Sayfa yolu
SÖYLEŞİ | Ruhlar Mezbahası İyi Günler Diler
Yayın Tarihi: 21.02.2021 , 13:41 Güncelleme Tarihi: 21.02.2021 , 14:19
soL Haber Portalı yazarları arasında yer alan Tolga Binbay, üçüncü öykü kitabıyla okurlarıyla buluştu. Ve Kimse İsa'ya İnanmadı, Gerisi Hep Rivayet isimli öykü kitaplarının ardından Ruhlar Mezbahası İyi Günler Diler isimli kitabı yakın zamanda yayımlanan Tolga Binbay'la öykülerini, yazma serüvenini, öykülerine eşlik eden şarkıları konuştuk.
Sait Faik’in “Yazmasam deli olacaktım.” sözünü anarak soralım: Yazmakla deliliğin eşiğinde olmak arasında bir bağ kurabilir miyiz? Yazmayla kurduğun ilişkiyi anlatır mısın?
Yazıp deliren de çok, yazmayıp hiç delirmeyen de… Ama şöyle bir mesele var: bazı kişiler için yazmak iyileştirici/geliştirici bir eylem. Bunu biliyorum. Hatta yazma eylemini en geniş anlamda kullanarak, yani mesela bilimsel makale yazmayı bile buna katarak söyleyeyim, kendimi yazmanın iyileştirici yanına daha yakın hissediyorum diyebilirim. Tabii ki şu da var: Yıllar içinde anladım ki yazmak benim için kendime, günlere, hayata kafa yormanın, kafa tutmanın da bir yolu olmuş. Daha en başta, lise yıllarımda dahi böyleymiş bu. Artık biliyorum. Kaçak çıkarılan fotokopi dergilerle başladı her şey.
Ya da ne hatırlıyorum, biliyor musunuz? Dedemin daktilosunu ve alt kat komşumuz gazeteci Tuğrul amcayı. Daktilo başında haber yazardı. Ben de O’na özenip, dedemin daktilosuyla haberler yazardım. Kendi uydurduğum, hayali haberler. İşte “İzmir-Ankara karayolunun bilmem kaçıncı kilometresinde meydana gelen” diye başlayan… O çocukça eğlence kendine akacak bir mecra buldu ve hep yazdım. Yazmasaydım delirir miydim? Sanmıyorum! Zaten benim bildiğim, gördüğüm delilik öyle değil. Sait Faik’in derdi de başka…
Ama hayatımda böylesi bir eylem, politik olmaya çalışan, en baştan itibaren bunu gözeten bir yazma ısrarı olmasaydı bana ne olurdu bilemiyorum ama yaratmayı, üretmeyi bırakan birçok insandan biliyoruz ki depresyonlar, alkol sorunları ya da farklı bağımlılıklar ortaya çıkıyor. Evet, bunu söyleyebilirim. Bu nedenle yazmak benim için de iyileştirici bir eylem. Yazmayı sevdim ve yazarak yaşamayı daha da çok sevdim.
“Ve Kimse İsa’ya İnanmadı” 2003, “Gerisi Hep Rivayet” 2016 yılında yayımlanmış öykü kitapların. Şimdi üçüncü kitabın yine Yazılama Yayınevi tarafından yayımlandı. 2003’ten 2021’e öykücülüğünün aldığı yola dair neler söylersin?
Hamdım, piştim ama olmadım. Olacağımı da düşünmüyorum. Başka bir derdim var. Kolektif bir dert bu. Yazarken tek başına gibi duran ama hep kolektif. Şöyle açıklayayım: hayatımda Parti olmasaydı yazar mıydım? Bunu ara ara çok düşündüm. Ben, kendini hızlıca görebilen, çözümleyebilen ve sonra da öylece yürüyüp gidebilen bir insan değilim. Böyle olamadım. Ama şunu iyi biliyorum: Parti, sosyalizm derdi hayatımda olmasaydı yazmazdım. Yazarak kaldıysam bu günlere bu aynı zamanda kolektif bir emeğin parçası olduğu için de mümkün oldu. Öbür türlü yazmak, yıllar içinde kaybolur giderdi.
Şöyle bir hatıramı paylaşayım: Lisedeyim. Üniversite sınavına hazırlanır gibi yapıyoruz. Öyle günler işte. Sıkılıyorum, sıkılıyoruz. Ama Türkçe sorularında bile muhalif bir şeyler arıyorum, beslenecek, kenara not edecek. Bir gün bir paragrafa denk geldim. Şöyle diyordu: “Herkes gençliğinde az biraz şairdir. Ama çok az kimse şiirlerini koltuğunun altında geleceğe, yetişkinliğine taşır.” Vurulmuştum bu söze. Hemen not etmiştim. Aklıma, defterime… Ve hep orada kalmayı da gözettim sanırım. Yani koltuğumun altında kelimelerle yürümeyi. Bir süre sonra da hasbelkader parçam oldu bu gözetme hali. İşte bu süreçte siyasi kimliğimin çok payı oldu. Her ikisini de sevdim, her ikisinde de kaldım ve inat ettim.
Ama şu halen eksik. Dedim ya kendine dair hızlıca düşünebilen birisi değilim diye. Mesela psikiyatriyi henüz çok da taşıyamadım öykülerin içine. Farklı nedenleri var bunun. Bir yandan kendimi, belki tuhaf gelecek ama, sanırım halen yeterince psikiyatrist olarak görmüyorum. Ayrıca psikiyatrinin içindeki hikayelerle, derdine derman arayan insanların yaşadıkları ile bir öyküye taşınan haller arasında bir açı varmış gibi geliyor bana. Bir boşluk var. Mesela şizofreni ile ilgili bir öykü okurken “O işler öyle değil!” diyorum kendi kendime. Nasıl diyeyim, sahtekarlık gibi geliyor bu boşluk bana. Sonra da oturup psikiyatriyi öykülere taşıyamıyorum. Ama gördüğüm, denk geldiğim insanların sözlerini, hallerini gittikçe daha çok taşıyabiliyorum, daha çok düşünüyorum. Yani geçmişe göre psikiyatride de yazma eyleminde de ilerlediğimi düşünüyorum. Ve belki bir gün iç içe de geçebilirler. Belki.
Öykülerini genellikle nerede yazdığını belirterek bitirmişsin. Yazma serüveninde nerede yazdığın nasıl bir rol oynuyor?
Bu kitapta özellikle istedim bunu. İstedim çünkü geçtiğimiz on yıl öyle bir dönemdi ki koşturarak yaşadım, iki arada bir derede yazdım. Bambaşka bir hayatım var şimdi. Öykülerin çoğunu cep telefonuma yazarak başladım mesela. Ciddiyim. Özellikle Alsancak-Güzelbahçe arasında otobüsle, tramvayla, metroyla yolculuk yaparken çok yazdım. Not alıyordum aklıma gelenleri, etrafımda gördüklerimi, gördüklerimden çıkardıklarımı ve hızlıca yazıp gönderiyordum kendime. Ve hatta bazen öykünün tamamını bile yazdığım oluyordu o bir saatlik yolculukta. En çok kendi kendime kalabildiğim yerler oralar oldu sanırım ve öyküler de Alsancak-Güzelbahçe arasında ya da bir başka yolculukta çıkıp geldi işte.
Öykünün böylesi bir uyumu var. Kentli hayata, hızlı hayata, kısacık anlara uyan, eşlik eden. Mesela roman okumak şu anki yaşam tempomla bir lüks. Öyküler ise öyle değil. Onlar da hayatımın temposuna, fırtınasına ayak uydurmuş metinler. Bu nedenle daha çok seviyorum öyküleri, rahat ediyorum orada. Hem yazarken hem de okurken. Ve bir de öyküsü olan şiirleri seviyorum. Derdi, şarkısı olan metinleri seviyorum.
Yine, öykülere “eşlik eden şarkılar” paylaşıyorsun. Şarkıların rolünü biraz açar mısın? Metinle nasıl bir ilişkisi oluyor paylaştığın şarkıların?
Bu hep böyle oldu. Yani yazmak ve dinlemek ve hatta söylemek, mırıldanmak, dalıp gitmek eşanlı, eşanlamlı oldu benim için. Yazarken dinledim, dinlerken yazdım. Teknoloji sağ olsun! 30 yıldır profesyonel müzik dinleyicisiyim sayesinde. Bilirsiniz, müzik derin, köklü duyguları harekete geçirir. Engel olamazsınız. Bazen yatıştırır bazen de doldurur, galeyana getirir. Ama müziğin eşlik etmediği bir öykü olmuyor zihnimde. Yani etkilendiğim bir şarkı ya öyküsünü zaten yanında taşıyor, getiriyor ya da onunla birlikte bir öykü de akmaya başlıyor. Ve bunu, yani o şarkıyı, o hissi, o düşünceyi, o anı başkalarının da bilmesini istiyorum. Sinematografik bir şey bu aslında. Görselliği de olan bir şey.
Ve müzik bir de ritim veriyor öyküye. O ritmi yakalayabildiğim zaman daha kolay ve rahat yazıyorum. Sokakta yürümek gibi, bisiklete binmek gibi. Ya da günlerin içinde hep beraber koşturmak gibi. Bir de kitap ortaya çıkarken ilginç bir şey oldu. Üniversiteye gider gelirken bir Yunan radyosuna denk geldim. O dönemde yani 2014 gibi TRT3 iyice dağılmıştı ve açıkçası sabahları ya da akşamları araba ile fakülteye gidip gelirken dinlenecek bir radyo bile kalmamıştı. İşte o radyo, Yunan Devlet Radyosu’nun ikinci kanalı, ERT 2, müthiş bir sayfa açtı. 94.3… İzmir’deki ve çevresindeki frekansı bu. Her gün yeni şarkılar çıkıp geldi o radyodan. Ve yanlarında öyküler de getirdiler.
Kitap üç bölüme yerleşmiş öykülerle karşılıyor bizi. Ruhlar- Mezbaha- Günler. Bu bölümlerin okura verdiği bir mesaj var mı? Nasıl bir tasnif sonucu böylesi bir bölümlendirme ortaya çıktı?
Bu kitaptaki öyküler birkaçı dışında son on yılın öyküleri. Son on yılımızı, o yılların içerdiği altüst oluşları, fırtınaları, kâbusları ve umutları düşününce yeniden, bölümler de aslında kendiliğinden çıkıp geldi diyebilirim. Kitabın Ruhlar bölümü tam da kapak fotoğrafında olduğu gibi uçuşan gölgeleri, belirip kaybolan siluetleri, hayatın içinde dalgalanan, kaybolan bizleri temsil ediyor. Kısa, kısacık öykülerden oluşuyor bu bölüm.
Mezbaha ise adı üstünde. Öyle bir dönem yaşamadık mı şu ülkede? Yaşamıyor muyuz halen? Hrant Dink’in öldürülüşünden bu yana tutun işte çeteleyi. Sermayenin mezbahasında yaşıyoruz günlerimizi. Nefret ediyorum bu mezbahadan. Verdiği, neden olduğu tüm sancıyı olabildiğince yazmaya çalıştım o bölümdeki öykülerde. Bazen yazdıklarımdan korktum. Daha fazlasını yazmamak için kalemi tuttuğum anlar oldu. Ama yine de yetmez. Bize yaşatılanlar için edebiyat hiçbir biçimde yetmez.
Günler ise tüm bu on, on beş yıl içindeki küçük yürek ağrılarından oluştu. Gençliğin geride kalması, geçmişe bir kapının kapanması, yitip giden arkadaşlıklar, geçen günlerle birlikte farkına varılanlar. İnsan gençlikte, hatta 30’lu yaşlarında çok da üstünde düşünmüyor günlerinin ve günlerin nasıl geçtiğinin. Sonra kırklı yaşlar geliyor. Mesela Dudintsev’in Bir Yılbaşı Öyküsü’nü 22 yaşımda da okudum, 32 yaşımda da, 42 yaşımda da... Öykünün anlattığını sanırım en son okuyuşumda anladım. Daha doğrusu, işte o zaman, anlattığı şeyi yaşamaya başladım. Kitabın Günler bölümü o farkındalığın küçük bir parçası.
Öykülerin kimisinde “kaçış” hissinin belirginliğine ilişkin bir değerlendirmemiz oldu. “Kaçış” derken bir mekânı, coğrafyayı terk etmek anlamında değil de tüm yaşanmışlıkların yükünden kurtulup yalnızlığa sığınmak anlamında. Şimdiki zamanın ruhu biraz böyle diye düşünüyoruz. Ne dersin? Hem de bir psikiyatrist olarak…
Türkiye buna çok uygun bir ülke. Kaçmak, sığınmak, gitmek için kurulmuş bir ülke gibi. Şu son on yıl içinde giden de çok oldu. Bir başka ülkeye gitmeyi düşünmeyen çok az kişi var herhalde şu ülkede. En azından bizim çevremizde. Ne enerji kaybı! Düşünsenize! Ama bir yandan da şöyle bir durum var: Giden de gittiği yerde burayı yaşamaya devam ediyor. Oranın gündemini değil buranın gündemini yaşıyor. Aklı buralarda. Gönlümüz ise oralarda. Enerji kaybı dediğim bu.
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bir sözü çıkıp geliyor hep böyle zamanlarda: “Türkiye evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olmak imkânını vermiyor.” diye. Bir yanıyla bir saçmalık bu laf. Yani sosyalizmi arayan bir insan için bu sözün oluşturduğu yanıt bellidir: Ne güzel! Daha ne olsun! Bir ülke düşünün ki sürekli önünüze yeni dertler, meseleler çıkarıyor. Canlı, yaşıyor, kıpır kıpır! Ama öbür yandan da Türkiye yorucu bir ülke. Yorucu bir coğrafya. Öykülere bu durum sinmiş olabilir. Özellikle de bu kitapta son on yılın öykülerinin bir araya geldiğini bir daha belirtirsem…
Ama dediğim gibi yorduğu kadar insanı diri, canlı ve dinç tutan bir yanı da var Türkiye’nin. Bunu hiç unutmamak lazım ve onca kaçışın arasında insanların biraz da bizim tarafa kaçmasını, kendilerini bizim tarafta bulmalarını sağlamak lazım. Yoksa gerisi kolaycılık olur. Yani bu gerilimi sevelim ve gitme-kalma arasındaki bu gerilimden mümkün olduğunca kendimize enerji aktaralım derim. Mesela öykü yazmak gibi. Mesela hep beraber şarkılar söylemek gibi. Mesela etkili bir güce dönüşmek gibi.
Bu sürece yani son kitabı yazmana eşlik eden yazarlar, şairler oldu mu?
Spesifik bir isim vermem zor. O isimler açıkçası önceki on yılda kaldılar. Ama bu kitabı yazarken dostlarım, sevdiklerim çok içindeydiler. Aklına, bakışına güvendiğim dostlarım. Yeniden yeniden okuttuğum öyküler, satırlar, paragraflar oldu. Heyecanla götürdüğüm ve bazen aynı heyecanla bazen de “demek olmamış” telaşıyla geri döndüğüm anlar, günler. Sağolsunlar, çok destek oldular.
Yani açıkçası Gerisi Hep Rivayet yayınlandığında bir daha bir öykü kitabı çıkarabilir miyim diye çok şüphe etmiştim. Kişisel olarak çok dolu bir kitaptı, o kitap. Sonrasına bir enerji kalmamış gibiydi. Tamam, kenarda köşede yazdıklarım vardı ama bir bütünlük de yoktu. Ama sonra işte soL’da düzenli yazmaya başladım. Düzenli yazmanın geliştirici bir yanı var. İnsanın aklına kelimeler giriyor, yeniden ve yeniden. Derdini anlatmanın yollarını bulmaya çalışıyor insan. E, tabii bu süreçte, yani 2016 sonrasında çok şey oldu. İçinde olduğum her ortam değişti: ülke, akademi, psikiyatri. İnsanlar değişti. Hem de çok. İşte bu değişim, esinlendiğim, etkilendiğim belirli bir yazarlar toplamından daha etkili oldu diyebilirim.
Yani şu yazar diyemem ama çeşitli şiirler, öyküler, şarkılar ve hatta siyah-beyaz fotoğraflar (evet, yine arkadaşlar sayesinde) eşlik ettiler. Yine de bir isim vermem gerekirse tüm bu sürecin içinde bana yakın gelen bir kitap olarak Muzaffer Kale’nin Güneş Sepeti’ni ve çocuklarıma okuduğum çocuk kitaplarını (ki iki-üç hafta önce soL’da yazmıştım) anmak isterim. Tabii ki başka öykü kitaplarını, hatta teorik kitapları, yazıları atlamadan…
Teşekkür ederiz.
Ben teşekkür ederim.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.

