Breadcrumb
SÖYLEŞİ | Oğuz Oyan: Sermaye kontrol altına alınmadan emek lehine politikalar uygulanamaz
Haber Merkezi
Yayın Tarihi: 26.11.2021 , 14:36 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54
Dayanışma Meclisi üyesi, iktisatçı Prof. Oğuz Oyan son döviz krizi ve ekonomideki gidişatla ilgili soL'un sorularını yanıtladı.
"Erdoğan’ın 22 Kasım Pazartesi günkü konuşması yangına körükle gitmek tarzındaydı. Döviz kurunun fırlamasını kasıtlı olarak istemeden bu konuşma yapılmazdı" diyen Oyan, bu sürece Merkez Bankası'nın müdahale etmemeyi tercih etmesi de düşünüldüğünde TL'nin bilinçli olarak değer kaybetmesinin istendiğini belirtti.
Ekonomideki sorunların liyakatsizliğe veya "Erdoğan'ın faiz inadı" gibi argümanlara bağlanmasının basite kaçmak olacağını dile getiren Oyan, böyle bir söylemin IMF tarzı bir enflasyon hedeflemesine (enflasyon üzerinde kalan reel faiz uygulamasına) geçilmesiyle sorunların çözülebileceğine dair aşırı iyimser beklentiler yaratmak gibi bir sorunu olduğunu da dile getirdi.
TL’nin son yaşanan hızlı değer kaybının arkasında çok yüksek olmayan satış hacimlerinin olduğuna işaret ediliyor. Tam da bu noktada Merkez Bankası’nın müdahale edebileceği bir durum varken tersini yaptığı savunuluyor. Düşük ya da sığ sayılabilecek hacimlerle bu kadar oynaklık yaratılabilmesi esas olarak ekonominin çok kırılgan yapısıyla ilgili değil mi?
Türkiye, 2013’ten itibaren dünyanın en kırılgan ekonomileri arasında yer almakta. Bu kırılganlık Mayıs 2018 sonrasında, sistemin rasyoneline uymayan faiz kararları ve TL’yi korumak (veya bazılarına düşük kurdan döviz servis etmek) adına TCMB rezervlerinin tüketilmesiyle iyice büyümüştür. 2018 ve 2020’de yaratılan döviz krizlerinden yüksek faiz artışlarıyla çıkılmıştı. 2021 Mart ayında Naci Ağbal’ın görevden alınması sonrasında patlama noktasına gelen yeni bir döviz krizi ise yeni TCMB başkanının “faizler enflasyonun üzerinde tutulacak” sözüyle, yani IMF’nin enflasyon hedeflemesine sadık kalınacağı taahhüdüyle yatıştırılabilmişti. Ancak Eylül 2021’den sonra her ay yapılan indirimlerle TCMB haftalık repo faizinin yüzde 19’dan yüzde 15’e indirilmesi TL’nin değer kayıplarını hızlandırmıştı. Bu hafta başında Erdoğan’ın bu politikanın bilinçli bir tercih olup devam edeceğini açıklamasıyla yeni bir kırılma yaşandı.
Erdoğan’ın 22 Kasım Pazartesi günkü konuşması “yangına körükle gitmek” tarzındaydı. Döviz kurunun fırlamasını kasıtlı olarak istemeden bu konuşma yapılmazdı. Salı günü TL’nin değer kaybının tepe noktası yüzde 18’i aştı, gün sonunda da hala yüzde 12 seviyesindeydi. Bu “Kara Salı”yı izleyen 23 Kasım Çarşamba günü ise önceki günün tepe noktasına kıyasla bu defa TL’nin yüzde 14 civarında değer kazandığı görüldü. Çarşamba sendromunun arkasında ise kamu bankalarının döviz satışları, spekülatörlerin tepe noktasının görüldüğünü düşünüp kâr realizasyonuna gitmeleri (döviz satışına geçmeleri) ve BAE Emirinin yüklü bir yatırım ve swap taahhüdüyle Türkiye’yi ziyaret edeceği bilgisi vardı. TCMB ise, büyük hacimlere ulaşmayan döviz-TL değişimlerine müdahaleden uzak durmuştu. Döviz rezervlerinin negatifte olması bir gerekçe olamazdı çünkü pekâlâ küçük hacimlerde müdahale edebilir ve bu yeterli olurdu. Ama bu davranışı da Erdoğan’ın pazartesi günkü müdahalesiyle aynı yere koymak gerekir: TL’nin değer kaybı bilinçli olarak isteniyordu.
Peki iki gün içindeki yukarı ve aşağı doğru 2 TL düzeyindeki bu aşırı oynaklık kimlere yaramıştı? Öncelikle içerden öğrenenlere, yükseliş öncesi döviz satın alıp tepe noktasında satanlara… Ve elbette, gelirleri, birikimleri ve alacakları ağırlıklı olarak döviz cinsinden belirlenmiş olanlara… Olayın daha az görünen veçhesi ise, düşük değerlenmiş bir TL nedeniyle Türkiye’deki tüm varlıkların da ucuzlaması anlamına gelmesiydi. Bu nedenle döviz fırlarken, BİST hisseleri de fırlamıştı, çünkü hisselerin dolar bazlı fiyatı “batan geminin malları” fiyatına gerilemişti. Nitekim BAE’nin Türkiye’de yatırım kararı almasının tam da bu TL’nin serbest düşüş dönemine denk gelmesi bir rastlantı olamayacak kadar eşanlıydı. Hatta bir takım söylentilere göre, TL’yi dibe vurduracak bir faiz politikasının sürdürüleceği açıklamasının tam da Emirin Türkiye ziyareti öncesine rast getirilmesinin bilinçli bir kurgu olduğuydu. Ne yazık ki bunun doğru olma ihtimali hayli yüksektir. Böyle dönemlerde, tam da ülke çıkarlarını pazarlayanların/peşkeş çekenlerin, muhalefeti “mandacılık” ve “ihanet” ile suçlamaları, kendi “ayıbını” başkasını suçlayarak üzerinden atmaya çalışmaktan ibarettir. Kuşkusuz bu süreçte asıl kaybeden geniş halk kitleleri ve Türkiye ekonomisi olmuştur.
Bu noktada söz konusu yapıya ve AKP iktidarı başta olmak üzere bu yapının sorumlularına ilişkin neler söylenebilir? Muhalefet cephesinden ekonomi başlığında gelen eleştirilere bakınca "liyakatsizlik" "Erdoğan'ın faiz inadı" gibi argümanlar görülüyor. Sorun bu kadar basit mi? Değilse iktidarın bu politikadaki inadının kendileri açısından nasıl bir rasyonalitesi var sizce?
Bu politikaların sorumluları en yakın planda kuşkusuz iktidarda olanlardır. Dışa açık bir ekonomide hem faizleri hem de kurları aynı anda belirleyebileceklerini sananlardır; 1994 krizinden beri bu konudaki olumsuz gelişmelerden ve 2018 ve 2020’de bizzat yaşadıkları deneyimlerinden ders almayanlardır. Daha derinde, ülke ekonomisini 1980’lerden itibaren “dışa açık” bir biçimde yapılandırarak savunmasız bırakan ve iktisat politikası araçlarını serbestçe kullanabilme iradesinden yoksun bırakan dış ve iç sermaye/siyaset çevreleri bulunmaktadır.
Bununla birlikte, bu “inadın” veya neoliberal işleyişin kurallarına gelgitli meydan okumanın arkasında iktidarın kendine göre bir rasyonellik inşa etmeye çalıştığı da bir sır değildir. Saray’ın aklına göre, düşük faizli krediler üzerinden ekonominin (yatırımların, istihdamın) canlandırılması ve düşük değerli TL nedeniyle ithalatın caydırılması ve dış ticaretin daha az açık vermesinin sağlanması ve büyümeye rağmen cari açıkların da ılımlı düzeylere çekilmesi hesapları vardır. Bunun için kamu bankalarının düşük faizli kredilerle bankacılık sistemine öncülük etmesi, özel bankalar bunu izlemezse yeniden “aktif rasyosu“ gibi zorlamalarla bunların kredi/mevduat oranlarını yükseltmeye itilmeleri, bu arada Hazine tarafından beslenecek Kredi Garanti Fonu kaynaklarıyla bankaların düşük faizli kredi maliyetlerinin Hazine’ye/vergi yükümlülerine ödetilmesi gibi araçların da devreye sokulması beklenmelidir. Bunlar daha önce denenmiş uygulamalardır ve Erdoğan iktidarı buradan bir seçimi daha kurtarma hesapları yapmaktadır.
Ancak bu defa koşullar geçmiş dönemlerden farklıdır, çünkü:
-TCMB rezervleri tüketilmiştir.
-Kur yükselişleri ve oynaklıkları kontrolden çıkmıştır (beklenenden yüksek olmuştur ve olacaktır) ve bu durum artık yatırım kararlarını iyice olumsuz etkileyecek bir ortam yaratmıştır. Öyle ki fiyat oluşumları istikrarsız hale gelmiş, bazı sektörlerde üretim ve pazarlama/tedarik kararları bile bekleme moduna alınabilmiştir.
-Kredi maliyetlerini aşağıya çekme konusunda özel bankaların gönülsüzlüğünü kırmak eskisinden daha zordur. Kredi maliyetleri aşağıya çekilse bile bunun mevcut satın alma gücü/efektif talep koşullarında yatırımları özendirmesinde büyük sorunlar vardır.
-Enerji başta olmak üzere ara mallardaki yüklü fiyat artışları bazı sektörlerde üretimi ve girdi kullanımını (örneğin tarımda gübre vs. kullanımını) olumsuz etkileyecektir.
-Derecelendirme kuruluşlarından gelebilecek not indirimleri ile yeni faiz indirimlerinin buluşacağı bir ortamda ekonomideki karar alıcılarda ve toplumda kötümser beklentilerin giderilemeyeceği bir noktaya gelinmiştir.
Sorunlar bu düzeydeyken, muhalefet cephesinden ekonomideki sorunların "liyakatsizlik" ve emir eri kimliğindeki kadrolara, "Erdoğan'ın faiz inadı" gibi argümanlara bağlanması, hem aşırı basit kaçmakta hem de IMF tarzı bir enflasyon hedeflemesine (enflasyon üzerinde kalan reel faiz uygulamasına) geçilmesiyle sorunların çözülebileceği dair aşırı iyimser beklentilere yol açmaktadır.
Muhalefete bakarsak seçim olacak, iktidar değişecek, her şey düzelecek. Oturup sandığın konulmasını beklemek gerekiyor o nedenle de. Türkiye kapitalizminin yapısal sorunları bu kadar birikmişken muhalefetin "sihirli değnek" vaadi gerçekçi değil. O halde artık dayanılmaz hale gelen ekonomik sorunlara bakınca sizce emekçilerin, emekten yana olan iktisatçıların, aydınların, yükseltmesi gereken acil talepler nelerdir?
Muhalefetin bize örtük olarak önerdiği özetle şu olmaktadır: Başlangıçta yeni iktidarın siyasi vaatlerine uygun olarak güçsüz toplumsal kesimlere biraz gelir transferleri yapılacak olmakla birlikte, iktidara gelindiğinde uygulanacak programın esası sıkı para (enflasyonun üzerinde kalan reel faizler) ve sıkı maliye politikaları yani kamu harcamalarında (hizmetlerde, yatırımlarda) kısıtlamalar ile vergi yüklerinde artışlar olmaktadır. Bu politikaların emek lehine/sermaye aleyhine kurgulanmasında ise sınıfsal güç dengeleri ve siyasal iktidarın yapısı engeli bulunacaktır.
Dışa açık bir ekonomide neoliberal birikim rejimi çerçevesinde kalındığı sürece sorunlara uzun vadeli çözümler üretmek mümkün olmayacaktır. Kaldı ki, içine girilen kur-faiz-enflasyon sarmalında artık faizlerin enflasyonun üzerine çıkarılmasının etkileri bile eskiden olabileceğinden çok daha düşük olacak ve kısa vadeyi kurtarmakta bile sorunlar yaşanabilecektir.
Türkiye’nin dışa açık yapısının gözden geçirilmesi böyle bir iktidarın ufkunda olmayacaktır. Ama emekten yana bir iktidarın birinci el atacağı mesele bu olmak zorundadır. Uzun vadede ekonomik bağımsızlığın kazanılması kadar kısa vadede araç (iktisat politikası araçları) bağımsızlığının kazanılması açısından da bu şarttır. Sermaye kontrolleri olmadan, içerde çubuğu emek lehine bükecek iktisat politikası kararları alınamaz, alınırsa da uygulanamaz. Örneğin bir servet vergisinin uygulanması, döviz garantili girişimlerin ve özelleştirilen KİT’lerin kamulaştırılması açık ekonomi koşullarında olanaksıza yakındır.
O halde emekçilerin/emekten yana aydınların sadece bu iktidarın gidişiyle sınırlı taleplerle yetinmeleri, büyük bir yetersizlik taşıyacak ve mücadele eksenini baştan eksik tanımlamak anlamına gelecektir. Türkiye’nin 1980’lerden itibaren kendisine dayatılan dışa bağımlı, dış kaynaklara ve düşük teknoloji-ucuz emek eşleşmesine dayalı iktisadi modelden bir an önce çıkması, hem emekçilerin hem de Türkiye’nin çıkarına olacaktır.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.




