Breadcrumb
Şairin öyküleri: Abdullah Nefes ve Sürgün
Emre Falay
Yayın Tarihi: 05.06.2022 , 09:53 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54
İlk 2012’de okumuşum Sürgün’ü. Kimi vesilelerle sohbetlerimize konu olmasını ve pandeminin başlangıcında ziyaret ettiğimizde genç bir tiyatro sanatçısı arkadaşımıza Dut Ağacı’nın oyunlaştırmaya uygun yapısından bahsetmemizi bir tarafa bırakırsak sayfa kenarlarına alınan notlar ve altı çizili cümleleri ile yeniden okunmayı beklemiş on yıl. Bu yazı, hem Abdullah Ağabey’e ve öykülerine bir saygı duruşu hem de gelişkin olanı hayatının merkezi kılmakta ısrarcı, inatçı bir şairin, bir yoldaşın tüm metinlerinin okunması için vesile olsun dilerim.
1973 ile 1979 arasına tarihlenmiş sekiz öyküden oluşan, ilk baskısı 1979’da yapılmış, 1980 yılında Akademi hikâye yarışmasında başarı ödülü almış olan Sürgün’ü nasıl tanımlayabiliriz? 12 Mart öyküleri? Hapishane öyküleri? İşçi öyküleri? ... Sürgün tek başına bu tanımların hiçbirine sığmayan ve aynı anda hepsinin toplamından fazla bir öykü kitabı. Üstelik kitabın basıldığı 70’li yılların sonunu düşündüğümüzde pek çok kuşaktaşının estetik üretimlerinin ötesinde, sadece anlatımı ile değil ideolojik olarak da dipdiri metinlerle karşı karşıya olduğumuzu söylemeliyim.
Sürgün’ü okura anlatmanın en iyi yolu öyküleri kavramamızda öne çıkan dört unsuru belirginleştirmek olsa gerek: İnsan, ideoloji, doğa ve dil.
Sürgün’de İnsan Manzaraları
Sürgün’de hapishanede geçen tüm öykülerde okur kendisini mahkûmu, gardiyanı, içerideki ve dışarıdaki ile onlarca karakterin bir araya geldiği capcanlı bir yaşantının içinde bulur. Karakterler kimi zaman şöyle bir görünür ve sahneyi terk eder, kimi zaman bir haberde, mektupta, dışarısı ya da geçmiş ile kurulan bağda yer alır ama mutlaka bir bütünlüğün parçasıdırlar.
Zayıflıkları ve erdemleri ile birlikte ele alınmaları, hareketli bir kurgu içinde sözlerini kimi kez aksanlı biçimde söylemeleri bir Orhan Kemal öyküsü okuyormuş gibi hissettirir. Tutsaklık haline rağmen içe kapanıp mırıldanmak yerine yüzünü dışa dönen yapı, anlama çabası, anlarken hayatı her yerde ve koşulda yeniden kurmayı arayış, insanı, özel olarak emekçileri bu arayışın merkezine oturtmak ise yazınımıza sanırım Nâzım Hikmet’ten miras kalmıştır, Abdullah Nefes öykücülüğünde de başı dik, karşımızdadır.
Okurun aynı zamanda Yaşar Kemal büyüleyiciliğinde betimlemelerle arasına girdiği bu insanlar, yaratıcı bir devinim halinde resmedilmiştir: “Birinci kısmın avlusunu akşamüstü voltacıları doldurmuş, ikişerli üçerli umut dokuyorlar. Süssüz, takısız bir avlu karmaşık insan, usulünce ve saygıda kusursuz sürdürüyorlar akışı. Bir büyük şölenin eski ve onurlu dansındalar sanki. Yüzlercesi, mekik örneği bir gergefe takılmışlar, bir o yana bir bu yana vuruyorlar. Usul ve yoğun mırıltılarından süzülüyor sancıları.” (Voltada Bir Akşamüstü, s.120)
Bu insan manzaralarının bir parçası da aydındır elbette. Ve örgütlü aydın yaşamla kurduğu bağla diğerlerinden ayrılır. Dut Ağacı öyküsünde siyasi koğuşun Salim’i, büyük olasılıkla dışarıdan isteyeceklerinin listesini yapan Abdullah Nefes’in kendisidir: “Pugaçef Ayaklanması, Redhouse, 20. Yüzyıl Türk Şiiri, 100 Soruda dizisinden Türkiye’de Kapitalizmin Gelişmesi ve İktisat Tarihi (İki cilt), yeni roman ve şiir kitaplarından, Nato üzerine ne bulunabilirse...” (Dut Ağacı, s.157)
İnsan, en direngen haliyle bütün öykülerin temel öznesidir. Gören, izleyen, anlayan, anlatan, eyleyendir. Giderek bir Dut Ağacı bile işte bu insanın varlığı ile kurduğu ilişkide anlamlanır, dile gelir. O, geleceği kuracak olandır.
Doğal olarak bu anlatı hangi insan sorusuna yanıt üretmeden omurga ve oylum kazanamaz.
Sürgün’de ideoloji
Sürgün’deki öykülerde içi boş bir hümanizma, insana dair soyut bir sevgi yerine emeğiyle yaşayan, yaratan, üreten insana, direnen, özneleşen insana sevginin öne çıktığını görürüz. Bu özelliği taşımayan insanı da anlatır Sürgün, onu anlar üstelik, fakat ona anlayış göstermez. Elbette özneleşen insanın da kaygıları, çelişkileri vardır, fakat ortak mücadele ve politik bilinç onu doğruya sevk eder.
O halde öykülerden örnekleyerek başlayalım: Emek ve eller kutsaldır.
Önemli not: Kitaptaki her bir öyküye ressam Orhan Taylan’ın bir resmi eşlik etmektedir. Resimlerde ve sözcüklerde eller bir bütünlük oluşturur.
Sürgün’de otobüsteki mahkûma kavun yediren köylü kadının ellerini öpesimiz gelir:
“Arkadan usul usul çatlak toprak kokan eskimiş bir el, sevda görmüş, hasretlik çekmiş, doğurmuş – doğurtmuş, hamur yoğurmuş, tüfek kabzalarında izler bırakmış bir el uzandı ağzına doğru yarım dilim kavunla.” (Sürgün, s.22)
Yağmur’da Nuri Usta’nın elleridir yeni günü yaratan:
“Bir yangın yerini andıran alanda ceketler, gömlekler, pantolonlar, yorganlar üstüste, iç-içe her yeni gelen yükle çoğalarak yayılıyor; Nuri Ustanın cevahir işlermiş gibi çalışan ellerinde biçimleniyor, uygun yerlere istifleniyordu.” (Yağmur, s.30)
Devam edelim: Yaratan ellerin sahipleri öne çıkarken egemen ideolojiyi taşıyanlar isimsizleştirilir. Öykülerde belirgin bir yeri olan birkaç karakter dışında örneğin gardiyanlar, jandarmalar, polisler hep kalabalık, ama isimsiz, bir anlamda kişiliksizdir ve bu bir tercihtir. Onlara şimdilik içinden ve sessiz bile olsa bir öfke duyanın ise Sürgün’deki öykülerde ya bir adı vardır ya da o mutlaka bir özne karakteri kazanır.
Hayatın öznesi olmaktan kaçanı da -öykülerdeki küçük burjuva aydınlar- benzer bir tavırla karşılar Abdullah Nefes. Kendi yazdığı dahil, kitaplığındaki pek çok kitabın varlığından ürken, onları kutulara koyup motorlu bir sandalla denize açılan, kitapları denize atan kahraman, “Denizin De Rengi Değişir” öyküsü boyunca “Profesör” olarak anılır. Halbuki bu sahneyi gören, o sırada ağları temizlemekte olan balıkçı çırağının bir adı (Memiş) vardır.
İlerleyelim: İşte bu direngen, özneleşen insan ile kurulacak geleceğe duyulan umut, Sürgün’ün ana karakteristiği olarak okura sunulur.

Sürgün’de sürgünü yolcu eden diğer mahkûmlar, kule nöbetçisi, sürgüne sigara veren muavin, jandarma eri, kavun yediren köylü kadın, hepsi bir mücadelenin meşruluğunu duyumsatır okura. Aklımıza Denizlerin gelmemesi mümkün değildir. Yenilgi gibi görünen günde bile bu topraklarda bırakılan izin kalıcılığı vurgulanır.
Yağmur’da mahkûmlar 1 Mayıs bayramlarını kutlar koğuşlarını ve tüm eşyalarını temizleyerek. Şenlikli bayram temizliğinde somutlanan direnç hapishane yönetimi için kaygı anlamına gelir. Birlikte çalışanların, üretenlerin mutluluğu ise gelecek günlere duyulan umutla birleşiverir.
Görüşmeci’de umudu var etmek içerisi ve dışarısı arasında haberleşmeyi sağlamaktır. Hiçbir şey yapılamıyorsa içeridekilere örülen kazaktır. Bu iradenin dışına düşüldüğünde yaşamın dışına düşülür. Dışına düşmemek mücadeleye bağlılıkla koşuttur.
Mücadelenin dışına düşmemiş olmaktan direnç üretmektir umut:
“Durmadan yeniden kinlenip hızlanarak bereketli bir mekik gibi koştururken bu duvar diplerinde, ayakta kalanları düşünüyorum artık. Düşenin yalnız ibreti güzel.
(...) Ama unutuyor insan içerde, özündeki gücü değilse bile içindeki nakışı. Onun için demiriyle kelepçesine, betonuyla duvarına boşverip ayak sesimi dünyanın ayak sesine karıştırarak yanaşıyorum bu izbeden, akan, yürüyen ve büyüyen hayata. Bir tomurcuk kadar umutlu, denenmiş bir yürek gibi sağlam.” (Voltada Bir Akşamüstü, s.112)
Umut, dışarısıyla, hayatla bitmek tükenmek bilmeden, ondan öğrenerek ve onu dönüştürme isteğiyle kurulan ilişkidedir:
“Yaşanan her an, hayatı kovalayan bir ses, dünyayı ve kendini değiştiren bir orkestra, artan bir sevda, bir başlangıç değil mi? Kadim çini ustalarının sabrı onaran ustalarıyız; bu kadarı yetmez mi? Hele güneşli bir günde, “1930 model” bir ranzanın üst katında, arkadaşlarımın, ve bir çiğdem kökünü öperek geçen suyun sesini duyarken; yani memleketimi, dünyayı, insanları düşünürken...” (Güneşli Bir Günün Notları, s.144)
Kitabın son öyküsü olan Dut Ağacı’nın sonuna gelindiğinde ise kesilen ağacın yerinden yıllar sonra boy veren filizdir umut. Yaşananlar bir hiç uğruna değil; yarının tohumları ekilmiştir toprağa.
Hepsi yazarın ideolojik tercihidir ve olgun bir estetik biçimle okura sunulur.
Sürgün’de doğa
Tohum önemli bir metafor olarak bir kenarda dursun ve yazının sonunda boy veren sürgüne tekrar dönelim. Abdullah Nefes öykülerinde -şiirinde de olduğu gibi- doğa, doğanın unsurları, doğa ile kurulan ilişki önemli bir yer tutar. Kentli insanın doğa ile bağının koptuğu bir dönemde, günümüz hikâye dilinde artık kolay üretilemeyen bu zenginlik adeta bir Yaşar Kemal romanı gibi kucaklar okurunu. Doğa betimlemelerde, benzetmelerde yer alırken sadece bir fon değil, değişimin, umutlu dönüşümün bir parçası olarak, insanla yan yana, hatta kimi kez insan özellikleri kazanan bir unsur olarak girer hikâyeye.
Nuri Usta’nın inceliği ve sevgisi “Melih’in ensesine çiçeğe dokunurmuşçasına dokunup” işe koyulmasında (Yağmur, s.34) kendisini gösterir. Aynı öyküde sadece insan eylemi doğa ile değil doğa da insan ile betimlenir: “(...) arpalar yemyeşil, sımsıcak baş gösterir topraktan: Çocuk gözlerine benzer filizleri.” (Yağmur, s.34) İnsan ve doğa, birbirinden ayrılamaz, yaşayan bir bütündür.
Görüşmeci’de Fatma’nın saçlarındadır doğa:
“Uzun kara saçları çağıltıyla iniyordu omuzlarına. Orada yayılıp dağılıyor, sayısız dereciklerle akıyordu aşağılara doğru.” (Görüşmeci, s.49)
Ve daha bir çok örnekte doğadan yararlanır Abdullah Nefes:
“Küçük bir kaynağa benziyordu sesi. Görüş hücresinin kirli benizli, bezgin duvarlarını aşan ve bir yamaçtan şarıltıyla dökülüp bir kayaya hırsla çarpan, bir çiğdem kökünü öperek geçerken bir oyukta sessizce kaybolan ses, bir düzlüğü yeşile boyuyordu.” (Güneşli Bir Günün Notları, s.136)
Dut Ağacı’nda ise doğanın bir unsuru artık kişileşir, bir karakter, bir anlatıcı olarak öykünün parçasıdır.
Sürgün’de dil
Buraya kadar alıntıladığım örnekler Sürgün’deki öykülerin diline ilişkin fikir vermiş olsa gerek. Abdullah Nefes’in şair dokunuşu, öykülerinde de kendisini gösterir. Anlatmak istediğini politik bir doğrudanlıkla, fakat kaba değil güçlü bir estetikle anlatır.
Mekân çoğunlukla hapishane olmakla birlikte öykülerin yapısı diyalog ve hareket üzerine kuruludur. Öykü, belli bir ritim içinde gerektiğinde usulca akarken gerektiğinde çağlar. Sürgün öyküsünde başka bir hapishaneye nakledilecek sürgünün eşyalarını toplayan koğuş arkadaşlarının dayanışma içindeki çalışmasının betimlendiği bölüm, öyküde ritmin kullanımının en yetkin örneklerinden biridir. Bu yetkinliğinde Abdullah Nefes’in hem ustası saydığı Nâzım Hikmet’i iyi bilmesinin hem de Ankara’da Sinematek yöneticiliğine dayanan sinema birikiminin etkisi olsa gerek. Öyküyü okurken sahneler gözümüzde canlanır.

Zaman, mekân, an geçişleri de büyük bir ustalıkla gerçekleşir öykülerde. Voltada Bir Akşamüstü öyküsünde voltadayken dalınan düşünceler hapishaneye düşmeden öncenin kent anılarıyla ilişkilenirken, finalde voltadan sabaha bağlanan an ile dışarısı, bugün ve gelecek düşünülür. Dut Ağacı’nın ise oldukça kuvvetli bir dramatik yapısı bulunmaktadır. Buradaki geçişler bir tiyatro oyunundaki sahne geçişlerini andırır.
Öyküler incelikli göndermelerle de derinleştirilmiş, zenginleştirilmiştir: Örneğin hapishaneyi Amerikan müteahhit yapmıştır, gardiyan Amerikan sigarası içer. Zamana ilişkin bilgi hiçbir zaman doğrudan verilmez, zamanı Vietnam haberleriyle ya da Ayşe Abla’nın Sevim’e anlattığı hikâyede “aradan yirmi değil bin yıl geçse” demesinden (Görüşmeci, s.74) anlarız. Zamana ek olarak Ayşe Abla ile eşinin daha önce 51 Tevkifatı’nı yaşamış olduklarını da...
Kitabın nakledilen bir mahkûmun yolculuğu olan Sürgün ile başlayıp Dut Ağacı’nın sonunda boy veren bir filizle yani yeni bir sürgünle son bulmasının da bir Abdullah Nefes tercihi olduğuna inanıyorum. Böylelikle her bir öykü genel bir izlek içinde bütünlük sağlamış olur.
Yeni Sürgünler için
Abdullah Nefes’in yazdıklarında bir bütünlük var dedik. Çünkü onun öykülerinin, sanatının bir amacı var: Tutsak iken bile umudu yeşertmek, yaşama değer katmak, insandan yana umutlu olmak fikrini okurlarına geçirmek istiyor Sürgün. Yetinmiyor, bunu bir tutarlılık içinde yapıyor. Okuru ve yeni yazar adayını da bu tutarlılığa davet ediyor. Birbirinden ayrı düşünülemeyecek hem estetik hem de politik bir davet bu: Estetik boyutu kolaycılığa kaçmadan, derinlikli olanı arayıp bulup çıkarmaya, bunun için emek vermeye, çok okumaya, kendini donatmaya, çalışmaya ve üretmeye...
Politik boyutu ise bu arayışa zemin oluşturacak bir konum alışa. Sevim’e “Beklemekse çürümeyi hızlandırır...” (Görüşmeci, s.56) diye düşündürten tavır bu. Yapıtları ileri yanlarıyla anılırken gözlerden kaçırılmakta sakınca görülmeyen, ama Abdullah Nefes’in hep onur duyduğu örgütlü olma tavrı.
Abdullah Ağabey’i yitirişimizin ardından “Siyasi bilinci estetik ile donatmak, estetiği mücadele için kuşanmak” diyerek andığımız tavır. İkisi bir arada olmayacaksa estetik ve politikanın tek başına gücü ne ki?
Abdullah Nefes’in davetinin bugün de güncel olduğunu düşünüyorum. Kötü ile uzlaşmamak, yaşanan günü anlamlandırmak, tarihin çarkının nasıl ve kimlerce ileriye doğru döndürüleceğine kafa yormak, güncel geri çekilişlerde bile tarihsel haklılığından umut türetmek, bunu örgütlü olarak yapmak ve örgütlü bir sanatçı olarak bu çabaya uygun, gelişkin bir estetiği kurmak.
Sürgün böyle bir tutarlılığın ürünü. Nerede, hangi koşulda olursa olsun yaşamı dönüştürmenin, bunu bir iken iki olarak yapmaktan başka bir yol bulunmadığını bilenlerin öyküleri.
“Elele yürüyorduk. Ona hikayeler anlattım doğaya ve insana dair. Tutsak bir güvercinin en güzel, en bulunmaz yiyeceklere burun kıvırıp, ufaldıkça ufalarak kafes demirlerinden sıyrılıp kendini özgürlüğe atışını anlattım. Geride kalan besili güvercinlerin sonunu düşündük. 'Yemeyen ötekilere de yedirmemeliydi, bir başına yapmamalıydı bu işi.' dedik.” (Voltada Bir Akşamüstü, s.127)
Bir iken iki olmaya davet eden bu hikâye sürüyor. Henüz yeterince görünür değiller belki ama kahramanları aramızda. Mahallelerimizde, işyerlerimizde, okullarımızda. Hikâye, onu görünür kılacak yazarlarını bekliyor.
Yaşantısını bu hikâyenin hem parçası olmaya hem de onu yazmaya adamış Abdullah Ağabey’e sonsuz saygıyla...
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.
