Breadcrumb
TKP Deprem Takip Merkezi'nden Güler: Tüccar siyasetle karşı karşıyayız
Yayın Tarihi: 06.04.2023 , 10:30 Güncelleme Tarihi: 29.09.2025 , 22:09
Kahramanmaraş merkezli depremlerin üzerinden iki ay geçti. Deprem sonrasında Türkiye Komünist Partisi (TKP) tarafından oluşturulan ve çalışmalarını sürdüren Deprem Takip Merkezi'nden TKP PM Üyesi Aydemir Güler'e bölgede sorunların neden çözülemediğini, karartılan gerçekleri, seçimlerde depremzedelerin nasıl oy kullanacaklarını, depremin bilançosuna ilişkin açıklanan resmi rakamlarla ilgili soru işaretlerini sorduk.
Depremin üzerinden iki ay geçti, sorular ve sorunlar orta yerde duruyor. TKP Deprem Takip Merkezi olarak geçen hafta kritik sorular içeren bir açıklama yaptınız. Önce genel bir çerçeveyle başlarsak, deprem bölgesinde afet sonrası sorunlar hâlâ neden çözülemiyor?
Çünkü çözüm üretmesi gereken devlet kurumları başka işlerle ilgileniyor! Örneğin halk sağlığıyla ilgili yerel yetkililer su, çevre, hava analizi yapmalılar ve elde ettikleri sonuçlara göre önlem almalılar; değil mi? Ama anladığımız kadarıyla böyle görevlendirmeler yapılmıyor, yapılsa da toplumu bilgilendirmek ve önlem almak düşünülmüyor.
Bu sonuca nereden varıyorum? Çevre mühendisi arkadaşlarımızın yaptığı araştırma bir dizi yerleşimde şebeke suyunun kullanılmaması gerektiğini gösterdi. Yetkililer bu durumda bizi aramalı veya raporumuzda belirtilen yerlere koşup yeni numuneler alıp analize yollamalıydılar. Bunun yerine bizim açıklamamıza itibar edilmemesini buyurdular. Biz ayrıntılı raporu yayınladık, Osmaniye Valiliği buyruğunu gerekçelendirmeye ihtiyaç bile duymadı!
'Tüccar siyasetle karşı karşıyayız'
Neden böyleler? Çünkü örneğin enkaz kaldırılan yerden insanların uzaklaşmasını sağlamak bir iş. Devletse, enkaz kaldırma işini bir şirkete ihale edip kendisi ortadan çekilmiş. Orada bulunmak kadro istihdam etmek, organizasyon yapmak falan demek. Özetle maliyeti var! Molozların yığıldığı yerler yerleşimlere yakın mı diye sorgulamak da maliyet demek; yani ihaleyi alan şirketin kazancından çalmak yerine halkın sağlığından çalmak tercih ediliyor! Doğayı kirletmemenin, depolama alanlarını özenle belirlemenin, depolama tesisi yapmanın hepsi maliyet. Su kirliyse altyapıyı yenilemek için, arıtma tesisi yapmak için çalışması gerekiyor devletin. Devlet bazı şeyleri yapıyorsa, anlıyoruz ki, o işlerden para kazanan firmalar var. Yapılmıyorsa, anlamalıyız ki, o iş kalemlerinden kâr etmenin mekanizmasını bulamamışlar henüz.
Abartmıyorum. soL portalda 23 Şubat’ta Utku Çakır’ın bir çalışması yayınlanmıştı. Şehir Plancıları Odası İzmir Şube yöneticisi olan yazar yazısını muazzam bir finalle noktalamıştı. Türkiye Afet Müdahale Planına göre neredeyse bütün iş kalemlerinde destek grubu olarak tanımlanan ortağın özel sektör olduğunu gösteriyordu.
Erdoğan’ın tabiriyle tüccar siyasetle karşı karşıyayız. Depreme hazırlık yapılmamasının nedeni buydu; iki ay geçtikten sonra sorunların çözülmemesinin nedeni de aynı. Tabii tüccar siyaset ülkenin yirmi yılına damga vurunca ilgili kurum ve kadrolar da zaten sorun çözme yeteneğini yitirmiş oluyorlar. Belki acizlik görüntüsü oluştuğu için tutum değiştirmeyi ara ara kararlaştırmış olabilirler bu iki ayda. Ama mümkün değil, böyle bir yetenekleri kalmamış!
'Yanlışı gösterdiğimizde itibar etmeyin deniliyor'
Deprem Takip Merkezi’nin son açıklamasında da yer verdiği ve çalışmalarında özellikle üzerinde durduğu önemli konular var. Depremin bilançosu ve sayılar ile ilgili soru işaretleri her geçen gün artıyor. Kayıp sayıları, yıkılan ve hasarlı binalar, yer değiştiren nüfus… Açıklandığı kadarıyla resmi rakamlar asıl gerçekleri veya acizliği perdelemek için mi kullanılıyor?
Pandemi sırasında devletin elektronik hizmet ve denetleme kabiliyetini hepimiz gördük. Adrese dayalı bir sisteme sahip devlet örneğin. Hangi binaların yıkılacağına ilişkin simülasyonlar raporlanmış, biliyoruz. Yıkılan binaları uzaydan fotoğraflamak mümkün... Aslında afet eylem planları bu soyut araçların ötesinde mahalle bazlı somut örgütlenmeleri de öngörüyor. Mahalle, sokak, bina bazında her şeyi, herkesi dokümante etmek mümkün.
Ama birincisi çoğu yerde bu raporların hangi çekmecede hangi klasörde olduğunu bilen yok. Eylem planlarında tanımlı somut örgütlenmelerin yapıldığına zaten kim tanık oldu ki? Yani konunun ilgilisi yok. Tekrar olacak, ama nedenini az önce söyledim. Bu çalışmalar para getirmiyor!
İkinci olarak kamu binalarının halini gördük. Yani afet gelip çattığında kamu görevlilerinin ve gönüllülerin üslenmesi gereken fiziki mekânlar yıkıldı. Bu da öngörülebilir bir çöküştür. Devlet göz göre göre kilitlenmiştir.
Bugün hâlâ bir bilanço çıkarılamaması, çıkarılanın da inandırıcı olmaması ayrıca izaha muhtaç. İnandırıcı değil, çünkü devletin resmi görüşü “gereken her şey yapıldı” biçiminde bağlandı. Erdoğan’ın deprem bölgesine ilk gittiğinde ortaya attığı tez “böylesi bir afete hazırlıklı olmak mümkün değildir” biçimindeydi.
Gerekenlerin yapılmadığı, yapılanların büyük çoğunluğunun yanlış olduğu açıkça görülüyor. Yanlışı gösterdiğimizde “itibar etmeyin” deniyor veya 6 Şubatı izleyen günlerde sahaya çıkartılmayan güvenlik görevlileri sağlık hakkını arayan depremzedelerin üstüne saldırtılıyor.
'Adalet arayışını bırakan bir toplum çökmüş demektir'
Biz Deprem Takip Merkezi olarak bir noktadan sonra geçmişe dönük eleştirileri tekrarlamayı bıraktık. Halkımız geniş anlamıyla enkazın altında ve acil çözüm bekleyen sorunlar var. İnsanların haklarını öğrenmeye ve aramaya ihtiyaçları var. Yaşamın yeniden kurulmasına ihtiyaç var. Deprem sonrasında devletin başka işleri olduğunu hepimiz gördük zaten. Bunun hesabı sorulacak elbette. Ama şimdi hemen yarın yapılacak işler var. Yüzümüzü ileriye çevirdik.
Ama dikkat: Kayıplarımız geçmişte kalmış değil. İnsanların kaybettikleri yakınlarıyla vedalaşamaması travmayı ağırlaştırır ve toplumun sağlığı üstünde kalın bir gölge oluşturacak. Ve tabii ki deprem kayıpları kader değil kasıt var denecek kadar öngörülebilir olduğuna göre her bir canımız için sorulacak hesap var. 50 bin cinayetten mi yargılanacaklar, 100 bin cinayetten mi; bu önemsiz değil, geçmişte kalmış değil. Toplum olarak ancak bu hesaplaşmayı yaşarsak travmayı atlatabileceğiz. Adalet arayışını bırakan bir toplum çökmüş demektir.
Hasar tespitini geçiyorum; burada çok sorun var. Belki en önemlisi yakınlarını yitirmiş ve yaşadığı yeri terk etmek zorunda kalmış insanların hakkını arama yolunu bulamaması, hakkını aramaya zaman bulamaması, buna enerjisinin olmaması. Devletin yurttaşının hakkına sahip çıkması gerekirken, yetkililerin “ne kadar az kişi kapımızı çalarsa o kadar iyi” diye gerçeklikten kaçtıklarını söylemek durumundayız.
Ne kadar insanımızın göç ettiğini bilmek durumundayız. Altyapı buna göre gözden geçirilecek, dayanışma örgütlenecek, iş olanakları yaratılacak. Bunlar geleceğe yönelik gereklilikler. Ve “AFAD’a şu kadar kişi kayıt yaptırdı” türünden resmi açıklamalarla bir adım ileri gitmek mümkün değil.
Engelli nüfusumuzun ne kadar arttığını bilmek durumundayız. Ne kadar çocuğumuzun ailesini yitirdiğini bilmek durumundayız. Sağlık hizmetleri açısından, eğitim hizmetleri açısından… Ama ya söylenmiyor, ya da söylenenler inandırıcı değil…
'Onların mantığını kâr analizleri belirliyor'
Ölümlere dönersem, bizim anladığımız kadarıyla iktidar toplumun kanıksayabileceği, sineye çekebileceği sayıya ilişkin olarak önce masa başında bir kestirimde bulunuyor. Yani propaganda tekniği açısından sakıncalı olmayan bir eşik saptıyorlar. Sonra olguları bu eşiğe yakın tutmak için çalışmaya koyuluyorlar!
Bu deli saçması işlere ayırdıkları enerji sahaya sevk edilse acının şiddeti dindirilebilirdi. Ben bu tutumu, iktidarın gerçeklikten kopması ve topluma yabancılaşması olarak görüyorum. Mesele tabii ki kişilerde düğümlenmiyor. Gerçeklikten kopan ve topluma, insana yabancılaşan şey, şu “tüccar siyaset” felsefesi, insanların iyiliğini öteki dünyaya havale eden yobazlık.
Bir şeyi daha söylemeden geçmeyelim. Yitirdiklerimiz hakkında sağlıklı bilgiye yaklaşmanın yolu yok değil. Muhtarlıklar bazında, hatta bunun da altında ölçeklere örgütlenerek inmek mümkün. Ölçeği daralttığınızda hayatta olmayanların kimliğine de, göç edenlerin nerede olduklarına da ulaşabilirsiniz. Biz TKP olarak bunu gündeme getirdik.
Devlet yetkilileriyse cep telefonu aboneliğinden hareketle bir yol tarif ettiler. Ne kadar telefonun depremden sonra kullanım dışı kaldığı, tabii ki bir veri. Ama bu verinin özel şirketler tarafından, yürüttükleri ticari faaliyetin bir parçası olarak takip edildiği açık. Kaç insanımızın öldüğü konusunda güvenilir kaynak diye, insanlarımızı aylık ödemeye bağlayan birtakım şirketlerin işaret edilmesi düzenin mantığını gözler önüne seriyor.
Onların mantığını kâr analizleri belirliyor. Bizim mantığımızı insanların mahalle mahalle, sokak sokak örgütlenmesi. Birinciden çarpık bir veri çıkar, çünkü insana değil bir metaya bakılıyor. Örgütlülüktense kesin bilgi çıkar…
'Sağlıklı seçim imkansız'
Bu koşullarda deprem bölgesinde sağlıklı bir seçim yapılabilecek mi? Yoksa seçmen sayıları ve listeleri dâhil olmak üzere bir belirsizliğin muhafaza edilmesi iktidarın tercihi olabilir mi?
Sağlıklı seçim zaten tanım gereği çok zor, hatta imkânsız. Depremzede seçmenlere “gidin kayıt yaptırın” dendi. Neden? Bu insanların bütün bilgileri devletin elinde var. Kimin 14 Mayıs 2023 itibariyle seçmen yeterliliğine sahip olacağı belli. Her birinin vatandaşlık numarası var. Düşünün, pandemi kısıtları günlerinde testi pozitif çıkmış biri otobüse kart basmaya kalksa kartı çalışmıyordu. Ama bugün ülkenin belirli bölgelerinden insanların seçme hakkını kullanabilmeleri söz konusu olduğunda bu yetkin mekanizmaların devreye sokulması için pek de bir şey yapılmıyor. Doğrusu, yurtdışı seçmenlerin oylarını geniş bir zaman aralığında kullanması nasıl mümkün oluyorsa, benzeri modeller deprem bölgelerindeki yurttaşlar için de geliştirilebilirdi.
İktidarın duyarsız kaldığını gördük. Bu duyarsızlık hizmet yeteneğinin bayağı yitirilmiş olmasından kaynaklanıyor olabilir. Depremzedelerin siyasi tercihlerinin dramatik biçimde değişmiş olma ihtimali, yetkilileri çare arayışından caydırmış olabilir… Her durumda devletin seçme hakkının kullanılabilmesi için üstüne düşeni yaptığını söylememiz olanaksız.
Bölgede seçime katılma oranının ortalamanın altında kalacağını tahmin edebiliriz. Buna karşı artık yapılması gereken yine örgütlenmek. Taşındıkları yerde kayıt yaptırmamış olan insanlar, seçme hakkını kullanmak için örgütlenmeli, 14 Mayıs’ta memleketlerine gitmekte devletin kendilerine olanak sağlaması için talepte bulunmalı…
Sandıkta hesap sorulmalı denir ya; bugün depremzedenin sandıkta hesap sormayı denemesi için bile önce seçme hakkını kullanmak üzere örgütlenmesi gerekiyor.
Afet sonrası bölgede yaşam yeniden kurulmaya, vatandaşlarımız yeniden ayakları üzerinde durmaya çalışıyor. Bölgede çalışmalarını sistematik biçimde sürdüren TKP Deprem Takip Merkezi’ne göre hâlihazırda en önemli ve acil çözülmesi gereken sorun ya da sorunlar nelerdir?
Tek tek sorun kalemleri çok uzun bir liste yapar. Genel olarak toplumsal yaşamın yeniden inşa edilmesi gerekiyor. Bu tanımın kapsamına çok madde girer. Az önce konuştuk; suya erişim bile dert.
Bölgede okullar açıldı, deniyor. Peki, öğretmen açığı giderildi mi? Deprem çocukların yarış atı gibi sınava hazırlanmasına dayanan sistemin nasıl bir tükenmişlik olduğunu göstermedi mi? Bu sistemi sahiplenenler, yürütenler; Şubat’ta evini, yakınlarını, arkadaşlarını yitiren gençlerden yarışa dayalı bir sınav performansı beklemeye utanmayacaklar mı? Sadece depremzede öğrenciler değil konu; deprem oldu diye uzaktan eğitime geçilince başka illerden gelen üniversite öğrencileri doğal olarak memleketlerine dönmüştü. İlk önce eğitimden vazgeçmek yanlış. Ama dönemin ortasında, üstelik bir buçuk ay sonra seçim varken okulları hibrit sisteme geçirmek nedir! Yüz yüze eğitim almak isteyen nerede barınacak? Oy kullanmak için tekrar arada memleketine mi dönecek?
Haklar dedik… Hakkını arayanı bezdirmek için değil, çözüm üretmek için çalışan bir hukuk mekanizmasına ihtiyaç var.
AKP iktidarının, yanlış yapıldığı, denetlenmediği için yıkılan evlerin sahiplerini ömürlerinin sonuna kadar yeni konutun kredi taksitine çalışmaya çağıran ilanını geçersiz kılmak gerek. Devletin konut ihtiyacını, satmak için üreten müteahhitlere havale etmek yerine doğrudan üstlenmesi için mücadele etmek gerek. Barınmayı mülk sahibi olabilme koşuluna bağlayan mantığı reddetmek gerek. Memlekette depremde kullanılmaz hale geleceği öngörülen konut sayısından daha fazla boş tutulan bina var. Bunları gündemde tutacağız.
Çevre ve halk sağlığı sorunları çıplak gözle görünür halde. Bunlara ilişkin çözüm üretmek gerek.
'Osmaniye Valiliği'nin sorunu görmezden gelen açıklamasıyla bu iş bitmeyecek'
Deprem Takip Merkezi, çalışmalarını nasıl sürdürecek ve önümüzdeki günlerde özellikle hangi başlıkları gündemine almayı planlıyor?
Biraz girdik buna tabii. Bütün saydığımız konularda çalışmalarımızı sürdüreceğiz. Ama biliyoruz ki, her başlık halkın örgütlü kılınmasını gerektiriyor. Deprem sonrası en acil çözülmesi gereken halkın örgütsüzlüğüdür. En başa bunu yazalım. Halkın örgütlenmesi dar anlamda Deprem Takip Merkezi’nin sorumluluk alanını tanımlamıyor. Ama biz TKP’nin Deprem Takip Merkeziyiz. TKP hem deprem bölgesinde hem de göç etmek zorunda kalan depremzedeler arasında örgütleniyor.
Doğrudan el atıp üstlendiğimiz işlevler var. Yayınladığımız çevre raporu bir örnek. Ama bakın, Osmaniye Valiliğinin sorunu görmezden gelen açıklamasıyla bu iş bitmeyecek. Biz veya başka güvenilir kurumlar, pekâlâ yeniden ve yeniden analiz yapabiliriz. Bunu biliyorlar ve dolayısıyla devlet kurumlarının da bu alana el atmaları zorunlu. Kaçamazlar yüzleşmeden, çünkü arkadaşlarımızın yaptığı analizler şebeke suyunun hastalık kaynağı olduğunu gösteriyor. Devlet gelmek ve çözüm arayışına girmek durumunda.
İlk günlerde Pazarcık’ta arkadaşlarımız bir çadır-okul açtılar. Devlet görmezden geldiği ihtiyaca yaklaşmak ve öğretmen ataması yapmak durumunda kalmıştı… Söylemek istediğim şu; bütün sorunları çözme kapasitesi TKP’de olamaz. Bu yalnızca devletin işi olabilir. Ama bizim el attığımız yeri görmek ve gelmek zorunda devlet. Yani sadece yaptıklarımızla değil, devleti yabancılaşma halinden çıkıp gerçekliğe dönmeye zorladığımız örneklerle de ölçülmeli faaliyetimiz.
Tabii devlet, örneğin su sorununa şişe suyu ticaretiyle yaklaşamaz. Devletin toplanan paraların nasıl kullanıldığını şeffaf biçimde sunması gerekir, diyoruz. Ama derlerse ki, paranın şu kadarını molozları taşısın diye şu şirketlere, bu kadarını da su satın alıp dağıtmak için başka şirketlere harcadık; bu gayrimeşru olacaktır. Devlet kimseyi susuz bırakamaz, zehire mahkûm edemez, enkazı kaldırmadan orada da bırakamaz. Bunlar için yine patronlara para aktarmak iş değil.
Bir yandan hak mücadelesini yükseltmek durumundayız. Bir yandan da halkın gündelik sorunlarına somut çare üretmeliyiz. Öğrenci bursları böyle bir kalem. Sınava hazırlanan sınıflara etütlerle katkıda bulunmak ha keza. Arıtma tesisleri bir başkası…
Bir de şu anda memleketin bir bölümünde “deprem sonrasını” yaşadığımız için acil diye algılanmayan bir başlık var. O da “deprem öncesi.” Bu çerçevede biz de kamucu, halk örgütlenmesine dayandıracağımız bir afet planı geliştirmek durumundayız. Destek grubu özel sektör olmayan, kâra endekslenmemiş bir plan…
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.
