Sayfa yolu
SÖYLEŞİ | 'Nihai finansal açmaz giderek yaklaşıyor'
Yayın Tarihi: 12.06.2022 , 09:58 Güncelleme Tarihi: 29.09.2025 , 22:10
Türkiye ekonomisine dair "Zaman zaman bir kaç pansuman yapılıyor ancak mağdur kitlelerin lehine sonuç verecek önlemler alınmıyor. Nihai finansal açmaz giderek yaklaşıyor, ancak tam zamanını belirlemek için kahin olmak da gerekiyor" yorumunda bulunan Prof. Dr. Sinan Sönmez, Türkiye ekonomisini soL'a değerlendirdi.
Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası tarafından açıklanan verilere göre, Merkez Bankası'nın brüt rezervlerinde 2022 yılının ilk verilerinden bu yana 48 milyar 160 milyon dolar gerileme yaşandı. Birkaç aylık süreçte böylesine bir azalma ne anlama geliyor?
Öncelikle brüt ile net rezerv arasındaki farklılığı işaret etmek isterim. Bahsettiğiniz 48 milyar dolar dolayındaki erime brüt rezervlere ilişkindir. Zaten net rezervlerdeki açık 45-55 milyar dolar arasında gelip gitmektedir. Brüt rezervler mutlaka ihracat veya diğer ekonomik faaliyetler karşılığında elde edilmiş döviz gelirleri değildir, yurtdışından sağlanmış döviz cinsinden borçlanmalar da brüt rezervler hanesine kaydedilmektedir. Son yıllarda giderek artan "swap" yani belirlenmiş bir süre sonunda döviz mukabili geçici TL takası dikkate alınmalıdır. Şimdi sorunuza geleyim: dışarıya sermaye kaçışını engellemek, dövize giderek artan talebi frenlenlemek böylece güven ortamını artırmak için son başvurulan kaynak merkez bankası rezervleridir. Yani bir tür cankurtaran simididir. Cari işlemler açığının finansmanındaki güçlükler ve vadesi dolan dış borç ödemelerinin yerine getirilmesinde kaynaklar yetersiz kaldığında merkez bankası rezervlerine yönelmek kaçınılmaz olmaktadır. Ülkemizdeki mevcut durum ve uygulama bu çizdiğim çerçeveye uymakla birlikte önemli bir noktayı vurgulamak gerekmekte. Üzere uzun süre tartışılan, polemik konusu olan 128 milyar doların nereye gittiği sorusunun yanıtı iktidar kanadı ve TCMB üst yönetimi tarafından açıkça verilmedi. Bu kaynakların finansal darboğaz koşullarında soruna geçici çözüm bulmak doğrultusunda olduğu kadar iktidara yakın büyük sermaye gruplarına doğrudan kaynak aktarımı yapıldığı savları gerçekçi gözükmektedir. Sonuç olarak ekonomik, finansal kriz koşullarında, büyük ölçüde ödünç alınmış fonlara dayalı resmi rezervlerin atılacak son kurşun gibi kullanıldığını görüyoruz.
TÜİK'in açıkladığı son verilere göre, mayıs ayına ilişkin yıllık enflasyon 2,98 puan yükselişle yüzde 73,5 olarak gerçekleşti. ENAG verilerine göre ise mayıs ayı enflasyonu 5,46 puan yükseldi ve yıllık enflasyon yüzde 160,76'ya yükseldi. TÜİK verilerine göre bile yüksek olan bu enflasyon puanını nasıl yorumluyorsunuz?
TÜİK rakamları güven vermiyor, buna karşın belirttiğiniz üzere bu kurumun resmi rakamları bile hiç olmadığı kadar yüksek. Y-ÜFE (Yurtiçi Üretici Fiyat Endeksi) aylık yüzde 8,76, yıllık yüzde 132,16’ya yükselmiş bulunuyor. Sanayinin dört ana sektörünü oluşturan imalat sanayiinde resmi verilere göre, aylık artış oranı yüzde 5,46; elektrik, gaz üretimi-dağıtımında yüzde 38,49; madencilik ve taş ocakçılığında yüzde 6,22; su temininde yüzde 4,70’dir. Gerek TÜFE gerekse ÜFE’de aylar itibariyle artış süreklidir. Hemen belirtmek isterim; teknik olarak üretici fiyatlarındaki artışın tüketici fiyatlarına büyük ölçüde yansıması kaçınılmaz bir durumdur ancak mevcut koşullarda emekçiler, emekliler ve işsizler, kısacası sayıları milyonları bulan ve giderek yoksullaşmış kitlelere bu fiyat artışları nasıl yansıtılabilir? Aklıma Hindistan örneği geliyor. Nüfusu 1,416 milyar dolayındaki ülkede, Dünya Eşitsizlik Raporu 2022+ye (World Inequality Report 2022), göre, ülkede aşırı yoksullar ile tepedeki varsıllar arasındaki uçurum giderek derinleşmektedir. En varlıklı yüzde 1’i ulusal gelirin yüzde 22’sini, yüzde 10’u ise yüzde 57’sini sahiplenirken, yüzde 50’nin yalnızca yüzde 13’lük payı vardır. Özünde durum rakamlarım ötesinde daha da vahimdir. 250-300 milyon dolayında yüksek gelire sahip satın alma gücü yüksek önemli bir tüketici kitlesinin yanında sayıları 1 milyarın üzerinde yoksullar ve aşırı yoksullar bulunmaktadır. Türkiye’nin giderek böyle bir noktaya sürüklenme riskinden kurtulması gerekiyor. Bir yanda mevcut durumda yoksulluk içinde yaşayan milyonlar, diğer yanda ise krizden bırakın olumsuz etkilenmeyi, rant sağlayan gruplar mevcuttur. Ama Hindistan’a göre Türkiye’deki rantçı ve krizden karlı çıkan grubun sayıca kısıtlı olması ve krizin kaçınılmaz olarak şimdilik durumu idare eden orta-üst gelir grubunun kapısını çalması kaçınılmazlığı iki ülke arasındaki farklılıklar arasında sayılabilir.
Yapılan son araştırmalara göre yıllık gıda enflasyonu yüzde 159,6 olarak gerçekleşti. Gıda enflasyonundaki bu artış yurttaşlar açısından nasıl bir seyir izleyecek? Yurttaşlar yüksek gıda enflasyonundan nasıl etkilenecek?
Bir önceki soruya verdiğim yanıttan yoksullaşmanın kitleselleşerek hızlandığı ortaya çıkıyor. Temel sorun yeterli ve dengeli beslenmenin nüfusun çok önemli bir bölümü için olanaksızlaşmasıdır. Ülkemizin genç nüfus yapısı dikkate alındığında, özellikle çocukların ve gençlerin beslenme sorunu yaşamsal önem taşıyor. Oysa ki, açlık ve gizli açlığa iktidar tarafından çözüm aranmıyor. Gıda fiyatlarındaki artışının sürmesi, mevsimsel etkilerden dolayı bazı ürünlerde düşüşler olabilmesine karşın gıdadaki genel fiyat düzeyinin aşağıya doğru yönelmesini beklemiyorum.
Döviz ve altında geçtiğimiz haftalarda başlayan artış bu hafta da sürmeye devam ediyor. Merkez Bankası'nın Mayıs ayına ilişkin 'piyasa katılımcıları anketi' sonucuna göre ise yıl sonu dolar/TL beklentisi 17,57 oldu. Döviz kurunun seyrini nasıl yorumluyorsunuz?
Yıl sonunda belirtilen oranı geçme eğiliminde. Bu eğilimi açıklamak bir yönüyle oldukça kolay. Esnek döviz kuru rejiminde faiz ile kur bir arada kontrol edilemiyor. Bu çok bilinen, defalarca dile getirilen, iktisada giriş derslerinde, kitaplarında yer alan bir ilkedir. Türkiye’de ise siyasi otoriteler uyarılara kulaklarını tıkadılar. “Çin modeli”, ”Rekabetçi kur modeli”, söylemlerinden sonra “Yeni Ekonomik Model” diyerek Hazine’nin borçlanmasını hızla artıran, yüksek birikim sahiplerine, rantiyelere, bankalara yeni keşfettikleri araçlarla tekrar tekrar gelir pompalayan, finansman ihtiyacını karşılamak için vergilerin yanı sıra Merkez Bankası emisyonuna yönelen bir çaresizlik politikası sergileniyor. Bir kez daha vurgulamak isterim, Çin Modelinden dem vuranlar zerre miktar Çin’deki uygulamalardan haberdar değiller, heterodoks modeli hiç bilmiyorlar, rekabetçi kur modeli denilen uygulama Ocak 1980 kararlarıyla birlikte sabit (ayarlanabilir) kur rejiminde çerçevesinde büyük oranlı bir devalüasyondan sonra mini devalüasyonlarla uygulandı, sonu malum! İhracattaki artış birkaç yıl sonra tıkandı, iç talebe geri dönüldü. 12 Eylül darbesi ve izleyen otoriter sivil görünümlü tek parti yönetiminde reel ücretler baş aşağı gitti, demokratik sosyal hakların kısıtlaması devam etti. Günümüzde Hazine ve Maliye Bakanı açıkça mevcut uygulamanın, uyguladıkları modelin ihracatçılar ve iş çevrelerine avantaj sağlarken, çalışanlara (bunu emekçi, emekli yani geniş halk kesimi olarak kabul edelim) yararlı olmadığı gerçeğini itiraf etti. Böylece neyin amaçlandığı ayan beyan ortaya döküldü. Son olarak “Yeni Ekonomik Model" veya “Türkiye Ekonomik Modeli” olarak nitelendirilen yeni borçlanmalara kapıyı açan uygulamanın ardından bakalım hangi en yeni model söylemi geliştirilecek? Gabriel Garcia Marquez’in "Kırmızı Pazartesi" başlıklı romanında tüm kasaba halkı romana konu olan kişinin hangi gün, saat kaçta ve kim tarafından öldürüleceğini bilir, kendisi hariç... Kasaba halkı müdahale etmez, sessiz kalır, film izleyicisi gibidir... Türkiye’de önlem alması gerekli otoritelerin de durumu da film izleyicisi gibi... Zaman zaman bir kaç pansuman yapılıyor ancak mağdur kitlelerin lehine sonuç verecek önlemler alınmıyor. Nihai finansal açmaz giderek yaklaşıyor, ancak tam zamanını belirlemek için kahin olmak da gerekiyor.
Ekonomik tabloya genel olarak bakıldığında emekçilerin durumu hakkında ne söyleyebilirsiniz?
Şimdiye kadar yaptığım yalın saptamalar sorunuza yanıt oluyor zannederim. Toparlarsam; ülkemizde eskiden beri gelir bölüşümünde aşırı eşitsizlik göze çarpan bir özelliktir. Kapitalist sistemde mülkiyet biçimi gelir bölüşümünün belirleyicisidir ancak rantların damga vurduğu ülkemizdeki ekonomik düzende aşırı bir servet birikimi belirli ellerde toplanmıştır. Gelir bölüşümünde makasın açılması da kaçınılmaz olmuştur. Üstelik rant oluşumu ve dağıtımında siyasi otoritelerin aldıkları kararlar ve doğrudan veya dolaylı müdahaleler ile belirleyici olduğu biliniyor. Sonuçta geniş halk kesimleri, emekçiler, emekliler, üretici çiftçiler, çocuklar, gençler, yaşlılar, vd., derin bir yoksunlaşma ve yoksullaşma sürecindeler. Bununla birlikte ekonomik kriz sürecinde doğrudan çıkar sağlayan gruplar ve kesimlerin varlığını unutmamak gerekiyor…
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.

