Skip to main content
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Yükleniyor...

Türkiye’de 'yazarak' geçinmek bal gibi mümkündür!

Şimdi müsaadenizle, “iş”ime dönüp, telifi geçen hafta yatmış olan kitabın “tanıtım” yazısını yazacağım ve rahat bir uyku çekeceğim…

Burak Soyer

Yayın Tarihi: 17.10.2025 , 00:42

Gazeteciliğe, 2005 yılında, 19 yaşındayken Radikal Gazetesi’nin Kültür Sanat servisinde ve Radikal Kitap’ta “Yeni Çıkanlar” sayfalarını hazırlayarak başladım. 20 gün sonra Radikal Kitap’ta Amelié Nothomb’un “Kameraya Gülümse” adlı kitabıyla ilgili yazdığım inceleme yazısının altında imzamı görünce, “Tamam” demiştim, “benim meslek belli oldu.” Öncesinde garsondum çünkü. Millete bira dağıtan bir “köle”yken, artık o dönemin en prestijli gazetesi olan Radikal’in, en prestijli eklerinden birinde yazımın çıkmasıyla, sonrasında düzenli olarak her hafta yazımın çıkmasıyla, devamında da kültür sanata yaptığım müzik röportajları ve Radikal Genç’e yazmaya da başlayınca, mesleki statülerin dayanılmaz hafifliği içinde buldum kendimi. Beleş konserler, sergi açılışları, partiler, lansmanlar ve buralarda tüketilen, benim harcamamın yüzde 90’nı oluşturan alkol ve sigaranın bedavaya gelişi, hayranı olduğum insanlarla röportajlar vesilesiyle tanışık olmamız, festivallerde “backstage”de dönen muhabbetler, Taksim’in gece hayatında fırtınalar koparıp diğer yandan da bunu mesleğimin bir parçası hâline getirmemle bir şekilde iç içe geçti ve ben kendimi, birisi meslek beklentimi sorsa; ilk 10’da bile yer almayacak bir işin içinde buldum. 

20. yılımı bu ay itibariyle de doldurmuş bulunuyorum. CV’mi güncellerken, üşenmedim, saydım: Şimdiye kadar toplam 34 yerde ya çalışmışım ya da düzenli olarak yazmışım. Bu arada üç tane de roman yazdım. Ve bu yazının konusu da ucundan bu romanlarla ilgili. Çünkü ben 20 yıl içinde -son üç seneyi saymazsak- yazarak en fazla parayı, yazmaya başladığımın on ikinci senesinde, ilk kitabım Zıvana’nın telifiyle kazanmıştım. 2017 yılında, kuruşu kuruşuna 3 bin 657 lira. Ondan sonra da telifle para kazandım ama kazandığım parayla hiçbir şey alamıyordum. Gerçek anlamıyla “hiçbir şey”. 

2019 yılında ise iş, benim bilmediğim bambaşka bir yere gelmişti. İkinci kitabım da Doğan Kitap’tan çıktığında yayınevi, bana kendilerinin kitaplarını bir yerlere yazmam karşılığında telif ücreti vereceklerini söylediler. Yazı başına alacağım rakam da gayet iyiydi. Başta eyvallah dedim ve birkaç yazı yazdım. Ancak jeton sonradan düştü. Yazarak para kazandığıma göre yazardım ama diğer yandan da röportajlar ve başka yazılarla farklı mecralara yazdığım için gazeteciydim esas olarak. Sonra edebiyat piyasasında “telifli yazma”nın normal bir durum olduğunu öğrendim. Kısaca; yayınevleri size kitap gönderiyor, siz onların “tanıtım” yazılarını yazıyorsunuz, karşılığında da ne kadarsa artık, bir telif ücreti alıyorsunuz. Telif ücreti vermeyen de kitap gönderiyor. Kitap fiyatlarını hesaba kattığınızda yine kârlı bir durumdasınız. 

Üç yıl bu duruma direndim. Yazmadım. Çünkü bu gazetecilik değil, düpedüz PR’cılıktı. Hem bir yayınevinde PR bölümünde çalışan hem de bir yerlere yazanları saymıyorum ancak sadece gazeteci olarak niteliyorsam kendimi bunu yapamazdım. Ha basın bülteni yazıp göndermişim, ha bu yazıları yazmışım, hiçbir farkı yoktu. Hâlâ da yok. Ama o üç yılın ardından, 36 yaşıma bastığımda, babamdan sigara parası istemek artık koymaya başlamıştı. Pazartesi sabahları kalktığımda, yatak odasındaki cam kâsenin köşesine sıkıştırılmış 150 TL’lik haftalığı pijamamın cebine atıp yüzümü yıkamak için banyoya girdiğimde aynadaki görüntüm bana pek pas vermiyordu. Diğer yandan da kaynamaya çalışan çorbaya, o evde yaşayan kazık kadar biri olarak, inceden de olsa tuz atmam gerekiyordu. Mecburen ben de “telifli kitap tanıtım yazıları” furyasına katıldım.

Selçuk Işık, 3 Ekim 2025 tarihinde, yine bu sayfalarda, Türkiye’de yazı yazarak yaşamanın mümkün olup olmadığını hem kendi yorumlarıyla hem de araştırıp soruşturarak şahane bir yazıyla anlatmış. Fakat ben Selçuk Bey’e katılmadığımı, Türkiye’de “yazarak” geçinmenin mümkün olduğunu kısaca özetlemek isterim.

18 yaşında çalışmaya başladığım hayatım boyunca, garsonluk yaptığım dönem dışında (yuvarlak hesap 1 yıl), yazarak para kazandım. Son 3 yıldır ise “bana göre” “iyi” para kazanıyorum. Çünkü 20 yıllık yazma serüvenimde, son üç yıl dışında, yukarıda bahsi geçen 3 bin 657 liranın üzerinde bir para girmedi cebime. O yüzden “bana göre” diyorum. Selçuk Işık’a karşı çıktığım noktaya gelirsek… Türkiye’de “yazarak” geçinmek mümkün! Ama bahsettiğim şekilde “yazarak”. Anlaştığınız yayınevinin size yazmanız için gönderdiği, okurken mide krampları yüzünden 8 takla attığınız, yazı çıktığında, normalde yazının yayımlandığı mecranın editörünün işi olan tahsis, eksik gedik ne varsa, yayınevinde muhatap olduğunuz kişinin uyarısıyla, yazıyı yine sizin düzeltip tekrar göndermek zorunda kaldığınız biçimde, çıkan yazınızın telifini iki hafta bekleyerek, 600 kelimelik (o ne demekse? “Vuruş” olmasın?) bir yazı istendiğinde, 558 kelimede kalırsanız tekrar bir uyarıya tabi tutulup, ittir kaktır 600 kelimeye ulaşacak şekilde yazarsanız, mis gibi para kazanırsınız. Bir mecraya yazmak için özgeçmiş ve CV gönderdiğinizde “herhangi bir telif beklentinizin olmadığını” belirttiğinizde gelen olumlu cevaba, emeğinizi karşılıksız vererek gazeteciliğe de devam edebilirsiniz. Çünkü uzun süredir yazdığınız mecralar telif vermiyor. Belki de artık ne iş yaptığımı soranlara bu yüzden alnımın akıyla “gazeteci” değil, “yazarım” diyorum. Hem daha havalı oluyor. Şimdi müsaadenizle, “iş”ime dönüp, telifi geçen hafta yatmış olan kitabın “tanıtım” yazısını yazacağım ve rahat bir uyku çekeceğim… 

[email protected]

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.