Sayfa yolu
Su yolunu buldu, kent yolunu kaybetti: İstanbul'un unuttuğu dereler
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Fotoğraf: Anadolu Ajansı
Yayın Tarihi: 17.10.2026 , 00:25
İstanbul günlerdir yağmur altında. 14 Ekim'de sağanak afete döndü. Dereler taştı. Evleri, iş yerlerini ve yolları su bastı. Sürücüler araçlarında mahsur kaldı.
Dört kişi yaşamını yitirdi, üç kişiye hâlâ ulaşılamıyor.
Bu bir tesadüf değildi. Sele "doğal afet" deyip geçemeyiz, çünkü su yolunu şaşırmadı. Yağış gerçekten olağanüstüydü. Ama suyun nereyi bastığına bakın.
Selin vurduğu sokaklardan birinin adı Dereboyu Caddesi. Ayazağa, Cendere, Kağıthane'de Sadabad Camii çevresi, Alibeyköy. Hepsi bir derenin ya kenarında ya da tam üstünde.
Yani su, kendi yoluna gitti. Kenti yönetenler suyun yoluna fabrika, yol, ev yaptı.
Bu tabloyu, peyzaj mimarı Dr. Hülya Dinç'in 2015'te İTÜ'de yaptığı doktora tezi rakamlarla gösteriyor. Dinç, araştırmasında elde ettiği sonuçları ve bugünkü tabloyu soL'a anlattı.
168 ana derenin yalnızca 60'ı doğal kaldı
İstanbul'da çok sayıda dere var. İSKİ'nin 2023'te açıkladığı plana göre 2 bin 772 dere, toplam 5 bin 247 kilometre. Dinç bunların hepsini değil, içme suyu havzaları dışında kalan 168 ana dereyi ve kollarını inceledi. Bu, yaklaşık 3 bin 344 kilometrelik bir dere ağı demek.
Bu ağın yüzde 21'i kentin içinden geçiyor. Yüzde 79'u kırsal alanlardan.
Dereleri tek tek irdeleyen Dr. Hülya Dinç'in ulaştığı bulgular şöyle:
- 168 ana derenin yüzde 64'ünde fiziksel değişim var.
- Kaynağından döküldüğü yere kadar doğal yapısını koruyan ana dere sayısı yalnızca 60.
- 168 derenin yaklaşık yüzde 80'i yerleşim alanlarıyla iç içe. Yerleşimin dışında kalan dere sayısı sadece 33.
Dinç, işe nasıl başladığını şöyle anlatıyor:
"Ben orman ekolojisinde yetişmiş bir peyzaj mimarıyım. Dere sistemini parça parça, bir çizgi gibi okumak bana hatalı geldi. Havza olarak, yani mekansal olarak okumaya başlayınca 168 havza çıktı."
Havza, bir derenin suyunu toplayan bütün arazi demek. Yağmur nereye düşerse düşsün, o alanın suyu aynı dereye iner. Tezde şu cümle de var:
"Dere ve dere kıyılarının fiziksel değişimi; kıyı ekosistemini, canlı yaşamını ve sağlıklı çevre değerlerini de kaybederek, küçük ölçekten büyük ölçeğe kent ve kentli için yaşam kalitesini etkilemektedir." (s. 173)
Küçük kollar da kayboldu
Dinç yalnızca ana dere yataklarına bakmadı. Suyu bu yataklara taşıyan küçük kollara da baktı. Bazıları sadece yağmurda akan kuru kollar. Bazıları her zaman akan küçük kollar.
Bu kolların çoğu yapılaşma yüzünden yok oldu. Bu da suyun ana dereye toplanma biçimini değiştirdi. Yağmur suyunun gideceği küçük yollar kapanınca, su sokağı yol edinmeye başlıyor. Sel ve taşkın riski artıyor.
Dinç, Haliç çevresinde iki hattı ayrıca inceledi. Kağıthane–Cendere–Kemerdere hattında 14, Alibeyköy–Küçükköy hattında 20 farklı arazi kullanımı saptadı. Haliç'e yaklaştıkça yerleşim yoğunlaşıyor. Konut, sanayi ve yollar çeşitleniyor.
Alibeyköy, tez yazıldığı dönemde bile yağışlarda taşan dereler arasındaydı.
İBB'nin 2008 tarihli raporu da taşkın riski taşıyan 28 dere havzasını sayıyordu. Dinç hepsine baktı. Bu havzaların tamamında fiziksel değişim, kol kayıpları ve toprağın yerini yerleşimin alması vardı. Geçtiğimiz gün sağanağın felç ettiği Kağıthane, Alibeyköy ve Ayamama da bu listedeydi.
Yani risk bugün keşfedilmedi. Bu hafta su basan bölgelerin bir kısmı, 18 yıl önce resmen "taşkın riski taşıyor" diye kayda geçmişti.
soL Haber, görünenin arkasındakilere, gerçeklere odaklanıyor. Hiçbir yerde görmediğiniz içerikler hazırlıyor. Bu haberlerin daha da artması, güçlenmesi okurumuzun verdiği destekle mümkün. Siz de abone olun, soL'un haberlerine güç verin.
O günden bu yana ne değişti?
Dinç'in tezi 2007 haritalarına dayanıyor. Peki aradan geçen yıllarda ne oldu? Üçüncü köprü ve ona bağlanan bir otoyol ile İstanbul Havalimanı yapıldı.
2015'e kadar durum başkaydı. Kentin içinde dereler "ıslah" adı altında şekil değiştiriyordu. Islah, derenin doğal kıvrımlarının düzleştirilip kanala dönüştürülmesi demek. Ama kaynak noktalarında, yani memba dediğimiz yukarı kesimlerde dereler doğal kalıyordu:
"Bunlar orman alanlarında, tarım alanlarında ya da askeri alanlarda kalıyordu. Korunuyordu. 2015'ten sonra bütün dere sistemlerinde çok hızlı bir dönüşüm oldu. Özellikle 2013'teki yönetmelikten sonra bunu net söyleyebilirim. Daha oraya yerleşim gelmeden, dereler kanal kesiti almaya başladı. Yerleşimden önce, ıslah mühendisliği adıyla."
Koruma şeridi 100 metreden 10 metreye indi
Derelerin kenarında yapı yapılamayan bir şerit var. Bu şeridin genişliği yıllar içinde şöyle değişti:

Bu değişikliklerden en kritiği 2013 yılında yapılan. Dinç, ne anlama geldiğini şöyle özetliyor:
"2013'te sağlı sollu 100'er metre, yani toplam 200 metrelik bantlar 10 metreye çekilince hepsi parselasyona, imara açıldı."
Dinç'e göre sorun sadece şeridin daralması değil. Her derenin doğal özelliği ayrı ayrı gözetilmeden, herkese aynı mesafe uygulanıyor. Bu da kıyı ekosistemini korumaya yetmiyor.
Dinç'in sözleriyle:
"Her havza biriciktir. Su toplama yüzey alanı bellidir. Dallanma sayısı da iklimle, jeolojiyle, toprak yapısıyla, eğimle olan ilişkisiyle bellidir. O yüzden ne 50 metre, ne 100 metre, ne 200 metre. Bu mesafe, o havzanın yapısına, dere sisteminin yapısına ve onun oluşturduğu su yaşamına göre hesaplanmalı."
'Koruyan bir mevzuat yok'
Peki dereleri koruyan bir yasa yok mu? Dinç'in cevabı kısa:
"Yok. Gerçekten yok. Bütüncül bir su hukuku yok."
Dinç, 2015'te başka illerin dere koruma kurallarına da baktığını anlatıyor. O gün İzmir'de derelerin her iki yanında 200 metre, yani toplam 400 metrelik bir koruma şeridi vardı. Aradan yıllar geçince tekrar baktı. İzmir'deki şeridin de 10 metreye indiğini gördü. Antalya, Adana, Trabzon ve Rize'de de durum aynıydı. Dinç'e göre İstanbul'daki düzenleme başka illere de örnek oldu.
"Bu sorunun Türkiye'de yaygınlaşacağını, derinleşeceğini ve seller olacağını düşündüm."
İstanbul'un "anayasası" denen 1/100.000 ölçekli çevre düzeni planında da dereleri koruyan bir hüküm olmadığını söylüyor.
Ne kadar yapılaşma, o kadar sel
Dinç, derenin su toplama alanının ne kadarına yapı yapıldığının belirleyici olduğunu anlatıyor. Dünyadaki araştırmalara dayanıyor:
"Havzanın yüzde 5-10'una kadar yapılaşırsanız, 10 yıllık, 50 yıllık yağışlarda bile sel ve taşkın yaşamadan yerleşim kurmuş sayılırsınız. Ama yüzde 30 gibi bir yerleşim oranına çıkarsanız, 100 yıllık en yüksek yağışlarda sorun iki katına çıkar. Şimdi bakalım. Ihlamurdere vadisi, Ayamama Deresi havzası, Beykoz Deresi. Bu havzaların yüzde kaçı yapılaşmış? Fizik kuralı bu. Sel ve taşkın kaçınılmaz."
Kağıthane: Tek çıkışlı büyük bir huni
Dinç, bu hafta en çok su basan bölgelerden biri olan Kağıthane'yi örnek veriyor.
Kağıthane Deresi Haliç'e dökülüyor. Havzası yaklaşık 267 kilometrekare. Ana hattı yaklaşık 65 kilometre. Sarıyer'deki Bahçeköy'ün, yani Orman Fakültesi'nin üstünden başlıyor. Oradan Alibeyköy'ün tepesindeki Nurtepe'ye hatta Zincirlikuyu'ya kadar uzanıyor.
"Dere, bütün vadideki suyu toplayan ana noktadır" diyor Dinç. "En düşük nokta orasıdır. Su tek bir noktadan çıkış yapar. Bu yüzden yerleşimi özellikle ana hatlardan uzak tutmak gerekir."
Hesap basit. Metrekareye 100 kilo yağmur düşerse, bir kilometrekareye 100 bin ton su düşer. Kağıthane havzasının tamamına ortalama 100 kilo yağdığını düşünün. Bu yaklaşık 26,7 milyon ton su eder. Bu suyun hepsi aynı dereden çıkmak zorunda.
Dinç şöyle diyor:
"Havza büyüklüğünü yağış miktarıyla çarptığınızda o kadar ton su düşüyor demektir. Bu suyun çıkması lazım. Çıkış dar boğazsa su dar ağızdan çıkacak, sıkıntı geriye basacak. Çok basit aslında."
13 Ekim'deki sağanakta can kayıplarının yoğunlaştığı Ayazağa'daki dere de Kağıthane Deresi'nin bir kolu. Dinç, tezin yazıldığı dönemde orasının bugünkü gibi olmadığını söylüyor:
"Benim araştırma dönemimde orası yerleşim değildi. Daha doğaldı. Kısmen doğal bir kanal sistemiydi. Şimdi yerleşim var. Aradaki fark şu. Yüzey yapılaşması arttı, yağışı topladı. Vadiyle birlikte daraldı."
Dinç'e göre yağmurun yönü de bir etken. Kağıthane havzasının hemen arkasında başka havzalar var: Bebek, Ihlamur, Ortaköy'deki Dereboyu Caddesi, Arnavutköy. Yağış güneydoğudan gelince suyu Kağıthane havzasında topladığını, kuzeybatıdan gelseydi arkadaki vadiyi sıyırıp Boğaz'a döküleceğini anlatıyor.
'Uzak durun' demek yetmiyor
İstanbul Valisi Davut Gül, yurttaşları "dere yataklarından uzak durun" diye uyardı. Ama araştırmaya göre 168 ana derenin yaklaşık yüzde 80'i yerleşimin içinden geçiyor. Yalnızca 33 dere yerleşimin dışında. Bu durumda İstanbullu nereden uzak duracak?
Dinç'e göre ilk iş, dere kıyılarına bakışı değiştirmek. Dere kenarında "aktif rekreasyon alanı" yani park, yürüyüş yolu, piknik alanı bile riskli:
"Buralar park da olmamalı. Doğal habitat sistemleri olmalı. İnsanların yaklaşma bölgeleri belirlenmeli. Risk uyarıları yapılmalı. Risklere göre kontrollü giriş çıkış olmalı."
Dinç, yurtdışında dere ve nehir kenarlarında su seviyesini ölçen sistemlerin olduğunu anlatıyor. Panolarda suyun seviyesi gösteriliyor:
"Şu seviyeye kadar kıyıda dolaşabilirsin, köprüden geçebilirsin. Seviye belli bir noktayı geçince 'dere yataklarından uzak durun' uyarısı çıkıyor."
Bunun neden gerektiğini Kağıthane örneği üzerinden şöyle açıklıyor:
"Sen 65 kilometrelik ana hattın ucunda, dere ağzındasın. Yağmur derenin yukarısında yağıyor. Genelde yağışı önce orman alanları çeker. Yağmur orada başlar, sen suyu görmezsin. Aşağıda denize girersin. Yukarıda yağmur olur. Kanal kesiti olduğu için bir anda debi artar ve selle karşı karşıya kalma ihtimali çok yüksektir. O yüzden dere kenarlarındaki rekreasyon alanları tehlikelidir."
Bu alanların zemini de sorunlu. Dinç, buraların bataklık ve dere çökeltisinden oluşan gevşek zeminler olduğunu, depremsellik açısından da bakmak gerektiğini söylüyor.
Dereler denizi de kirletiyor
Doğal bir dere yağışı yavaşlatır. Zemin suyu emer. Bitkiler tutar. Akış dengelenir. Dinç'e göre bugünkü mühendislik yaklaşımındaysa tam tersi oluyor:
"Su, debisi artarak geliyor. Tutan, temizleyen, filtre eden hiçbir şey yok. Olduğu gibi bütün kirliliği denize atıyor."
Dinç, 168 derenin Marmara'ya, Boğaz'a, Karadeniz'e ve Haliç'e döküldüğünü hatırlatıyor. Yüzdüğümüz plajların çoğu da dere ağızlarında:
"Dereler havzadaki bütün yerleşimlerin pisliğini yağışlarda toplayıp denizlere taşıyor. Atık sudan daha kirli aslında. Bunu söylediğimde bana güldüler. Ama deniz kirliliğinin en büyük kaynaklarından biri bu."
Bir öneri: Drenaj ofisi
Dinç, tezinde bir çözüm önerisinde de bulunuyor. Havzaların yağmur suyunu yönetecek, belediyeleri ve kurumları bir araya getirerek planlama işini üstlenecek üst düzey bir "drenaj ofisi" kurulmasını istedi. Tezdeki cümle şöyle:
"Havzaların hidrolojik özelliklerini takip edecek üst ölçekte yağmursuyu yönetimi drenaj ofisi kurulmalı. Bu birim, ilişkili belediyeler ve diğer kurumlar arasında işbirliğini desteklemeli; kentsel planlama kararlarını, hazırlanacak master planlama kararlarını uygulamalıdır." (s. 242)
Öneri 11 yıl önce yapıldı. Karşılık buldu mu?
"Hayır. Hiç tam tersi. Üniversiteler suskun, meslek odam suskun. Karşılık bulmadı. Bulmasını da beklemiyorum. Bu yüzden bağımsız araştırmacı olarak kalmayı seçiyorum. Çünkü bu toplumun bir sorunu var. Ben sahadan, uygulamadan gelen biriyim. Doğruyu söylemekle mükellefim."
Dinç'in önerileri üç başlıkta toplanıyor:
- Daralan dere yatakları doğal yapılarına kavuşturulmalı.
- Kuru dere kolları ve taşkın sularının yayılacağı alanlar korunmalı.
- Havzalar bütüncül yönetilmeli.
'Her dönem değişti, aynı hata devam etti'
Peki bu işin sorumlusu kim? Dinç, bir döneme ya da bir isme yüklenmenin doğru olmadığını söylüyor:
"A dönem suçlu, B dönem suçsuz, C dönem suçlu diyemezsiniz. Her dönem değişti ve aynı hata devam etti."
Hikayenin çok eskiye gittiğini anlatıyor:
"1950'lerdeki imar hareketlerinden itibaren böyle. Lykos, yani Bayrampaşa Deresi kapatıldı. Peşinden taşkın oldu. Fotoğrafları da var, belgeleri de var. Bu bütünün hatası."
Peki buradan nasıl dönülür? Dinç'in cevabı şöyle:
"Hep beraber, ayırmadan, bütüncül olarak planlayarak, halk sağlığı açısından dirençli yaşamlar kurmak mümkün."
soL'un dört kez sansürlenen X hesabını takip ederek yaygınlaştırabilirsiniz.
soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.