıyorlar. Ama sonuçta bildirgenin genelinde çok büyük bir tarihsel çarpıtma var. Öyle görmek, öyle algılatmak istiyorlar, tarihi yeniden yazdırmak ve gerçek tarihi insanlara unutturmak istiyorlar. Tarih bizim için her zaman bir sınıf mücadelesi alanı olmuştur. Onlar için de öyledir.

Birinci Dünya savaşı bir Sovyet Devrimi ile sonuçlandı ve bunu hiçbir zaman içlerine sindiremediler. Biliyorsunuz Ekim Devrimi’nden sonraki iç savaşa hemen bütün emperyalist ülkeler müdahil oldu. Ancak güçleri yetmedi ve devrim başarıya ulaştı. Emperyalist dünya 1929’da büyük bir bunalım yaşarken, Sovyetler Birliği, planlı, merkezi ekonomiye geçerek inanılmaz atılımını yaptı. Ve işsizliğin olmadığı, insanların eşitlik içinde yaşadığı, çok büyük bir hızla kalkınan ve bir iktisadi krizin ufukta gözükmediği bir ülke, korkunç bir tehdit haline geldi emperyalizm için. Ajandalarının başına artık Sovyetler Birliği’ni yok etmeyi koydular. Bu sadece Almanya’nın meselesi değildi. Almanya emperyalist ülkeler tarafından Sovyetler Birliği’ne yönlendirildi. Hitler’in iktidara gelmesi bir tesadüf değildi, emperyalist dünyanın seçeneğiydi. Dünyanın ilk sosyalist coğrafyasını haritadan silmek temel amaçlarıydı. Almanya’ya dayatılan Versay Antlaşması falan gibi detaylar yan motiflerdir aslında.

İkinci Dünya Savaşı da bir paylaşım savaşıdır belki ama temel özelliği Sovyetler Birliği’nin siyaset sahnesinden silinmek istenmesidir. Sovyetler Birliği bunu çok erken gördü ve hemen hazırlanmaya başladı. Bildirgede sözü geçen Molotov-Ribbentrop Paktı, Sovyetler’in vakit kazanma taktiğiydi. Daha sonra Almanya tüm gücüyle Sovyetler Birliği’ne yüklendi ve biliyorsunuz çok yıkıcı bir savaş oldu. 25 milyonun üzerinde Sovyet yurttaşı bu savaşta yaşamını yitirdi.

Avrupa Parlamento’su siyasi bir kurumdur değil mi, siyasi kurumlar tarih yazabilirler mi?

Yazarlar tabii, satın alabilecekleri bir sürü tarihçi de onlara destek olur. Siyasilerin emri ile tüm tarih kitapları yeniden yazılabilir. Bu tip bildirgeler her yerde yayınlanabilir, yayın kuruluşları sürekli bunu işleyebilir ve insanların kafasında çarpık bir tarih anlayışı pekala oturtabilir. Bunun bilimle falan alakası yoktur.

Nürnberg Mahkemeleri, Birleşmiş Milletler ve bağlı Güvenlik Konseyi’nin kurulması süreci, bu süreçte Sovyetler Birliği yer almıştı. Böyle bakınca, kendi tarihlerini de yalanlıyorlar gibi bir şey çıkmıyor mu ortaya?

Bildirgede şöyle bir şey var dikkat ederseniz, “Naziler yenildiler ve Nürnberg’de yargılandılar ama Sovyetler Birliği yargılanmamıştır” ifadesi.

O zaman Sovyetler Birliği de yargılayanlar tarafında değil miydi?

Tabii, öyleydi. Ancak, “Sovyetler Birliği zafer kazandı diye onları yargılayan olmadı, aslında yargılanması gerekirdi” diye bir iddia var. Bu aslında tersinden doğrudur. Aslında ABD ve İngiltere’nin de yargılanması gerekiyordu. Fakat Sovyetler Birliği’nin gücü yetmedi onları yargılamaya, o günkü siyasi konjonktür de buna izin vermedi. Çok ağır bir savaş olmasına rağmen Sovyet ordusu hiçbir zaman şehirleri ve sivillerin yaşadığı yerleri bombalamadı, sokak sokak, şehir şehir çarpışarak Berlin’e kadar geldiler. ‘Savaşın etiği olur mu’ diyeceksiniz ama bu etik açıdan son derece önemlidir.

Öncelikle İngiltere ve ABD, özellikle uçak filoları ile Alman şehirlerini yok edecek kadar bombaladılar. İnanılmaz bir sivil katliamı yaşandı. Bu suçlarla yargılanmaları gerekiyordu bu ülkelerin. İkincisi Japonya’nın teslim olacağı bilindiği halde nükleer silahlarını burada sivil halkın üzerinde uyguladılar. Kızılordu’nun hem Asya’da hem Avrupa’da ilerleyişini durdurmak için, sahip oldukları nükleer silahların şiddetini göstermeye ihtiyaçları vardı. Bildiğimiz kalabalık şehirlerin üzerine attılar bu bombaları. Bunu bilerek, seçerek ve nasıl insan kıyıcısı olabildiklerini göstermek amacıyla yaptılar. Bir yargılanma olacaksa, bu iki ülke yargılanmalıdır her şeyden önce.

Şu bağlantıyı da mutlaka kurmalıyız; İkinci Dünya Savaşı ve sonrasında işlenen tüm katliamların ve cinayetlerin sorumlusu Avrupalı ve Amerikalı tekeller ve onların devletleridir. Bugün bu bildiriyi imzalayanlar tabii ki o tekellerle özünde aynıdırlar. Dolayısıyla bu cinayet ve katliamları işleyenler tarafından bu bildirinin kaleme alındığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Nazileri durduranın Sovyetler olduğu çok bilindik bir şey değil midir, yani bir karar alarak bu gerçeği değiştirebilirler mi?

Herkes biliyordur, diye düşünmeyin. İnsanları mümkün olduğu kadar az bilgiye ulaştırmaya çalışıyorlar, mümkün olduğu kadar aptallaştırmaya çalışıyorlar, ellerinde birçok taktik var. Dolayısıyla insanları gerçekten tarihin içinde ne olup bittiğini anlamaz hale getiriyorlar. Dünya halkları tarihi gerçek anlamda yorumlasalardı, emperyalistler iktidarlarını koruyabilirler miydi?

Bu bildirgeye karşı bir imza kampanyası başlatıldı Türkiye’de de. Kampanyanın ayrıntılarını öğrenebilir miyiz?

Sonuçta bu karar da bir mücadele konusudur. Avrupa Parlamentosu bunu yayınlıyor, propagandasını yapıyor, anlatmak için uğraşıyor. Buna örgütlü güçler, aydınlanmadan, eşitlikten yana olanlar bir cevap verecekti. Bu bildiriyle bitmez, başka hamleler de yapacaklardır, emekçi sınıfından yana güçler de karşı hamleler yapacaklardır tarihi yeniden anlatmak için. Bu bir mücadeledir. Tarihi anlaşılmış, bitmiş bir şey olarak da düşünmeyin. Biz de yeniden yeniden anlamaya çalışıyoruz.

Avrupa Komünist İnisiyatifi aslında böyle bir çalışmayı başlattı. O bildiriden esinlenen ülkemizin seçkin aydınları, bir araya gelerek böyle bir öncülük yaptılar ve Avrupa Parlamentosu’nun bu kararını protesto eden bir bildiri yayınlandı. Bu bildiri önümüzdeki hafta çok daha geniş kesimlere açılacak ve dünyada başlatılan bu protestolara Türkiye’den de güçlü bir ses eklenmiş olacak.