Breadcrumb
Edebiyat piyasasının paradoksu: Türkiye'de yazarak geçinmek mümkün mü?
Selçuk Işık
Yayın Tarihi: 03.10.2025 , 00:19 Güncelleme Tarihi: 04.10.2025 , 00:13
Edebiyat tarihi yazarak geçinemeyen yazarların hikayeleriyle dolu.
Büyük yazarların önemli bir bölümü hayatı boyunca maddi zorluklarla boğuşmuş, geçimini sağlamak için farklı yollara başvurmuştur.
Kumar bağımlılığı maddi durumunu iyiden iyiye kötüleştiren Dostoyevski’nin çareyi Kumarbaz’ı yazmakta bulması bu hikayelerin en ironik olanıdır belki de.
Hayatı boyunca yazılarından dişe dokunur bir gelir elde edemeyen Kafka bir sigorta şirketinde memur olarak çalışmıştır.
Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık romanının baskıya veriliş hikayesi de ilginçtir. Kitabı postaya verdiği dönem büyük bir yokluk içinde debelenen yazar, kargo parası yetmeyince kitabı ikiye böldüğünü anlatır. Kendi edebiyatımızdan da bir dizi örnek vermek mümkün.
Attila İlhan’ın Paris yıllarında taksi şoförlüğü yaptığı söylenir. Orhan Kemal’in fabrika işçiliğinden hamallığa varıncaya dek birçok işte çalıştığı bilinir.
Tarık Dursun K. İzmir’de sokaklarda köfte satarak geçimini sağlamaya çalışmıştır.
Edebiyat dünyasında bir normal: ‘Yazma ideali uğruna’
Yazarın yazma ideali uğruna gerekirse uykusundan, sosyal yaşantısından, her türlü temel ihtiyacından feragat etmesi, hayatını idame ettirmek için ikinci bir işte çalışma zorunluluğu bu uğraşın normali olarak görülmüş, hatta zaman zaman bu durum romantize edilmiştir.
Kuşkusuz yazarların toplumsal yaşamın bizzat içinde etkileşim içerisine girdiği unsurların yazdıklarına etki etmesi bakımından, yazarlığın illa ki bir geçim kapısı olmaması gerektiği fikrinin romantize edilmesi anlaşılır bir durum. Zira Tarık Dursun K. Köftecilik yapmasa Bağrı Yanık Ömer gibi bir eser hiç ortaya çıkmayacaktı belki de. Orhan Kemal’in emekçi geçmişi eserlerindeki sınıfsallığı besledi ve güçlendirdi elbette. Ya da Kafka’nın memuriyetinin, her ne kadar yaratıcılığının önünde bir engel olarak görse de, Dönüşüm’deki yabancılaşma temalarına can vermediğini iddia etmek saflık olur.
Ancak bu değerlendirmeyi yaparken piyasanın, edebiyat tarihinin biriktirdiği tüm bu nostaljik olguları istismar ettiği gerçeğini de unutmamak gerekiyor. Edebiyat piyasası bize romantik bir çerçevede düşünmekten başka bir çare bırakmıyor ve günümüzde çoğu yazar yazma uğraşına yer açmak için çalışmakla övünecek hale getiriliyor.
Yani genel kabul şu: Anlatacak bir şeyleri olan ve toplumda saygın bir yere gelmek isteyen bir yazar, yazma eylemini en azından ilk başta bir geçim kapısı olarak görmemeli, önce kendini edebiyat dünyasına/piyasasına kabul ettirmeli.
Çiçeği burnunda yazarlara edebiyat piyasası ne sunuyor?
Edebiyat dünyasına kendini kabul ettirmek... Liyakatli bir süreç işlediği takdirde kulağa ne hoş, ne haklı geliyor.
Dostoyevski’nin çağından bugüne edebiyatın piyasalaşma sürecinde epey yol kat edildi. Geçmişin tefrika yayıncılığı, şimdilerde milyarlarca liralık ciroların döndüğü, yayınevi patronlarının deyimiyle “baba” yazarların futbolcu misali o yayınevinden bu yayınevine transfer olduğu, hatta henüz ortada olmayan kitaplar için sosyal medya fenomenlerine milyonların ödendiği dev bir pasta artık.
Çiçeği burnunda bir yazarsınız, belki de anlattıklarınız çok kıymetli, bunu binlerce okurla buluşturma hevesindesiniz ve bu dev pastadan alacağınız yalnızca küçücük bir ısırık için o yayınevi senin bu yayınevi benim dolaşıyorsunuz. Pek çoğu dosyanızı okumuyor, maillerinize dönmüyor bile.
Diyelim ki hasbelkader dosyanız yayımlanmaya “layık görüldü”, maksimum yüzde yedilik bir telif oranıyla sözleşmeniz bağlanıyor, çıtınızı dahi çıkaramıyorsunuz. Kitabınızı raflarda göreceğiniz günün hayalini istismar ediyor oysa ki yayınevi. Aylarca telif paranızı alamıyorsunuz.
Sistemin nabzına, güncel siyasetin akışına göre şerbet veren o büyük büyük yazarlara metro reklamları, banner’lar, reklam filmleri yapılırken siz öylece okura ulaştırılmayı bekliyorsunuz.
En fazla iki bin adet basacak olan kitabınız için baskı üzerinden anlaşma yapsanız bile “asgari ücretin bir tık üstünde” para kazanabiliyorsunuz. Belki de yıllar boyu verdiğiniz emeğin karşılığı bu oluyor. Yayınevlerinin son dönemlerde ekonomik krizi de gerekçe göstererek baskı usulü anlaşmaları satış usulüne çevirme eğilimine girdiğini de not düşelim.
2000’lerin başıyla birlikte yayıncılık sektöründe geçmişe kıyasla ciddi bir büyüme yaşandı. Çok satan furyası tam olarak bu radikal büyümeyle birlikte farklı bir boyut kazandı. Büyük yayınevleri nitelikli kitaplar yerine çok fazla basacakları, tek tüketimlik kitapları tercih etmeye başladı. Birkaç tekele daralan dağıtım firmaları ise burada nitelik aramadı tabii ki. Hızlı tahsilat yapabilmek için bu popüler kitaplar vitrinleri süslemeye başladı.
Yayıncılar Birliği’nin 2024 verilerine göre yaklaşık 17 milyar TL’lik bir pazardan söz ediyoruz. Yine aynı rapora göre 2024 yılında yetişkin-kurgu edebiyat alanında toplamda 56 milyon adet satış yapıldığını görüyoruz.
İşte böylesine büyük bir piyasada, “sıradan” yazarların payına düşen düşük yüzdeli telifler, fi tarihine ertelenen ödemeler, kitaplarına ayrılmayan reklam, pazarlama bütçeleri oldu.
Yazarlara sorduk: ‘Yazarak geçinmek mümkün mü?’
Peki yazarlarımız yazarak geçinmek meselesiyle ilgili ne düşünüyor?
“Bu vaziyetin çarpık yayıncılık endüstrisiyle yakın bir bağı var” diyor Ahmet Büke:

Ortaokul çağındaydım sanırım. Sıkı bir edebiyat okuru olduğumu gören babam belki de ileride yazmaya heves ederim diye bana bir kitap okutmuştu: 'Arkadaşım Orhan Kemal'. Fikret Otyam'la Orhan Kemal’in mektuplarını okuyunca memlekette yazar olmanın nasıl bir duruma karşılık geldiğini aşağı yukarı kavradım.
Dolayısıyla yazmaya karar verdiğim andan itibaren yazarak karnımı doyuracağım diye hiçbir gerçek dışı hayalim olmadı. Aksine böyle bir fikrin beni ve yanımdakileri mutsuz edeceği düşüncesiyle hep ekmeğimi başka işlerden çıkarmayı hedefledim. Bu benim şahsi tecrübemdi tabii. Herkes için gerçek olmayabilir.
Ama yine öznel gözlemlerime göre bu vaziyetin çarpık yayıncılık endüstrisi ile yakın bir bağı var. Mevcut üretim sisteminin yürümesi için yazar-şair-çevirmen-yayınevi çalışanının emek girdisi olmazsa olmaz. Yani zikrettiğim zincir kurulmazsa satacak bir ürün ortaya çıkmıyor. Ancak bu kritik girdinin değeri de bedavaya yakın neredeyse. Dolayısıyla ben 55 yıllık hayatımda açlık sınırında yaşayan çok yazar, şair, çevirmen vs. gördüm ve kalanların ezici kısmı da başka işler yaparak yaşıyorlardı. Ama bağımsız bir avuç yayıncıyı çıkarırsak hiç yoksulluk sınırında yayınevi sahibi görmedim. Zenginliğin en büyük kaynağı, başkalarının el koyduğunuz emeğidir.
'Sadece yazarak geçinmeye çalışsaydım çoktan açlıktan ölmüş olurdum'
2007 yılından beri Parşömen adlı dijital edebiyat dergisini yayımlayan yazar, şair, çevirmen Onur Çalı, yazarak geçinmek mümkün mü sorusuna şöyle yanıt veriyor:

2008 yılından beri dergilerde onlarca metnim yayımlandı, sadece iki kez telif aldım. İlk kitabım 2012’de yayımlandı. Aradan geçen zamanda toplam dokuz kitabım yayımlandı. Hiç telif almayanlar var. Şanslıyım herhalde, teliflerimi sorunsuz şekilde aldım. Ama bir ticari ürün olarak satılan kitaptan elde edilen gelirin sadece yüzde 10-15’ini aldım telif olarak. Bu komik bir oran elbette. 2007’den beri dijital bir edebiyat dergisi olan Parşömen’i yayımlıyorum. Aradan geçen 18 yılda bu işten tek kuruş kazanmadım.
Dolayısıyla Parşömen’de yazanlara sembolik bir telif ücreti bile veremedim. Düzenli bir işim olmasaydı, sadece yazarak geçinmeye çalışsaydım şimdiye kadar çoktan açlıktan ölmüş olurdum. Çünkü bugüne kadar aldığım tüm telifleri üst üste koyduğumda bir aylık maaşım bile etmiyor.
Vaziyet maalesef böyle.
Şunu da ekleyeyim. Türkiye’de sadece yazdıklarıyla geçinen yazar sayısının iki elin parmağını geçtiğini sanmıyorum.
Edebi değerin yerini, ‘yazdığın satıyor mu’ sorusu alıyor
Gazeteci, yazar Barış İnce edebi değerin yerini “yazdığın satıyor mu” sorusunun aldığına vurgu yapıyor:

Yazarak geçinebileceğim maaşlı bir işim olsun diye çocukluktan itibaren düşünmüşümdür. Bunun için gazetecilik ve editörlük gibi alanlar vardı ve buralarda çalıştım. 11 yıl önce ilk romanım çıktığında ve biraz ilgi gördüğünde evrensel olarak 'yazarlık' deyince akla gelen 'kitap yazmayı hayatının merkezine koyma' kısmına yönelmek istedim.
Yedi kitabım var. Ama fark ettim ki ortalama bin, iki bin adet basılan kitaplardan alınan teliflerle geçinmek mümkün değil. Bir asgari ücrete tekabül etmeyen telifler ve zamana yayılmış ödemeler, yıllar boyu süren emeğe karşılık gelmiyor. Öyle olunca edebiyatçının önündeki seçenek, başka işlerde çalışıp yazma uğraşını boş vakitlerinde değerlendirmek şeklinde oluyor. Bu durumda çok farklı işlerde çalışanlar/çalışmak zorunda olanlar olduğu gibi benim gibi daha sektör içinde kalanlar da olabiliyor. Kitap editörlüğü, çeşitli dil eğitimleri, edebiyat dersleri vermek, çağırırlarsa söyleşilere gitmek gibi… Bunlar da yoğun bir iş yükü demek.
Popüler kültürü kullananlar, modern çağın kapitalist peygamberliğini yapan kişisel gelişimciler ise yayınevlerini ayakta tuttukları için hak ettiklerinin çok üstünde telifler, yan haklar, hediyeler alıyor. Edebi değerin yerini, 'yazdığın satıyor mu' sorusu alıyor. Edebiyatın altına dinamit koyan bir şey bu. Kapitalizm her şeyi yozlaştırdığı gibi bu alanı da önce yozlaştırıp yok etmeye kararlı gözüküyor.
'Bugün yüzleştiğimiz politik bozgun, edebiyatı, yazarları evlerden kapı dışarı ediyor'
2019 yılında Kurdun Postu adlı dosyası Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’ne değer görülen genç yazar Batuhan Aşıktoprak, bugün yaşadığımız politik bozgunun edebiyatı, yazarları evlerden kapı dışarı ettiğine dikkat çekiyor:

Yazar olma hayali kurduğum çocukluk yaşlarımdan, yirmili yaşlarımın başına dek, geçimimi yazdıklarım sayesinde sağlayabileceğime dair inancımı hep korudum. Bugün otuz yaşında bir yazar olarak, kitaplarımın telif ücretleriyle geçinemeyeceğimi biliyorum. Son birkaç yılda, daha da yalın bir gerçek yüzünden, yazarak geçinmeye dair beklentilerimi en aza indirdim. Çünkü edebiyat, güçlenmek için evlerine kalıcı olarak yerleşmek zorunda olduğu insanların hayatındaki sınırlı yerini de kaybetti.
Bugün yüzleştiğimiz politik bozgun, edebiyatı, yazarları evlerden kapı dışarı ediyor. En temel değerlerinin, güvencelerinin tehlike altında olduğunu hisseden biri olarak, daha büyük kayıpların endişesi, yazarak geçinememe endişesini benden aldı. Yine de bu mücadelenin sonunda, yazarların, ekonomik özgürlüklerini yazdıklarıyla kazandıkları bir gelecek olduğuna hâlâ inanıyorum.
Piyasacılık her alanı olduğu gibi edebiyatı da içten içe çürütüyor, yazara liyakat namına hiçbir şey sunmuyor. Ne pahasına olursa olsun okurla buluşmak isteyen yazarlar için geçinmek meselesi ise tali kalıyor.
Edebiyatımızı piyasacılığın kıskacından, yayınevi ve dağıtım tekellerinin hegemonyasından kurtarmak, “yazarların ekonomik özgürlüklerini yazdıklarıyla kazandıkları” bir gelecek kurmak ise elbette mücadelenin konusu.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.