Sayfa yolu
Seçim zaferinin ardından Die Linke’ye aba altından sopa gösteriliyor
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Onur Aslan
Yayın Tarihi: 24.09.2026 , 15:04
Berlin’de 20 Eylül’de yapılan eyalet seçimlerinden Die Linke (Sol Parti) birinci çıktı. Partinin başarısında hayat pahalılığı ve özellikle konut sorunu belirleyici bir yer tuttu. Berlin’de kiralar son yıllarda hızla yükselirken, konut açığı kentin en önemli toplumsal sorunlarından biri haline geldi.
Die Linke’nin seçim kampanyasında öne çıkardığı vaat ise büyük emlak şirketlerinin elindeki yüz binlerce dairenin kamulaştırılmasıydı. Berlin’de Elif Eralp’i aday gösteren parti, Deutsche Wohnen ve Vonovia gibi büyük şirketlerin elindeki 200 binden fazla konutun kamu denetimine geçirilmesini savunuyor.
Tam da bu seçim başarısının ardından partinin gündemi bir anda başka bir yere taşındı.
Koçak krizi seçim zaferinin üzerine çöktü
Die Linke Federal Meclis üyesi Ferat Koçak’ın, Berlin’de organize suçla ilişkilendirilen Remmo ailesinden Firas Remmo ile yaptığı yazışmalar kamuoyuna yayıldı. Mesajlarda Koçak’ın bir videosunun yayılması için destek istediği, Firas Remmo’nun babası Issa Remmo’ya selam gönderdiği ve görüşme için büroda bulunup bulunmadığını sorduğu görüldü.
Koçak, başlangıçta karşısındaki kişinin kim olduğunu bilmediğini söyledi, temasını hata olarak niteledi ve özür diledi. Gelen baskılar üzerine parlamento görevlerini geçici olarak bıraktı; İçişleri Komisyonu toplantılarına da katılmayacağı açıklandı.
Issa Remmo’nun Die Linke’nin Neukölln’deki seçim partisine katılması, ardından Filistin’e verdiği destekle bilinen İbrahim İbrahim’in de aynı etkinlikte bulunması tartışmanın kısa sürede “antisemitizm” başlığına taşınmasını sağladı. Die Linke, Remmo’nun davetli olmadığını ve tanındıktan sonra çıkarıldığını söyledi.
Koçak’ın organize suçla bağlantılı kişilerle ilişkilerinin açıklığa kavuşturulması gerektiği açık. Bir milletvekili kimlerle ve hangi amaçla temas kurduğunu açıklamakla yükümlüdür.
Fakat Alman siyasetinde “sakıncalı kişilerle görüşmek” konusunda ortaya konan ölçünün tutarlılığı da aynı açıklıkla sorgulanmayı hak ediyor.
İktidarın sansür kararı sonrası açtığımız yeni X hesabımızı https://x.com/soLPortal2026 adresinden takip edebilirsiniz. Bu saldırılara boyun eğmeyeceğiz. Yanımızda olmak, desteğinizi sunmak için soL'a abone olun.
Şara'ya protokol, Koçak’a ahlak dersi
Alman siyasetinin “kimlerle görüşülebileceği” konusundaki tavrının ne kadar ilkesel olduğu tartışmalıdır.
Daha birkaç yıl önce El Kaide bağlantılı Nusra Cephesi’nin liderlerinden biri olan Ebu Muhammed el-Colani, bugün Ahmed el-Şara adıyla Suriye Cumhurbaşkanı sıfatıyla Berlin’de devlet protokolüyle karşılanıyor. Alman hükümeti Şara yönetimiyle diplomatik, ekonomik ve güvenlik alanlarında işbirliğini sürdürüyor.
Devletler arası diplomasiyle bir milletvekilinin organize suçla ilişkilendirilen kişilerle teması elbette aynı şey değil. Ancak durum yeterince açık: Alman devlet aklı açısından dün “terörist” sayılan bir aktör, çıkarlar değiştiğinde bugün meşru muhataba dönüşebiliyor.
Dolayısıyla Koçak üzerinden verilen ahlak dersini mutlak bir ilke gibi sunmak ikna edici değil. Berlin’in asıl ölçüsü kimin kimle görüştüğünden çok, o temasın Alman devletinin güncel çıkarlarıyla uyumlu olup olmadığı.
Asıl kırmızı çizgi: Mülkiyet
Çünkü Berlin’de Die Linke’nin önündeki esas çatışma Remmo ailesi değil, konut tekelleri.
2021’de yapılan referandumda Berlinlilerin çoğunluğu büyük konut şirketlerinin kamulaştırılması yönünde oy kullanmıştı. Aradan geçen yıllarda karar hayata geçirilmedi. Die Linke şimdi bu sonucu uygulama sözü vererek seçim kazandı.
Berlin yönetiminin resmi hesaplarında yaklaşık 243 bin konutun kamulaştırılması için ödenecek tazminat 28,8 ila 36 milyar avro olarak belirlenmişti.
Kamulaştırma talebini 2021’de referanduma taşıyan ve bugün de bu yönde mücadele yürüten “Deutsche Wohnen & Co enteignen” (Deutsche Wohnen ve benzeri büyük konut şirketlerinin kamulaştırılması girişimi) ise, piyasa değerinin altında bir bedelle kamulaştırmanın mümkün olduğunu savunuyor. Yani 30 milyar avroluk rakam kesinleşmiş bir maliyet değil; fakat tartışmanın sermaye açısından taşıdığı büyüklüğü göstermesi bakımından yeterince çarpıcı. .
Mesele yalnızca Berlin bütçesinin böyle bir yükü taşıyıp taşıyamayacağı da değil.
Yüz binlerce konutun özel şirketlerin elinden alınarak kamuya geçirilmesi, yıllardır kiralar üzerinden milyarlarca avro kazanan emlak tekellerinin mülkiyetine doğrudan müdahale anlamına geliyor. Berlin’de bugün sermaye açısından kabul edilmesi en zor başlık tam olarak bu.
Bu nedenle Koçak tartışmasının seçimlerin hemen ardından Die Linke’nin iktidara uygunluğu, Filistin konusundaki tutumu ve koalisyon ortaklığı üzerinden bir baskı başlığına dönüşmesi yalnızca tesadüf olarak görülmemeli.
Ortada Koçak haberlerinin Alman devlet kurumları tarafından planlı bir biçimde basına servis edildiğini kanıtlayan bir veri yok. Ama ortaya çıkan siyasi mesaj yeterince açık okunabilir: Düzenin sınırları içinde “sol” olmak mümkündür; mesele mülkiyete, büyük sermayenin kârına ve Alman devlet aklının dokunulmazlarına geldiğinde ise sınırlar hatırlatılır.
Die Linke’nin açmazı yeni değil
Bu, Die Linke açısından yeni bir çelişki de değil.
Die Linke’nin tarihsel kökleri Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin iktidar partisi SED’ye (Almanya Sosyalist Birlik Partisi) kadar uzanıyor. Çözülme sürecinde SED önce SED-PDS adını aldı, ardından PDS’ye (Demokratik Sosyalizm Partisi) dönüştü. Bu süreç, yalnızca bir isim değişikliğini değil, partinin Demokratik Almanya dönemindeki siyasal çizgisiyle arasına giderek daha fazla mesafe koymasını, programını burjuva parlamenter sistem içinde yeniden tanımlamasını ve birleşik kapitalist Federal Almanya’nın siyasal düzenine uyum arayışını da içeriyordu.
PDS daha sonra, SPD-Yeşiller hükümetinin Agenda 2010 ve Hartz reformlarına tepki olarak ortaya çıkan WASG (Emek ve Sosyal Adalet: Seçim Alternatifi) ile yakınlaştı; iki yapı 2007’de birleşerek bugünkü Die Linke’yi oluşturdu. Böylece SED’den Die Linke’ye uzanan çizgi, hem tarihsel süreklilikler hem de programatik kopuşlar barındıran, giderek düzen içinde şekillenen bir dönüşüm süreci olarak gelişti.
Parti son yirmi yılda varoluş sebebi sayılabilecek pek çok başlıkta geri adım attı. SPD ve Yeşillerle eyalet hükümetlerine girdi, düzen siyasetinin sorumluluğunu üstlendi, sosyal kesintilerden dış politika başlıklarına kadar kendi tabanında ağır tartışmalar yaratan politikaların parçası oldu.

Die Linke giderek sermaye düzeninden bağımsız bir siyasal odağı temsil etmek yerine, onun içerisinde “sol” bir düzelticiye, gerektiğinde sisteme toplumsal meşruiyet sağlayan bir güce dönüştü.
Burada belirleyici sınır Alman devlet aklının, yani Staatsräson’un sınırlarıdır. Die Linke bu sınırlarla uyumlu kaldığı, Almanya’nın dış politika kabullerini, sermayenin temel çıkarlarını ve mülkiyet düzenini esaslı biçimde zorlamadığı ölçüde sopa yerine havuç yiyebilir; koalisyon ortağı, “sorumlu sol” ya da sistemin meşru bir tamamlayıcısı olarak kabul edilebilir. Ancak aynı düzenin temel çıkarlarına dokunduğu anda toleransın yerini baskı alır. Bu açıdan Die Linke’nin düzen sınırları içerisinde ulaşabileceği noktanın sınırları bellidir.
Berlin’de konut meselesinin önemi tam da burada ortaya çıkıyor. Parti uzun zaman sonra ilk kez sermayenin doğrudan mülkiyet hakkına temas eden bir talebi kitleselleştirdi ve bunun karşılığını sandıkta aldı.
Emekçiler için sorun bir koalisyon hesabından daha büyük
TKP Almanya, seçimler öncesinde yayımladığı açıklamada Die Linke dahil Almanya’daki düzen soluna yönelik eleştirisinde bu noktaya işaret etmişti.
Açıklamada Berlin’de geçmişte kamu konutlarının özelleştirilmesinde rol alan siyasi güçlerin bugün konut krizini çözme iddiasıyla ortaya çıktığı hatırlatılırken, emekçilerin giderek ağırlaşan sorunlarının düzen içindeki hükümet değişiklikleriyle çözülemeyeceği görüşü savunulmuştu.
Düzen soluyla sağın arasında ciddi bir farkın kalmadığı ortamda, emekçiler AfD’yi faşist-aşırı sağcı olduğu için değil, ‘bu düzene alternatif olduğunu’ iddia ettiği için, çaresizlik ve umutsuzluktan bu partiyi destekliyorlar.
TKP'nin Almanya örgütü, açıklamasında “Sermaye düzeninin ciddi tek alternatifi sosyalizmdir” sonucuna varmıştı.
Berlin’de bugün yaşananlar bu tartışmayı yeniden önümüze koyuyor. Konut tekellerine karşı verilen sözler emekçilerin oylarını kazanabiliyor. Fakat bu sözler sermayenin mülkiyetine gerçekten dokunduğu anda karşısında yalnızca şirketleri değil, onların çıkarlarını koruyan hukuki ve siyasi mekanizmaları da buluyor.
TKP Almanya’nın ortaya koyduğu siyasal hat da burada Die Linke’den ayrılıyor: Emekçilerin kurtuluşunu SPD, Yeşiller veya başka düzen partileriyle kurulacak daha “sol” bir hükümet formülünde değil, sermayeden ve onun devletinden bağımsız bir sınıf siyasetinin güçlenmesinde arıyor.
Koçak krizi birkaç hafta sonra unutulabilir. Berlin’deki esas soru ise ortada kalacak: Die Linke, seçim kampanyasının merkezine yerleştirdiği kamulaştırma sözünü ne ölçüde hayata geçirecek?
Asıl mesele, Die Linke’nin iktidara giden yolu baştan SPD ve Yeşillerle kurulacak bir koalisyonun sınırları içinde tarif ediyor olması. Eralp’in New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani ile yapılan karşılaştırmalarda işaret ettiği temel fark da burada yatıyor: “Mamdani Berlin’deki gibi bir koalisyon kurmak zorunda değildi.” Berlin’de ise Die Linke’nin iktidara gelebilmesi muhtemel ortaklarıyla uzlaşmasına bağlı.
Böylece bugün emekçilerin oyunu kazandıran taleplerin yarın “koalisyon gerçekleri” gerekçesiyle budanmasının zemini de şimdiden oluşuyor. Die Linke’nin geçmiş hükümet deneyimleri düşünüldüğünde asıl tehlike, partinin düzenin sınırlarının dışına çıkmaya çalışırken durdurulması değil; bu sınırlar içinde kalmayı baştan kabul edip verilen sözlerden geri adımı koalisyon zorunluluklarıyla açıklaması ve kendisine umut bağlayan emekçileri bir kez daha hayal kırıklığına uğratmasıdır.
soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.