Breadcrumb
Yakamızdan Düşürmediklerimiz: Abdullah Nefes şiiri üzerine
Emre Falay
Yayın Tarihi: 11.06.2023 , 10:20 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54
“Çünkü hiçbir nehir eski renginde akmaz
Çünkü yanlışın ömrü masallarda bile kısadır
Çünkü üretenle üretmeyenin saatleri birbirini tutmaz.”
(Abdullah Nefes, Bir Masal Neleri Hatırlatır isimli şiirinden…)
Başlarken…
Geçtiğimiz hafta sonu Ankara’da birkaç kitabevine uğrayıp Kemal Özer’in toplu şiirlerini sordum. Yoktu. Genç arkadaşlarımın pek çoğu tanımıyor bugün Kemal Özer’i. Daha nice ismi, mücadelemizin insanlarını hiç duymamış, üretimleri ile hiç ilişkilenmemişler. Ezberler yetmiyor halbuki. Ayıbımızdır.
Bir yıl önce öyküleri üzerine yazdığım Abdullah Nefes’in bu defa şiirleri üzerine beni yazmaya iten nedir diye çok düşündüm. Abdullah Ağabey’in aklında olup nihayete erdiremediği çalışmalarından biri “Yakamızdan Düşürmediklerimiz” ismini taşıyordu. Yaşamı boyunca yitirdiği, cenaze törenlerinde bulunduğu, fotoğraflarını bu törenlerde yakasında, göğsünde taşıdığı onlarca isme bir saygı duruşuydu niyeti. Şimdi, örgütlü aydın ve sanatçının nitel ve nicel açıdan alanda yeniden hegemonya kuracak bir güncel üretime girişme zorunluluğu üzerine düşünürken yolumun tekrar şiirleri ile kesiştiği ağabeyime, yoldaşıma, şaire ben de borcumu ödemek ihtiyacı hissediyorum.
Kemal Özer, Adnan Azar, Yılmaz Onay, Abdullah Nefes … hayattalarken temas ettiğimiz, aynı sofrada oturduğumuz, bir yolculukta sohbet ettiğimiz, 1 Mayıs kortejinde yürüdüğümüz, yazdıklarını/yazdıklarımızı tartıştığımız, öğrendiğimiz pek çok dost, usta, yoldaş… İstiyorum ki minicik bir toplu iğne ile tutturduğumuz fotoğraflarını düşürmeyelim yakamızdan; yapıtlarını anımsayalım, okuyalım yeniden, tartışalım; birlikte düşlediğimiz güzel ülkenin kütüphanelerinde, kitabevlerinde, okul kitaplıklarında yerlerini almalarını sağlayalım. İstiyorum ki tutsunlar yakamızdan, bırakmasınlar hiç, silkeleyip kendimize getirsinler bizi mücadelenin ve üretmenin gerisine düştüğümüz her an. Bu yazı, bunun için yazıldı. Başlayalım…

Nedir ki Ömür
“Taflanlarla defnelerin gölgesinde
Yüklü bir karınca gibiyim
Sabrın falını açıyorum
Ömrün kayıtlarına bakarak.”
Kitaptaki bölümleri sondan başa doğru sıralar ve parantez içinde şiirlerin tarih aralıklarını da verirsek Nedir ki Ömür, Abdullah Nefes şiirinin ilk tarihsel dökümüdür diyebiliriz: Kitabını Arayan Şiirler (1958-1964), Bir Masal (1971-1980), Sarsılan (1978-1997), Temmuz (1993-1997), Nedir ki Ömür (1994-1997). Kendisinin de şiirde belirttiği gibi, ömrünün kayıtlarına bir bakıştır bu kitap. Şiirinin temel sorunsalını, yapı taşlarını ve ana güzergâhını anlamak için bir başlangıç noktası.
Kitaptaki sıralamanın aksine bölümleri sondan başa doğru izlemeye devam edelim. Ataol Behramoğlu kitaba yazdığı önsözde “Kitabını Arayan Şiirler” 60’lı yıllarda yayımlansa idi Abdullah Nefes’in 60 kuşağının önde gelen şairlerinden biri olarak anılacağı iddiasını dile getirir.
1962 yılında, henüz yirmi bir yaşında iken, Türkiye İşçi Partisi’ne üye olmadan bir yıl önce yani, “durun be… yağmurda ıslık çalmak istiyorum” diyen bir coşkuyla ve kolay şiire meyletmeden başlar yolculuğuna. Kimi zaman bir parça melankoli sinse de aşk, yaşam, ölüm, ille umut bu ilk dönem şiirlerinin odak noktasında kente, kent yaşantısına dair belirginleşen izlerin yanı başında yerlerini alır. İmgelerini doğadan bulacak olsa bile hep kente, kentli olana, onun çelişkisine bakacaktır şiiri.
Önce susmayı mahkum ederek:
“bir taşı dizginledi camlar
camlar ve bir ey, bir düğüm
açlar açıklar park kanepeleri
ışıklar, tahta atlı ölüler
susanlar, yani susmayı deneyenler
bu bir ufacıktı bilinir”
Sonra susana isyan ederek:
“saklanan ellerde herhangi bir öğlen
bir düzen hergün az daha çürüyen
yetmişiki puntoluk harflerin buruk tadı
bir çocuğun elinde bağırarak yarın
adamın kadının, bir mutfak rafının.
izmaritler,
boş kağıtlar
elma eşelekleri.
öyle bakıp durmayın
ya söndürün şu ateşi
ya kendinize bir dolmuş çağırın…”
Göç Kavgası isimli şiiri (1964) bölümün doruk noktasıdır diyebiliriz. Kentin yoksul emekçilerinden yana bir saf tutmadır bu şiir. “ille de kendimizi anlatmak istiyorsak / ağırlığımız, büyüyordur, sesimiz büyüyordur” diyerek umutla kucaklanır emekçilerin arayışı. Onun mantıksal sonucuna varması için omuz verir şiir: “şimdi size bir başkaldırma armağan ediyorum.” Kentin sesi onların sesidir artık, gizlenemez. Onlar, yüzyıllık uykularından uyananlar kentin sahibi olduğunda değişecektir hayat. Şiir ve aşk da gelecektir ondan sonra:
“büyük sobalar yoktur büyük ateşler yanmıyordur
bir kadın tek başına doğuruyordur
işportacılar gazete satıcıları ve mürettipler
ve bütün şoförler, yani hepsi, harç karanlar
geliyordur
büyük sobalar kuruluyordur.
işte bu
işte bu kadar, saklanan hiçbir şeyin olmadığı
yani burada, bu çamur karanlarla
değişir sıra
yıkmadan ve yakmadan yepyeni gülüşlere
gazetelere haber bültenlerine.
şiir ve aşklar da gelir
kuşlar başlar gecenin ayazında.”

Kitabın 1971-1980 yıllarına tarihlenmiş Bir Masal bölümünün tek şiiri “Bir Masal Neleri Hatırlatır”, Abdullah Nefes’in Ilgaz’da doğanın kucağında hayal kurduran çocukluğundan “köy irisi bir kasaba”daki ilk gençliğine, onaltı yaşına, kitaplarla gazetelerle buluşmaya, masalın bilince kavuşmasına doğru kendi kendisini kurarak yol alır. Bu yol yine kente varacak, hayatı yaratanlarla buluşacaktır. Şiir boyunca şair büyüdükçe, bilinçlendikçe masal da değişir. Başlangıçta kendisine anlatılan bir çocukluk masalının içindeyken, daha sonra kendisinin kahramanı olduğu masallar kurar. Giderek, “varılmışken masalın gerçeğine” masalın kahramanları da değişecektir:
“Şimdi artık, miçolar, kalaycı çırakları
Çöpçüler ve kısmetsiz balıkçıların
Seslerinde fırtına var denizde.
Çünkü artık herkes kahramandır bu masalda
(...)”
Emekçilerin kahramanı olduğu bir masalın arayışı başlamıştır. “Ne ki kolay da değildir / Köy irisi bir kasabanın çeperlerini kırmak.” Sorgulamanın, arayışın, hayatı değiştirmek arzusunun bilinci kuşanması, bu bilinçle üretenlerle buluşması gerekir:
“Ve harflerin büyük orkestrası başlar.
Makinaları, tezgahları, kömür ocaklarını
Yol yapımcılarını, mürettipleri,
Depremleri, çelik dökümcülerini
Soğuk demircileri ve selleri
Vinçleri, potaları, yangın söndürücüleri
Tütüncüleri, tüttürenleri
Üretimi ve üretenleri
Ve üretmeyenleri tanır.
Yürek hayretten çatlamak üzeredir
Güzellik güzelliği savunur.
Gündem artık yaşamak ve yaratmakla
Tamamlanmıştır.”
Kitabın Sarsılan isimli bölümüne alınan şiirlerin çoğu 1980 ve sonrasına tarihlenir. 12 Eylül’ün etkisi belirgindir. Şair yiten değerleri bulup çıkarır, onlara ağıt yakar, bir zamanlar birlikte yol yürünen şimdi eskimiş yüzlere serzenişte bulunur. Mucizeler bile yalnızdır artık, hatırlayanı, sahipleneni, arayanı, ümit edeni yoktur. Yine de sessizliği değil uğultuyu arzular şair. Güneşle isimli şiirinde “Yazık ki / Pislik perileri ve trampetler / Bataklık postallarıyla / Kan dolaşımına dalıyor / Dünyanın” diye tarif ettiği ıssızlığa “Çözülmek için / Erken / Diyor / Gözlerimin ağındaki gençlik” diyerek itiraz eder. Onu kuşaktaşı olduğu pek çok şairden ayıran bir tavırdır bu. Çünkü umut derinden duyumsanan, bilinçle kavranandır. Şairin deyişiyle “Bir yaz daha geçerken toz ve dumanla / Çok şey sarsılan o umutta saklıdır.”
Temmuz, Abdullah Nefes’in Sivas’ta katledilen dostlarına ağıdıdır. Sonraki kitaplarında da izi sürülecektir Sivas’ın. Yaşamı boyunca her Temmuz’da kanayan yarasıdır:
“Gidiyor bir yaz daha
Fotoğraflar, gölgesiyle çoğalan
Görkemli ceviz ağaçları
Ve ölen arkadaşlarla.
(...)
Dumanı hâlâ kor
Her yazda.”
Behçet Aysan’la, Metin Altıok’la söyleşirken buluruz Abdullah Nefes’i Temmuz’da. Yine şiirinde memleketinden haberler ulaştırır dostlarına:
“Günler bildiğiniz gibi geçiyor.
Yağmur bulutları yağmur,
Kar bulutları kar yağdırıyor.
Işıklar perdelerin ardına çekilmiş
Yüreklerde dizgin,
Sokaklarda sessizlik var.
Yangın yine harman yerlerinde
Duman bir türlü dağılmıyor
İsyan, derinde saklı
Hayınlık kendiyle yarışta
Sivas’tan nerelere kadar.”
Hayatın biteviye akışı devam etmekte, yaşam öyle ya da böyle sürmektedir:
“Bahar yine
Buzlu bardaklarda eriyor çıtırdayarak.
Yaprakların güzü
İnsanların güzü gibi değil
Saatini hiç şaşırmıyor.
Değişen bir şey yok kırlarda
Çiğdemler yine sarı açıyor.”
Ancak şairin sızısını dindirmez doğanın kendini onaran, yaşamı sürdüren gizil gücü. “İlişsem Yanınıza” der yitirdiği dostlarına. Dostlarının yüreğinin hep yurt sevgisiyle atmış olduğunu, her sözcüklerini yurtları için ürettiğini bilerek, uzandıkları topraktan sevdalandıkları yurtlarına dokunmaya devam etmelerini umarak:
“Gül yağmuru başlamadan
Kalbimin birini birinize versem
Ötekileri hepinize.
İyi geceler dostlarım
İyi geceler diyebilsem.
Kabaran toprağınızdaki bereketi
Besleyebilsem.
Yetmiş veren gül oluruz
Daralmış yüreğine yurdumuzun.”
90’lı yılların ikinci yarısına tarihlenen şiirlerine, yani Nedir ki Ömür’e böyle varır şair. “İşte / Öyle ya da böyle / Dalgakıranda / İnsan gibi yaşlandık.” der. Bir ömür hesaplaşmasını doğrusu yanlışı, eksiği fazlasıyla, ama yüreği ve aklı apak geçer. Yaşanmaya da ölmeye de değer bir ömürdür gördüğü, yalnız kendisinde değil dostlarının, birlikte yürüdüklerinin, yoldaşlarının varlığında anlam kazanmış. Geçmişi anımsarken onu yarın ile ilişkilendiren soru bellidir: “Nedir bir yaşamı besleyen / Yaşanan her anı damla damla / Dokunulmaz ve onurlu kılan?”
Nasıl adımlanmalıdır o halde bir ömür? Şairin yanıtı yalın ve derindir:
“Tamam,
Geçmeli ama
Bir yolda, bir duvarda, bir yaprakta
İzi kalmalı.”
Yolcu
2009 yılında yayımlanan Yolcu’da Abdullah Nefes doğadan topladığı imgelerle kurduğu şiirinde özlemin ve kimi zaman yılgınlığın sisini dağıtıp, tek bir an bile pişmanlık duymaksızın sözü hayatla ve mücadeleyle yeniden buluşturur. Bu buluşma hep ince, şiirsel, derinlikli ve bilgecedir. Çocuklar ve barış kavramı da, çoğu kez ikisi birlikte, şiirde yerlerini alır.
Uzaklaşırken Bir Şehirden şiirinde uzaklaşan şehir aynı zamanda uzaklaşılan anılar, geçmiş yılların ardında bırakılanlardır. Veda, yeniden başlamak için bir zorunluluktur adeta:
“Uzaklaşırken kendi şehrimden
Ne güzeldi eskiden, demeden
Daralmış, takatsiz hatıralardan
Uçuştan bitkin bir çift kumru gibi
Sessizce sıyrılmalı sisinden insan.”
Şairin aynı şiirdeki ifadesiyle bu tercih, “ağır ağan o mağmanın içinden boy atacak bir filizi gözle”mektir.
Yeniden yola koyulacaksak fazlalıklar bırakılmalı ama heybede kalacaklar da gözden geçirilmelidir. Tüy kadar hafif çıkılan yol, yeniden derinleşmeye kapı aralamalıdır. Şair, kendini geçmişi ile değil yeni ile sınayan olgun bir yürek atışı ile yürür:
“Bütün şiirler yeniden okunmalıdır
Bütün resimlere yeniden bakılmalı
Bütün ezgiler birden
Bütün çalgılarda ses bulmalı
Acılar da sevinçler kadar sınanırken.”
Yapamadıklarından yana pişman ve öfkeli, ama hâlâ yaratabilecekleriyle barışık, darağaçlarına rağmen, köklenen cevizlerle zeytinlere döner yüzünü:
“Çağırdım avaz avaz yapamadıklarımı
Ve yaptıklarımı aksayan, aksatılan.
Titreyen, sevda yorgunu ellerimi öptüm
Hoş geldin dedim, hoş geldin ve gülegüle.”
68’lilere, Onat Kutlar’a, Behçet Aysan’a, Metin Altıok’a, Mümtaz Sevinç’e, Can Yücel’e ithaf edilmiş şiirlerle de buluşuruz Yolcu’da. Abdullah Nefes yaşadıklarını temize çekme kaygısı çekmemekte, yaşanan ne varsa bugünde var etme, sürdürme, ileri götürme arzusunu taşımaktadır:
“Şimdi onaylıyorum hepsini birer birer yeniden
Yaşayıp yaşamadıklarımızı, çekip çekmediklerimizi
Ve kimbilir nerede nasıl, çekip çekeceklerimizi.”
Geçmişin, yitirilen anıların sokağından yeniden sevdalar türetme isteği her şeye rağmen diridir Abdullah Nefes’te. Aşksız bir Abdullah Nefes, aşksız Abdullah Nefes şiiri nasıl mümkün olsun:
“Bakıyorum, sevincin pervazında
Daralmış penceremden.
Sarsak kahırlar
Rüzgarıyla sallıyor
Paslı zincirlerini
Eski salıncakların.
Gizlendiğim
Tüllerin eprimiş saçaklarında
Boncuk olup dizilmişler
Nice aşklarla
Arkadaşlıklar.
Yosun tutmuş bir sarnıcın
Bekleşirken çeperlerine
Öylece sıvanmışlar
Sönmüş kireç kıvamında.
Gene de bir etekle
Ak inciden iki bilek
Sonsuzluk çiseleyerek
Geçiyor
Yeniden çakan yıldızlar bırakarak”
Geçmiş “eşsiz bahar”dır. Özlemle, hatta bazen nice badirenin yorgun merceğinden bakılsa bile pişmanlıkla anılmaz. “Karalanmış duvarlarda aşk izleri” hep el üstünde tutulur. Ömür doğru bildiğinde ısrar, bilinçli bir irade ve umutta inat ederek geçmeli, öyle hatırlanmalıdır:
“En eski sürgün biziz
Biziz sürgünlerin en canlısı.”
Ve yolcu bu yolda yalnız yürümemeli, yeni yoldaşlar bulmalıdır. Yaşamını örgütlü mücadelenin bir parçası kılmış olan Abdullah Nefes için her yolculuğun doğal sonucudur bu:
“O kadar da zor değilmiş
Dar yollarda yoldaş bulmak
Bilmeden gittiğin yeri
Ve dönüşün öyküsünü.
Bir de topraksız bir kök çiçek
Bırakılmışsa yangının tam ortasına.
O kadar da zor değilmiş
Ulu bir çınar gibi
Çatlamak koştuğun karanlıklarda
Üstelik nemli bir avuçla
Dokunurken parmakların
Yüreğinin ballı böğürtlenlerine.”
Ömür de yol da bir karardır, verilmelidir:
“Kömür karadır
Ateş kızıl
Karıncanın ödünsüz kararı
yaşarken verdiğidir.”
Kitabın son şiirinde anlatılan Yolcu, “güneşi öpen gönlü” ile şairin kendisidir. Kendi yolunu çizer “Say ki” şiirinde olduğu gibi:
“Ömür çiziyor
Defne yaprağına
Bıkmadan, usanmadan
Seyrini.”
Bahar Kışkırtması
Kasım 2012’de yayımlanan Bahar Kışkırtması ile Abdullah Nefes üretkenlikte ısrarcılığını sürdürür. Dur Artık, Bahar Kışkırtması, Sitem isimli bölümler ve yazmaya başladığı dörtlüklerle bu yetmiş yaş şiirleri barış, umut, direnç, aşk, yaşam ve ölüm kavramlarını içerirken şair yitirdiği başka dostlarına, yoldaşlarına selam durmayı, onlarla sohbet etmeyi de sürdürür.
Sahi Neydi şiiri karanlığa karşı bir hatırlatma isteği olarak karşımıza çıkar. Kalem, aşk, grev, dil, dostluk, doğru, orman, hayat, gökyüzü, barış, aydınlık, umut ve nihayet insanlık okurlara hatırlatılır: “İnsanlık ki bütün geleceklerin adıydı / (sahi insan neydi).”
Zulüm Yasaları hayatı yaşanılır kılmak için değerli, anlamlı, dirençli ne varsa suç ilan edilmesini anlatırken tüm bu karanlığın “Finans kapitalle bilumum / Bankaların dokunulmazlığı” adına yaratıldığını gözler önüne serer. Ancak geleceğe öznenin iradesinin penceresinden bakmaktan vazgeçmez. Şiirin “Kalıcı Son Madde” bölümü ile sonlanması ne basit bir tesadüf ne de şiirsel bir zorlamadır:
“Lakin
Yeniyetmelerin bayramında
Başka kararlar alınacaktır
Dalgaların çocukları
Buluştuğunda hayatla
Zulmün gündemi
Ömür boyu kalkacaktır.
121971121980 numaralı
Maddelerle birlikte
Bütün öncekiler ve sonrakiler
Yeni dersler
Ve yeni insanlar geldikçe
Yürürlükten kaldırılacaktır.”
Savaş ve çocuklar şairin gündeminden eksik olmaz. Ah isimli şiirinde “Karpuz kıran suların / Aydınlığında / Yuduğumuz yüzlerimiz / Ve kırçıl saçlardaki / Eskimiş baharlar… / Nasıl anlatılır / Rüyaları / Şarapnel parçalarıyla / Dağılmış çocuklara?” diye sorar. Ayazda şiirinde soru “Ağaç mıydı can çekişen / Çocuklar mıydı / Bakan tel örgülerden?” şeklindedir bu sefer.
Çocuk, dünden koparak yarın ile bağını kuracak olandır:
“Aklın yönüdür çocuk
İçinin inanmayanı
Ağlayan canı buruk.
Dilin sürçmesidir çocuk
Doğuşun ilk sızısı
Göbek bağını kendi koparan.”
Bahar Kışkırtması ile birlikte her bahar umutlanan, coşkulanan, sevdalanan, yeniden başlayan bir yürek selamlar okuru. Bu yürek Sen Ey şiirinde geçmişle, geçmişte kalanla, geçmişten kalanla söyleşir. Yaşananları ve yaşamı hatırlatır ısrarla:
“Sen ey
Sümbülteber
Çiçeğindeki kadın
Hani yaşadıkların?
(...)
Uzun koşuların
Kapalı penceresi
Nergis boyunlu
Kadın.
Yel dokunmuş saçlarına
Unuttun mu?
Sen
Korkuların bekçisiydin
Yazılmayan gizemli
Duman rengi romanların
İnatla.”
Geçmiş ile konuşma, anlamlı kılınan bir yaşamı vurgulamak ya da yaşananların unutulan parçalarını yeniden anlamlı kılmak için Uzaktan şiirinde de sürdürülür:
“Kimsen ve neysen
Kalmışsa, küllenmişse, solgunsa
Eski bir uygarlıksa, masalsa…
Önce üflemelisin küllerini sadece
Bakmalısın sana kalana,
Zaman neyse, neredeyse
Bir tene dokunur gibi
Bürünmüş kızıl yangına
Okşarmış gibi yiteni
Ve geri gelmeyecek olanı
Tek bir nota olmalısın
Yeri boşaldıkça eksik kalan.
Yeni bir salınış
Yeni bir resimde mesela
Olmayanı olduran
Yeni bir bilinmeyen yasa.”
Geçmiş anlamlı kılınacaksa, bugün anlamlı hale getirilmeli, bunun için yürünmelidir:
“Patlayan tomurcuktaki gücün
Sunduğu sıcacık mucizeyi
Gör de gel.
Islak saçlarınla
Ve çiçeklerinle gel.”
Yürünecekse sorulmalıdır:
“Sabah ısıtır mı çocuğu
Kıran girmiş tarlada
Ot bitmiyorken.
Sabah kimin sabahıdır
Ölüm tarlaları
yeşermiyorken?”
Yürünecekse geçmiş yol arkadaşları onurlandırılmalı, yeniden yoldaş kılınmalıdır:
“Ölü sanıklar duruşmasında
Katmer katmer acılardan
Çıkan nektarı bir yudumda içtiler.
Aşılamazı denediler
Dekontlara, cami duvarına işediler
Kahredenleri kahretmek için.
Dediler ki…
İşte geldik gidiyoruz,
Güneşin her doğuşunda
Bekleyin geleceğiz.”
Dört X 100
Abdullah Nefes şiirinin önemli beslenme kanallarından biridir halk şiiri. Karacaoğlan’ın erotik şiirlerinden derlediği Tene Dokunmak isimli kitabının öncesinde kimi örneklerini verdiği dörtlükler, 2014 yılında Dört X 100 ile kitabını bulur.
Yurt, aşk, umut, zaman, yoksulluk, çocuklar, adalet, ölüm, Gezi… hepsi bir halk şairinin ağzından çıkmışçasına konusu olur dörtlüklerin.
Okuru küçük bir seçki ile bırakmak en doğrusu:
Lekeli Yapraklar
Yüzüm düşüyor, lekeli bir yapraksın
Dilim tutuluyor sahne ülke olunca
Bezirgan söylüyor, dinbaz çalıyor
Sararıyor benzi halkımın sustukça
Bebem Var
Çocuk çizer bir gün tüm çizerler:
İnci dişli, gök bakışlı, güleç yüzlü.
Beş kıtadan yemiş kadar bebem var
Çürük dişli, çukur gözlü, kül yüzlü.
Üryan
Geceye düştük
Sen ben gölgemiz
Sabaha çıktık
İkimiz de üryanız
Babanın
Sen kimin çalanısın, kiminn yüzsüzü muhterem
Şu onun hırsızı, bu bunun, sen kiminsin imanım
Bak duruyor, mal mülk, yat kat, hazine senin
Çal çırp, aşır taşır, vur kır nasılsa adalet babanın
Bütün Yıllar Mart'ın On Bir'i
Bırakın kokusunu artık ekmeğin
Dağlandı alev, buğday kirlendi
Adı unutmamak oldu geleceğin
Çocukların gülüşü artık Berkin
Bedenim
Ne arafta var kimsem
Ne cennette hurilerim
Alı başımı giderim
Doğada yeşerir bedenim
İlk Düğme
Şairler Erken Giderler şiirinde “sarp düşlerinin yolları / taşlı, kök dikenli, ısırgan” dediği kadar olsa gerek. 2019 tarihli İlk Düğme isimli son kitabı Abdullah Nefes’in şiirini bitmeyen bir işçilik ile her defasında daha rafine hale getirdiğinin ispatı gibidir.
“Geleceğimiz mi / Tıpkı / Kışa emanet / Tohum gibi.” diye yazar daha kitabın başlarında. Zor fakat mümkün olanın gerçekleşmesi ise ilk düğmenin doğru iliklenmesine bağlıdır:
“Yeniyi ve eskimekte olanı
Yitirmeden beklerdi umut.
Yeter ki yanlış iliklenmesin
Diye
Gömleğin ilk düğmesi.”
Şiir bir tavra, harekete çağırmaktadır. Rüya isimli şiirinde “rüya değil demelisin” der şair, ya da Cemre şiirinde olduğu gibi çatlayan tohumu elden ele geçirerek büyütür. Destansı bir anlatımı sade bir dille buluşturmayı başarır:
“Karda çiçek
Kürüdü gecesini
Dört duvarın
Fanusunu kırdı
Kökünün yeşilini
Diriltti.
Elden ele
Birikti.”
İnsanı çürüten güncel yaşamın içinde isyan olanağını bulur şair, onunla buluşur şiirinde. Nuriye ve Semih için, kucağında bebeğiyle hapis yatan Ayşegül öğretmen için ve Aylan Kurdi için yazar.
“Öptüm yanaklarını eylülün
Yerden, sulardan, dallardan
Bitimsiz ağlayışlarından
Öptüm birebir gözlerinden
Artık yaşarmayan gözlerinden.
Öptüm kederini eylülün
Bilinenden bilinmeyene
Ufkunda yol bulamayan
Düşen her yaprağını onun
Adı ‘Aylan’ olan çocuğumun.
Koptu dilim, daraldı ömrüm
Utancından.”
Benzer bir utancı bir kız çocuğunun hikâyesinde de yüzümüze vurur:
“Kara çimen bir çocuk
Kenetlenmiş düşleriyle
İki büklüm eceline
Çözdü örgüsünü saçlarının.
Dirimi köz oldu nefesine.
Saçı bir tutam kekik
Söyleşti bir bir ağaçlarının
Üşüyen kuşlarıyla.”
Yitirdikleri ile söyleşmeyi, onlarla şiirlerinde buluşmayı da ihmal etmez: Adnan Azar, Behçet Aysan, Ahmet Erhan, Metin Altıok, Ergin Günçe, hatta Harun Karadeniz ve Orhan Veli.
“(...)
Bildiğin gibi dünya, ülke ve insanlar
Gökyüzü, sevgi ve tohum
Bildiğin gibi mezarlar, parmaklıklar ve bekçiler
Özlemler de bildiğin gibi
Merhaba Harun.”
Şairin ilk şiirinden itibaren yolcusu olduğu ömür, göçebe de olsa aşksız geçilemez:
“Her aşk
Sinsi hırçınlığıyla
Göçebedir
Ölmez otuyla yeşeren
Ovalardan çekilen.
Dalını unutan sardunyadır
Toprağından doğar çillenirken
Aşk da
Her rüzgârda sallanan
Her umutta savurgandır.
Sonrası unutkan
Bir hayalin sarmaşığı.”
Buna rağmen ölümle didişir, direnir, “Sen varsan / Alacağım var yaşamdan.” der.
Şimdi bir rakı sofrasında, bir konser çıkışında, bir söyleşinin sonrasında, bir kadının saçlarını savurmasında, bir emekçinin ellerinde, ellerin tutuşmasında, 1 Mayıs alanında, bir toplantıda, seçimin ertesinde, Ankara’da, hele bir de yolumuz düşmüşse Başçavuş Sokak’a bir anda beliriveriyor yanı başımızda Abdullah Ağabey. Bugün senin yarınındır, diyor, zamanın kıymetini bil, yarına hazır ol. Uzun yürüyüşler yap, çocukları izle, güvercinlere yem ver. Şiir oku. Hatırlayarak, ümitle, sabırla, emek vererek bekle:
“Rengi toz, bulutlar vardır
Eritirken kireç taşlarını
Öper harflerin ağıtlarını.
Orada söyler seslerin ışığı:
–Çare vardır, çare vardır, çare
Bekle tohumun yeşermesini.
Sularken sevincin fidanlarını..”
Anısına, saygıyla…
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.

